Vatandaş Okuması

Bilgi ile büyüyelim, akıl ile yükselelim, beynimizi özgür kılalım!

“OKU!”


“OKU!”

Canan MURTEZAOĞLU
(Vatandaş Okuması)

 

***

SUNUŞ

Bu çalışmanın amacı; 610 yılında, kendini; “Âlemlerin Rabbinden indirilmedir.” (Vakıa/Kaçınılamaz Olay,80) ve “Bu, bir hatırlatma ve apaçık bir Okuma’dır.” (Yâ-Sîn,69) olarak tanımlayan ve muhatabının, ayrım yapmadan sadece “insan” olduğunu belirten bir metnin bazı bölümlerinin; bu toprakların insanıyla ve günümüzdeki yaşamla ne kadar bağ kurabildiğini görmek ve düşündürdüklerini aktarmaktır.

İnsanoğlunun, bilim ve teknoloji adına, çağlar öncesiyle kıyaslanamayacak kadar büyük ilerlemeler kaydettiği doğrudur ancak insanlığın eğitimi konusunda koşut bir ilerlemenin olduğunu söylemek pek de mümkün değildir. “En güzel biçimde yaratılan” ve hür irade sahibi olan insandan istenen, Yaratıcı’nın, “Âlemlerin eğiteni olan Allah kuşkusuz, dilemenizi diler.” (Tekvir/Dürme,29) ifadesiyle yaptığı çağrıyı önemsemesi, “iyi ve güzel” için çabalayıp değişimi gerçekleştirmesidir. Bu değişim ise ego cenderesinden çıkılarak ve “ben” aşılarak olabilir. Ancak insan, çağlar öncesinde olduğu gibi bugün de bu adımları atmakta zorlanmaktadır.

 Öncelikle, bir Yaratıcı’nın varlığına, seçtiği bir elçi ile insanlığa bilgi sunduğuna ve bu bilginin toplandığı kitabın da inancın temel kaynağı olduğuna inanan bir okur-yazarım. Ayrıca  Atatürk’ün,  “Bir toplulukta değer ve kuvvet, onu kuran bireylerin kendilerini değer ve kuvvet saymalarındadır. Ancak bu gibi bireylerden kurulmuş olan toplumlardır ki, bütün olarak değer ve kıymet manzarası gösterebilirler.” ifadesini yol gösterici bilerek hem eğitim alanında hem de ülke siyasetinde, insan merkezli bir düşünce yapısıyla hizmet ettim. Yapılan hizmetlerin öğrettiklerini artık paylaşma zamanıdır… Elinizdeki bu çalışma; inancın metninden seçilmiş, din, insan ve toplum üçgenindeki kırk konu başlığının vurgulamak istediği değerlerle ilgili görüş, düşünce ve yorumlarımın yazıya geçirilmesidir. Altmış dokuz sure/bölümden yararlanarak, 255 ayet/cümle ile değinmeye çalıştığım ve inancı kavrayışımın özet bir anlatımı olan bu kitap, sadece bir “vatandaş okuması” dır; hiç kimse için bağlayıcılığı yoktur, olamaz da…     

İnancın metni olan Kur’an’a göre Yaratıcı: “De ki: ‘O Allah tek olandır. Allah, doğurmamış ve doğmamış olan, hiçbir dengi bulunmayan, varlığı zorunlu olandır.” (İhlas/Özlük,1-4) Allah’ın insanla ilişkisi “Biz ona şahdamarından daha yakınız.” (Kaf,16) şeklinde verilir. Kur’an da kendini; “Ve doğrusu, bu, sana ve ulusuna bir hatırlatmadır, ondan sorumlu tutulacaksınız.” (Zuhruf/Altın Bezek,44) ifadesiyle tanıtır ve korunduğunu kesin bir dille belirtir: “Doğrusu Kur’an’ı Biz indirdik, elbette koruyucusu da Bizizdir.” (Hicr/Kayalık,9) Elçi Hz. Muhammed’in görevi ise, “Biz seni onlara bekçi göndermedik, sana düşen sadece duyurmaktır.” (Şûra /Danışma,48) şeklindedir. İnancın biricik sorgulayıcısı Allah’tır. Hz. Peygamber dahi müdahale edemez. İnsana düşen ise hür iradesiyle seçme hakkını kullanmaktır. 

