Vahyin akışı


Kutsal kabul edilen metinler için, dünyadaki insan sayısı kadar soru ve yorum üretmek mümkündür; inanmak/inanmamak ise kişinin kendi iradesidir, vicdanıdır.

Yazıma bir soru ile başlamak istedim: Kur’an’ı iniş yani vahiy sırasına göre değil de “resmi sıralama” olarak ifade edilen şekilde 14 asırdır insanlığa sunmak ne kadar doğru olmuştur?

Kur’an’ı anlama çabasını, ’83’ten beri sürdüren biri olarak diyebilirim ki, mevcut resmi sıralamalı Kur’an mealleri ile insanlığa gönderilebilecek en büyük mesajın önü bir şekilde kesilmiştir.

O mesaj: “Oku!” dur. İnsanı yaratanın, insana ilk beş emri içinde “Oku!” kelimesi iki kez tekrarlanır, kaleme ve öğrenmeye vurgu yapılır ve tüm bunlar evrenin sahibinin cömertliği olarak verilir.

Okumak çok çeşitli anlamları, çağrışımları olan bir sözcüktür; bir yazıyı meydana getiren harfleri seslendirmek, yazılmış bir metnin iletmek istediği şeyleri öğrenmek, öğrenim görmek, sesli olarak söylemek, bir şeyin anlamını çözmek, anlamak, kavramak, değerlendirmek, davet etmek gibi… Burada okumanın konusu belirli değildir yani, okumanın sınırı çizilmemiştir. Bu sınırsızlık, insan için muhteşem bir yürüyüştür; evreni, dünyayı, çevreyi, kendini tanıması için insana yol göstermektir.  Özetle, Yaratan, insanı; okumaya, yazmaya, düşünmeye, araştırmaya çağırmış, insanın yürümesi gereken yolun “bilim” olduğunu açıkça işaret etmiştir.

Ayetleri görelim: “Oku! Yaratan, insanı yapışkandan yaratan Rabbinin adına. Oku! Kalemle öğreten, insana bilmediğini öğreten Rabbin pek cömerttir.” (Alâk / Yapışkan, 1-5)

Burada, üzerinde düşünülmesi gereken bir konu da “Oku!” emrinin yer aldığı ilk surenin, yani Alâk Suresi’nin, resmi sıralamalı Kur’an’da 96. sırada olmasıdır. Kur’an, 114 sure olduğuna göre, demek ki Kur’an’ı ilk kez okuyan kişi “Oku!” emrini ancak sonlara doğru görebilecektir; o da eğer metni kendi dilinde okuyorsa!

Bu durum,vahyin akışı” ile ilgili pek çok soruyu akla getirmektedir.

“Oku!” emrinin yer aldığı ilk surenin adı da çok özeldir. Alâk; yapışkan kan pıhtısı, embriyo, ilgi, sevgi, şefkat, kan, yapışkan veya ilişken nesne, bir şeye ilişip tutulmak gibi birçok anlam içermektedir. Bu tanımlara göre “Alâk” kelimesi ile yaratılışın özüne de dikkat çekilmektedir denebilir.

“Kuantum Teorisi” kitabının yazarı, kuantum mekaniği fizikçisi David Bohm; “Hiçbir neden-sonuç ilişkisinin evrenin bütününden asla ayrılamayacağı gerçeğini akılda tutmanın bilim insanları için taşıdığı önem” e vurgu yapar ve “evren sonsuz ve sınırsız tek bir holografik yapıdır ve parçalardan söz etmek anlamsızdır.” der. (Micheal Talbot; Holografik Evren) Bohm, Alâk Suresi’ni ve kelimenin anlamını inceledi mi bilemeyiz ancak yukarıdaki tanımları bağ kurmayı ifade eden “alâk” kelimesini çağrıştırmaktadır.

Resmi sıralamalı Kur’an ise Fatiha Suresi ile başlar. Ayetler; insanın Yaratan’ı nasıl algıladığının ve arasındaki bağın nasıl olması gerektiğinin sınırlarını verir. Fatiha Suresi, vahiy sırasına göre beşinci suredir.

Vahiy sırasına göre ilk beş surenin “ilk çağrıştırdıkları” nı anlamaya çalışalım.

“Oku!” ile insana çağrı yapan, ona yaratılışı ile ilgili elle tutulan ilk bilgiyi veren ve yürümesi gereken yolu çizen Yaratıcı, ikinci surede de “Kalem ve yazdıklarına andolsun” diyerek, attığı her adımı kayıt altına almasını ister. Şu bir gerçektir ki; tarih de uygarlıklar da aydınlanma da sözü kayıt altına alan kalemin eseridir. Ardından, vahyin muhatabının ahlak boyutu “Ve doğrusu sen büyük bir ahlak üzeresin.” (Kalem,4) ifadesiyle, Kur’an da “… Oysa o âlemlere bir hatırlatmadan başka bir şey değildir.” (Kalem,52) cümlesiyle tanıtılır.