Çalışma için belirlediğim ayet/cümle metinlerini; Türk, İslam felsefesi profesörü, teolog Prof. Dr. Hüseyin Atay’ın “Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Çevirisi” nden alıntıladım. İzin verdikleri için Atay Hoca’ma ve Destek Yayınları’na teşekkür ederim. Bu çalışmanın kökü, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün, ’90’lı yılların başında, resmi ve iniş sıralı olarak yayımlanan “Kur’an-ı Kerim Meali” (Türkçe Çeviri) nin “karma indeks” ini hazırlamama dayanır. Ayrıca içerik ve anlamdaki anahtar ifadeyi açıklıkla kavrayabilmek için, ’83’ten beri sürekli okuduğum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili” (1971) adlı meal ve tefsirinden ve “İstiklal Madalyası” sahibi Hasan Basri Çantay’ın “Kur’an-ı Hakîm ve Meal-i Kerîm” (1962) adlı çevirisinin ayet yorumlarından yararlandım. Ruhları şâd olsun.

 İyilik, güzellik ve barış adına iş yapıp değer üretmek, toplumu aydınlatmak için çaba göstermek ve çalışmak, ibadetin geniş çemberi içinde olabilir mi? Doğrusunu yalnız Yaratan bilir. Can şenliği torunlarım; Yaren, Ece, Hudson ve Harper’a sevgiler olsun, akıl ve gönülle yürüyenlere, öğrenen ve öğretenlere esenlikler olsun… Bilimin aydınlığı da insanlığın yoldaşı olsun…

Canan Murtezaoğlu
1 Eylül 2020, Caddebostan

                                                                                                                          ***

İÇİNDEKİLER

Alâk/Yapışkan, 1-5; Kalem 1; Kalem, 4; Müzzemmil/Sarınan, 19; Fatiha/Açılış, 5; Fecr/Tanyeri Ağarması, 17-18; İnşirah/Genişlik, 5-6; İnşirah /Genişlik, 7; Fîl, 1-5; Necm/Yıldız, 32; Necm/Yıldız, 39; Abese/Kaşları Çatma, 1-12; Hümeze/Diliyle İğneleyenler, 1-3; Beled/Kent, 10-16; Kamer/Ay, 49; A’raf/Yükseklikler, 31;  Cin, 18; Yâ -Sîn, 21; Yâ -Sîn, 38; Yâ -Sîn, 80; Furkan/Ölçüt, 7-8; Şuara/Şairler, 151-152; Şuara/Şairler, 181-182; İsra/Gece Yolculuğu, 23-24; Yusuf, 2; En’am/Sığırlar, 159; Lokman, 18; Fussilet/Ayrıntı, 34;   Fussilet/Ayrıntı, 46; Şûra/Danışma, 30; Nahl/Bal Arısı, 68-69; Rum/Bizans, 30; Ra’d/Gök Gürültüsü, 11; Bakara/Düve, 256;  Al-i İmran/İmran Ailesi, 92; Al-i İmran/İmran Ailesi, 104; Nisa/Kadınlar, 58; Saf/Sıra, 2-3; Maide/Sofra, 8; Tövbe/Pişmanlık, 119

***

Acıyan; Acıyıcı Olan Allah Adına
“Allah bağışlayandır, acıyandır.”
(Furkan/Ölçüt,70)

 

Alâk / Yapışkan, 1-5
“Oku! Yaratan, insanı yapışkandan yaratan Rabbinin adına.
Oku! Kalemle öğreten, insana bilmediğini öğreten  Rabbin pek cömerttir.”

İnsanı yaratanın, insana ilk emri “Oku!” dur. Kur’an, “Oku!” emriyle öğrenmeye, bilime, düşünceye çağrı yapar ve bu çağrı iki kez tekrarlanır; âdeta insanın yürümesi gereken yola işaret edilmektedir. Okumak çok çeşitli anlamları, çağrışımları olan bir sözcüktür; bir yazıyı meydana getiren harfleri seslendirmek, yazılmış bir metnin iletmek istediği şeyleri öğrenmek, öğrenim görmek, sesli olarak söylemek, bir şeyin anlamını çözmek, anlamak, kavramak, değerlendirmek, davet etmek gibi… Burada okumanın konusu belirli değildir yani, okumanın sınırı çizilmemiştir. Bu sınırsızlık, insan için muhteşem bir yürüyüştür; evreni, dünyayı ve çevreyi tanıması ve kendini eğitmesi ve geliştirmesi için insana yol göstermektir. Yapışkan kan pıhtısı, embriyo, ilgi, sevgi, şefkat anlamlarını içeren “alâk” tan yaratıldığı ifade edilen insandan, okumak eyleminin devamında istenen ise “yazmak” tır. Burada, yazmak eyleminin sembolü olan kalemin önemi vurgulanır. “Kalemle öğreten” Yaratan’ın bu tanımı; öğreten herkesi ve sonsuz bilgiyi kapsar ve bu kapsayış “Rabbin cömertliği” dir. Öğreten kalemle öğretir, öğrenen de kalemle başkasına öğretir. Hz. Muhammed, “beşikten mezara kadar ilim” ya da “İlim, inananın yitik malıdır, nerede bulursa alır.” derken, öğrenmenin, bilgiyle yürümenin önemine dikkat çekmiş ve ilim öğrenmenin kadın-erkek herkes için zorunlu olduğunu ifade etmiştir. Hz. Muhammed’in, savaş esirlerini, İslam’a yeni girenlere okuma-yazma öğretme karşılığında serbest bıraktığı bilinmektedir.

Kalem, 1
“Kaleme ve yazdıklarına andolsun ki”

“Kalem ve yazdıklarına andolsun” ifadesinin anlamını kavrayabilenler; dünyada önde gidenler, tarihe not düşmesini bilenlerdir. Ülkesinin bağımsızlığı için savaşırken bile sürekli okuyan, yazan Mustafa Kemal Atatürk, Millî Mücadele’nin ayrıntılarıyla anlatıldığı Nutuk gibi dev bir tarihsel belgeyi kaleme almış ve ulusuna armağan etmiştir. Yusuf Has Hacib, siyasetnamesinde der ki, “Ülkeyi ve halkı kılıç idare etmez, kalem idare eder.” (Kutadgu Bilig; Mutluluk Veren Bilgi) Bilinen tarih de uygarlıklar da aydınlanma da kalemin eseridir. Sözü kayıt altına alan yazıdır, yani kalemdir. “Âlim unutmuş, kalem unutmamış!” der bir atasözümüz. Bilginin, bilgisayar aracılığıyla işlenmesinin temeli de yazıdır.  Okumak ve yazmak on dört asır önce insan için öncelikli bir koşul olarak ortaya konmuşsa, bu bilinç düzeyine ulaşmanın yolları aranmalıdır. Elmalılı Hamdi Yazır, “kalem ve yazdıklarına” sözlerini açıklarken, yazana değil yazdırana yani akıl sahiplerine dikkat çeker; düşüncesini, kavrayışını yazıya döken ve böylece kayıt altına alınmasını sağlayan akıl sahiplerine! Demek ki Kur’an’ın getirdiği din, cehaletle mücadele için bilime ve aydınlanmaya çağırmaktadır. Burada muhatap, ayrım yapılmaksızın, “insan” dır ancak ne yazık ki, İslam adına yönetilen toplumlarda muhatap, ezici çoğunlukla erkektir! Diğer yandan yüz yıl önce, “Kadın ve erkek eşittir.” diyen Atatürk’ün eğitime bakışını, bugünün, çağdaşlıktan uzak zihniyetinde görmek mümkün değildir. Ülkemizde kız çocuklarının eğitime erişim sorunu devam etmekte, çocuk yaşta evlilikler artmakta ve çocuk işçiliği de yaygınlaşmaktadır.

Kalem, 4
“Ve doğrusu sen büyük bir ahlak üzeresin.”