Üçüncü surenin adı Müzemmil’dir ve “sarınan” anlamındadır. Burada gece yapılan ibadetin önemine değinilir ve Kur’an’ın ağır ağır ve düşüne düşüne okunmasına vurgu yapılır. Kur’an’ın bir öğüt verici ve düşündürücü olduğu pekiştirilir. Dördüncü sure, Müddessir Suresi’dir. Müddessir, “bürünen” demektir. Burada da vurgulanan, yeterli donanıma sahip olan insanın çevresini uyarması için harekete geçmesi gerektiğidir. Emir açıktır: “Kalk da uyar!” (Müddessir,2)

İlk beş surenin bir bütün olduğunu ve ana hatlarıyla dinin özünü verdiğini düşünmekteyim: İnsanın yaratılışı ve yürümesi gereken yol, Yaratıcı’nın elçisi Muhammed’in tanıtılması ve Kur’an’ın iniş amacı, vahiy metni ile düşünme eyleminin birleştirilmesi, insanın uyarıcı görevi taşıması ve nihayet Yaratıcı ile insanın arasındaki bağın olmazsa olmaz şekli.

Burada bir konuya daha değinelim. İki ayrı diziliş nedeniyle; ilk beş surenin ayet sayılarını toplandığınızda doğal olarak iki farklı sonuçla karşılaşıyorsunuz. Bu sayı İniş sıralı için toplam 154 (Alâk: 19 + Kalem: 52 + Müzzemmil: 20 + Müddessir: 56 + Fatiha: 7) Resmi sıralı için ise toplam 789’dur. (Fatiha: 7 + Bakara: 286 + Âli İmran: 200 + Nisa: 176 + Maide: 120)

Yani Kur’an’ı anlamak üzere ve ilk kez okuyacak olan kişi, Resmi sıralamalı bir meal tercih ettiğinde, İniş sıralamasına göre 5 kat daha fazla ayet okuyacaktır, üstelik de bu ayetler Kur’an’daki uzun ve ayrıntılı ayetler olacaktır. İniş sıralamalı ilk beş surede ise ayetler kısadır ve daha kesin ifadeler içerir. Ayrıca İniş sıralamalı ilk beş surede hitap Muhammed peygamberedir ve onun dışında başka bir peygamberin adı geçmez. Resmi sıralamada ise ilk beş surede İsrailoğulları, başlarından geçen olaylar ve peygamberleri sıklıkla konu edilir; özellikle ikinci sure olan Bakara, İsrailoğulları konusunda yoğun anlatımlar içerir.

Bu durum da, “vahyin akışı” ile ilgili pek çok soruyu akla getirmektedir.

Bütün bunlar bize, “Kur’an nasıl toplandı ve kitaplaştırıldı” sorusunu sorduruyor.

Cevap, çeşitli rivayetlere dayanıyor. Kitap haline gelmesinin yirmi yılı bulduğu ifade edilen Kur’an’ın toplanması konusundaki açıklamalar, birbirini tekrar eder nitelikte ancak çelişkili. Ayetlerin farklı yüzeyler üzerine yazıldığı, sonrasında da toplandığı hemen her kaynakta verilmiş. Ayetler bir araya getirilirken, vahiy kâtiplerinden, ayetleri ezberlemiş kişilerden yararlanıldığı belirtiliyor. Bazı metinlerin Kur’an ayeti olup olmadığı şahitlerle tespit edilmiş, bazı ayetlerin yerleri hakkında ise itilafa düşülmüş. Özetle, Kur’an’ın kitaplaştırılması konusunda atılan adımlar; devrin halifeleri, sahabeler ve ileri gelen din bilginlerinin “kabulü ve onayı” esas alınarak yürütülmüş.

Yazımızı yine bir soruyla tamamlayalım: “Eğer, bizim adımıza, ona bazı sözler katmış olsaydı, andolsun Biz onu kuvvetle yakalardık, sonra andolsun onun şah damarını keserdik…” (Hakka/Kaçınılmaz Gerçek, 44-46) cümlesinin muhatabı olan Hz. Muhammed Mustafa -övgü ve esenlik üzerine olsun- yüklendiği sorumluluğu tamamlamadan yani vahyin kitaplaştırılmasını, Kur’an haline getirilmesini tamamlamadan bu dünyadan ayrılmış olabilir mi?

Canan Murtezaoğlu

Dinlemek için tıklayın