“Biz seni ancak âlemlere bir acımamız olarak gönderdik.” (Enbiya/Peygamberler,107) ifadesine göre “âlemlere rahmet” olan Hz. Muhammed, Allah’tan aldığı bilgileri; “…sen çağrıda bulun ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol; onların heveslerine uyma…” (Şûra/Danışma,15) emrine göre toplumuna aktarmıştır. Peygamberliği; “Ey Peygamber! Doğrusu Biz seni tanık, müjdeci, uyarıcı, Allah’ın bilgisiyle O’na çağıran, aydınlatan bir ışık tutan olarak gönderdik.” (Ahzâb/Birleşik Güçler,45-46) ifadesiyle açık olarak tanımlanır. Benzer ifadeleri sıklıkla tekrarlayan Kur’an; “Uyarıcının bulunmadığı hiçbir millet yoktur.” (Fâtır/ Yaratan,24) hatırlatmasıyla, Yaratıcı’nın toplumlarla olan yakın bağına da işaret eder. Bu bağın eski çağlarda peygamberler yoluyla kurulduğunu Kur’an’dan okuyoruz ve “… O, Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur.” (Ahzâb/Birleşik Güçler,40) bilgi cümlesinden, Hz. Muhammed’in son peygamber olduğunu ve peygamberliğin de kurumsal olarak bittiğini öğreniyoruz. Ağırbaşlı bir kişiliğe sahip olan Hz. Muhammed, erdemli bir insan ve güzel ahlak örneğidir, kötü davranışlardan daima uzak durur. Hak ve adaletin savunucusu olan Hz. Peygamber; aile büyüklerine sevgi ve saygıda titizdir, çocuklara şefkatlidir, çalışmaya, yardımlaşmaya, paylaşmaya önem verir, hoşgörülüdür, zamanı iyi değerlendirir, danışarak iş yapar, doğayı sever ve hayvanlara merhametlidir. “Muhammed”  övgüye değer, çok övülen demektir ve Kur’an, inananlara şöyle bir çağrıda bulunur: “Doğrusu Allah ve melekleri peygamberi överler; ey inananlar! Siz de onu övün ve esenlik dileyin.” (Ahzâb/Birleşik Güçler,56)

Müzzemmil / Sarınan, 19
“Doğrusu, bu anlatılanlar birer hatırlatmadır.  Dileyen kimse, Rabbine varan bir yol tutar.”

 “…Bir benzerini ortaya koymak üzere bir araya gelseler, birbirine yardımcı da olsalar, benzerini ortaya koyamazlar.” (İsra/ Gece Yolculuğu,88) kesin ifadesiyle tanımlanan Kur’an’ın, edebî üstünlüğünü ve zengin içeriğini eleştirmekte aciz kalan putperestler, Hz. Muhammed’e düşmanlık, kıskançlık, kin, nefret ve öfkeyle bakarlar. Putperestlerin bu olumsuz iç dünyalarındaki haset kıvılcımını Kur’an şöyle ifade eder: “…nerdeyse seni gözleriyle kaydıracaklardı. Doğrusu, o deli’dir, diyorlardı. Oysa, o, âlemlere bir hatırlatmadan başka bir şey değildir.” (Kalem,51,52) Yaratıcı, bu bağlamda, “Andolsun ki, Kur’an’ı hatırlamak için kolaylaştırdık; hatırlayıp anlayan var mıdır?” (Kamer/Ay,17) sorusuyla serzenişte bulunurken, diğer yandan da “Artık, Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun.” (Müzzemmil /Sarınan,20) şeklinde yol gösterir. Allah, insanın irade sahibi olduğuna da dikkat çeker: “O, âlemler içinde, ancak aranızdan doğru olmak isteyene bir hatırlatmadır. Âlemlerin eğiteni olan Allah, kuşkusuz, dilemenizi diler.” (Tekvir/Dürme,27-29) Din ve vicdan özgürlüğünü tanımlayan, “Ve de ki: ‘Gerçek Rabbinizdendir. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin.” (Kehf /Mağara,29) cümlesi de gerçeğin kaynağını belirterek sorumluluğu insana bırakır. “Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur.” diyen Atatürk’ün kurduğu ve laik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde din ve vicdan özgürlüğü Anayasa (m.24) ile güvence altındadır.  Dinin her türlü çıkar hesaplarından uzak tutulması ve siyasete âlet edilmemesi ise laikliğin esaslarındandır ve olması gerekendir.

Fatiha / Açılış, 5
“Yalnız Sana taparız ve ancak Senden yardım dileriz.”

Fatiha suresi/bölümü; esirgeyen, bağışlayan, diğer bir ifadeyle acıyan, acıyıcı olan âlemlerin Rabbine övgü ile başlar. Fatiha; açmak, açıklığa kavuşturmak, bir şeyin başlangıcı gibi anlamlar taşır. Kur’an’ın tanıttığı Allah, bütün varlıkların Rabbi’dir. O halde yardım ve destek de sadece O’ndan istenmelidir. İnsanın, kendi istek ve iradesiyle yaptığında değer ve anlam kazanacak olan tapınma da yalnız O’na olmalıdır. Bu, aynı zamanda Yaratan ile yaratılmış arasında “Kitap/Kur’an” üzerinden bir çeşit sözleşmedir ve şöyle denir: “Doğrusu, gerçekten Biz Kitabı sana indirdik. Öyle ise tapınmayı Allah’a özgü kılarak O’na kulluk et.” (Zümer/Kümeler,2) ve bu akit, “O diridir, O’ndan başka Tanrı yoktur. Tapınmayı yalnız O’na özgü kılarak O’na yalvarın. Övgü âlemlerin eğiteni Allah’adır.” (Mümin/İnanan,65) ifadesiyle de pekiştirilir. “Allah’ın birliği” ilkesinin vurgulandığı, “Tanrınız tek bir tanrıdır. O’ndan başkası asla yoktur, Acıyan ve Acıyıcı olan O’dur.” (Bakara/Düve,163) ayeti ile Yaratan’a bağlılığın ve ibadetin aracısız olması gerektiği hatırlatılır. Peygamberlerin görevi de; “Bize, yalnız Allah’a tapmamız ve atalarımızın taptıklarını bırakmamız için mi geldin?” (A’raf/Yükseklikler,70) diyerek Allah’a ortak koşmakta ısrarcı olan toplumlarını uyarmaktır.  Hz. Muhammed’den de şöyle demesi istenir: “De ki: ‘Allah’tan başka yalvardıklarınıza tapmaktan yasaklandım.’ De ki: ‘Sizin havalarınıza uymayacağım, yoksa şaşırmış ve doğru yolda bulunmayanlardan olurum.” (En’am/Sığırlar,56) ve “De ki: ‘Doğrusu ben, Rabbimden açık bir belgeye dayanmaktayım. Ama siz onu yalanladınız.” (En’am/Sığırlar,57)

Fecr / Tanyeri Ağarması, 17-18
“Öksüze karşı cömert davranmıyorsunuz. Yoksulu yedirme konusunda birbirinizi özendirmiyorsunuz.”

Öksüz; annesi veya hem annesi hem babası ölmüş, yetim ise babası ölmüş kişi/çocuktur. Bir anlamıyla da kimsesizdir öksüz ve yetim. Kur’an, bu konuda bireyi de toplumu da farkında olmaya çağırır ve bunun, âdeta yarışılması gereken bir konu olduğunu sitem içeren bir ifadeyle verir. Yetim de öksüz de erginlik çağına ulaşana kadar Yaratıcı’nın topluma emanetidir, en güzel şekilde eğitilmeli, topluma yararlı olması sağlanmalıdır. Kur’an’ın, “Ve erginlik çağına ulaşana kadar, yetimin malına en güzel şeklin dışında yaklaşmayın. Sözleşmeyi yerine getirin. Doğrusu verilen söz sorumluluğu gerektirir.” (İsra/Gece Yolculuğu,34) sözleri de yetim malı konusunda ne kadar titiz olunması gerektiğine dikkat çeker. Öksüzlere karşı da; “Öyleyse sakın öksüzün canını sıkma. Ve sakın bir şey isteyeni azarlama.” (Duhâ/Kuşluk Vakti,9-10) ayetleriyle duyarlı olmamız istenir. Kendisi de bir yetim olan Hz. Muhammed, yetim haklarının korunması konusunda çok hassas davranmıştır. Bugün ise sadece yetim ve öksüz değil tüm çocukların hakları korunmaya muhtaçtır. Adil olmayan yöneticilerin elindeki sözleşme ya da bildirgeler basılı kâğıt olmaktan öteye geçememekte, açlık nedeniyle çocuk ölümleri artmakta ya da cansız küçük bedenler kıyılara vurmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk, “Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir.” derken, halkçı bir Cumhuriyet’e ve sosyal devlet anlayışına işaret etmiştir. Yerel yönetimler ve kuruluşlar destek olsalar da yetimden, öksüzden, yoksuldan, yoksundan asıl ve birinci derecede sorumlu olması gereken devlettir.

İnşirah / Genişlik, 5-6
“Doğrusu, güçlüğün yanında bir kolaylık vardır. Doğrusu,  o güçlüğün yanında bir kolaylık vardır.”

Allah’ın resul yani elçi olarak seçtiği ve görevlendirdiği kişiler, tanrısal öğütleri toplumlarına aktarırlarken önce alaya maruz kalırlar. Kur’an bunu şöyle verir: “Andolsun, senden önceki değişik toplumlara da elçiler gönderdik. Ve kendilerine gelen herhangi bir elçiyi alaya almadan etmezlerdi.” (Hicr/ Kayalık,10-11) ve “Öncekilere nice peygamberler göndermişizdir. Kendilerine gelen her peygamberi kesinlikle alaya alırlardı.” (Zuhruf/Altın Bezek,6-7) Alayın ardında da baskı, şiddet ve zulüm başlar, göç (hicret) etmek zorunlu hale gelir ve savaşılır. Hz. Muhammed de tebliğ görevine başladığında, “öğretilmiş bir deli” (Duhân/Duman,14) ya da “Doğrusu, deli bir şair yüzünden tanrılarımızı mı bırakalım?” (Saffat/Sıralanan,36) gibi ifadelerle alaya alınır. Gördüğü zulüm ve baskı sonucunda ise kendisine inananlarla birlikte hicret eder ve savaşır. Hz. Peygamber bütün bu süreçte “Sen, inkarcılara uyma, onlara karşı olanca gücünle çaba göster.” (Furkan/Ölçüt,52) ifadesiyle desteklenir ve izlemesi gereken yolda güçlük ve kolaylığın yan yana olduğuna dikkat çekilerek direnmesi istenir. Ülkelerinin bağımsızlığı için savaşan büyük liderlerin, örneğin Atatürk’ün de hayatı incelendiğinde, sürekli olarak zorluklarla mücadele ettiği görülür. Yetim büyüyen Mustafa Kemal, Harp Akademisi’nden mezun olduktan sonra cepheden cepheye koşmuş, savaş meydanlarında ve askerinin yanında, inandığı değerler için çarpışmış, defalarca da suikasta maruz kalmıştır.  İmkânsızlıklar içinde bir devlet kuran Gazi Mustafa Kemal’in başarısının temelinde ise yeteneklerini kullanarak güçlüğün yanındaki kolaylığı saptamak, halkıyla ulusal bir örgütlenmeye giderek, doğru bildiği yolda “azim ve kararlılık” la yürümek vardır. Tüm büyük ruhlara selam olsun… 

İnşirah / Genişlik, 7
“Onun için, bir işi bitirince diğerine giriş.”

Bu ayet/cümle ile bireye; bir harekette, bir davranışta bulunması için içsel gücünü çalıştırması yönünde çağrı vardır. Mustafa Kemal’in; “Hiç dinlenmemek üzere yola çıkanlar asla ve asla yorulmazlar.” seslenişiyle örnek aldığı bu çağrı; aklı işletmeyi, öğrenmeyi, çalışmayı, üretmeyi, kendini eğitmeyi ve geliştirmeyi, yeni beceriler kazanmayı, yardımlaşmayı, dayanışmayı kapsayabilir. Tüm bunlar; bir işin, bir oluşun içinde geçtiği, geçeceği veya geçmekte olduğu süre olarak tanımlanan ve süreklilik ifade eden soyut “zaman” kavramının içinde gelişir. Zamanı geri alabilmek ya da durdurabilmek elde değildir ancak zaman, planlanarak verimli kılınabilir ve öncelikler doğru belirlenerek zaman yaratılabilir. Yaptığımız işlerin nitelik ya da niceliğine bakarak zamanı ne kadar verimli kullandığımızı anlamak da mümkündür. Kur’an’ın, “Sıkıntılı zamana andolsun. Doğrusu, insan ziyandadır.” (Asr/Sıkıntı,1-2) cümleleri ile zamana yemin edilerek başlayan bölümünde, bu durumun inanarak, yararlı iş işleyerek, birbirine gerçeği ve dirençli olmayı önererek aşılabileceği belirtilir. Kur’an ayrıca; zaman, mekân ve hareketin birbirlerinden bağımsız olmadıkları düşüncesiyle açıklanan “görecelik” kavramına da, “Doğrusu, Rabbinin katında bir gün saydıklarınızdan bin yıl gibidir.” (Hac,47) şeklinde yer verir. “Aya ve dönüp giden geceye ve ağarmakta olan sabaha andolsun ki…” (Müddessir/Bürünen,32-34) diyen ve “gündüzü yayılıp çalışma zamanı yapan” (Furkan/ Ölçüt,47) Yaratıcı’nın insandan istediği, zamanı, boşluk bırakmadan değerlendirmeyi yaşam tarzı haline getirebilmesidir.

Fîl, 1-5
“Fil sahiplerine Rabbinin ne yaptığını bilmedin mi? Onların düzenlerini boşa çıkarmadı mı?
Onların üzerine ateşten çıkmış taşlar atan sürülerle kuşlar gönderdi.  Sonunda onları yenik ekin yaprağına çevirdi.”

Fil Olayı şöyle hikâye edilir: Habeş hükümdarı Ebrehe, fillerin de eşlik ettiği ordusuyla Mekke üzerine yürür; amacı Hristiyanlığın yayılmasında engel gördüğü Kâbe’yi yıkmaktır. O sırada Mekke’nin yönetimi Hz. Muhammed’in dedesi Abdülmuttalip’in sorumluluğundadır. Ebrehe’nin askerleri önce, Mekke çevresindeki ve birçoğu da Abdülmuttalip’e ait olan develere el koyarlar. Ebrehe, bir elçi yollayarak savaşmaya gelmediğini, yalnızca Kâbe’yi yıkmak istediğini, engel olunmadığı takdirde de kendilerine dokunulmayacağını bildirir. Ancak Ebrehe ile görüşmeye giden Abdülmuttalip sadece sahibi olduğu develeri geri ister ve Kâbe’yi merak etmediğini, onu sahibinin koruyacağını söyler. Mekke’ye dönen Abdülmuttalip, toplumuna dağlara, vadilere çekilmeleri için de emir verir. Ebrehe’nin, fillerin eşliğindeki görkemli ordusu hücuma geçer ancak ordunun önünde duran ve büyük tahrip gücü olarak düşünülen fil yere çöker ve kımıldamaz. Ordu ve filler, aniden ortaya çıkan kuşların saldırısına uğrarlar. Ebrehe amacına ulaşamamış, Kâbe ise korunmuştur. Kuşların, ordunun üstüne bıraktığı ve askeri “yenik ekin yaprağı” na çeviren bu “ateşten çıkmış taşlar” ın aslında ne olduğu henüz anlaşılamamıştır. Ulaşılacak yeni bulgularla ve bilimin ilerlemesiyle bu ve benzer olaylar mutlaka bir gün anlam kazanacaktır. Buradan çıkarılabilecek manevi ders ise; “Doğrusu O, büyüklük taslayanları sevmez.” (Nahl/Bal Arısı,23) ifadesiyle verilebilir.

Necm / Yıldız, 32
 “Kendinizi temize çıkarmayın.”

Kendini ya da birini temize çıkarmak; aklanmak ya da aklamak anlamlarını içerebileceği gibi, bir diğerini haksız ilan etmek anlamını da içerebilir. Bir başkasını, yaptığı doğru ve yararlı işler için övmek güzeldir, gerekli de olabilir. Burada verilmek istenen, kişinin kendisini temize çıkarmasının ve de övmesinin yanlış olduğudur. İnsan, kendi gururunu tatmin etmek için üstünlük yarışına girmemelidir. Madde ya da manada sahip olduklarıyla övünmeyi alışkanlık haline getiren insan, bir süre sonra kendini kibir çukurunda bulabilir. Yaratan; “Andolsun, insanı Biz yarattık, kendi kendine ne fısıldadığını biliriz; Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf,16) ve “Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Hayır! Allah isteyeni temize çıkarır ve onlara çekirdeğin yarığındaki iplik kadar haksızlık yapılmaz.” (Nisa/Kadınlar,49) ifadeleriyle de sakınanı en iyi bilenin, kişi hakkında en adaletli karar verenin kendisi olduğunu vurgular. Benlik iddiasına kapılmaması yönünde uyarılan insana; “Sanıda bulunmaktan çokça sakının…” (Hucurat/Odalar,12) cümlesi ile de başkası hakkında olumlu ya da olumsuz herhangi bir yargıya varmadan önce araştırması ve doğru bilgiyle hareket etmesi önerilir. Din adına üstünlük saplantısına düşmüş ve kendini yetkili sanan insanların başkaları hakkında sorumsuzca kullandıkları “cennetlik”, “cehennemlik” “kurtuluşa ermiş”, “batmış” gibi din açısından yargı ifade eden sözcükler, kabul görmemelidir. Bu ifadeleri bir insan için kullanmak, Allah adına hüküm vermektir yani Allah’a ortak koşmaktır çünkü Kur’an’a göre insanı en iyi bilen, sadece ve sadece, onu yaratandır.

Necm / Yıldız, 39
“İnsanın ancak çalıştığına hakkı vardır.”

 Kur’an’a göre Allah, “hak” ismiyle gerçeğin kaynağı ve belirleyicisidir. Bu isim; hakça bölüşmek dendiğinde kardeşlik, hakkın yanında olmak dendiğinde adalet, hak geçmesin dendiğinde ise dürüstlük anlamındadır. Buradaki “çalıştığına hakkı vardır” ifadesi ile anlatılmak istenen ise “emek” tir. Emek; bir işin yapılması için harcanan beden ve kafa gücüdür, çalışmadır, güçlüktür.  “İnsanların hakkını eksiltmeyin.” (Şuara/Şairler,183) ifadesine göre emeğin karşılığı adil bir şekilde verilmeli ve kişi, verdiği emeğin karşılığını “ter kurumadan” yani zamanında almalıdır. Ancak günümüz yönetim yapılanmalarında; savurganlığın ve hukuksuzluğun artması, adaletin kendine yeterince yer bulamaması gibi nedenlerle, emek sömürüsü de yaygınlaşmaktadır. Emek sömürüsünün bir başka ifadesi de toplumda sıklıkla kullanılan “kul hakkı” ya da “kul hakkı yemek” sözleridir. Kur’an kul hakkını, başkasının sahip olduğu maddî ve manevî haklara el uzatmak olarak görür. İnsanın canına, bedenine, inanç ve yaşamına yönelik her türlü olumsuz davranış ve kişilik haklarına saldırı, kul hakkı ihlalidir ve bu ihlal, ancak kişi affettiğinde ya da hak ödendiğinde ortadan kalkabilir. Kamuda ya da özelde görülebilen rüşvet, zimmete geçirmek, emanete ihanet, hırsızlık, psikolojik şiddet, baskı, taciz gibi olumsuzluklar, bu tür davranışlara arka çıkılması ve ayrıca; iftira, dedikodu (gıybet), aldatma, gasp, talan, karaborsacılık, kumar, tefecilik gibi toplumu yozlaştıran kavramlar da kul hakkı çiğnemektir. Çıkar odaklarının asla vazgeçmediği ve tüm zamanların en yaygın kul hakkı ihlali yani rüşvet alıp vermek ise Kur’an’da şöyle ifade edilir: “İnsanların mallarının bir bölümünü yemek için, günah olduğunu bile bile mallarınızı yetkililere salarak, aranızda haksızca yemeyin.” (Bakara/Düve,188)

Abese / Kaşları Çatma, 1-12

“Yanına kör bir kimse geldi diye kaşlarını çattı ve yüzünü döndü. Ne bilirsin, belki de o arınacak.
Yahut öğüt alacak da
bu öğüt kendisine yarayacak. Ama sen, kendisini gereksinimli görmeyen kimseyi karşına alıp ilgileniyorsun.
Arınmak
istememesinden sana ne? Saygı duyarak sana gelen kimseye sen aldırmıyorsun.
Hayır, asla! Doğrusu o bir hatırlatmadır. Dileyen onu hatırlar.”

Bu sitem dolu satırlar Hz. Muhammed’e yöneliktir. Ünlü olay şöyle gelişir: Hz. Muhammed, kendilerine özel ilgi gösterilmesini isteyen Mekke’nin ileri gelenlerine İslam’ı anlatmaya çalışırken, görme engelli bir kişi yanına gelerek, “Ey Allah’ın elçisi!” diye seslenir ve kendisine de bir şeyler öğretmesini ister. Durumun farkına varamadığı için de sorusunu birkaç kez yineler. Sözünün sıkça kesilmesinden rahatsız olan Hz. Peygamber ise hoşnutsuzlukla yüzünü çevirir ve cevap vermez ancak bu davranışı nedeniyle uyarılacaktır. Diğer yandan bu olay, “Ona bir melek indirilmeli değil miydi?” (En’am/Sığırlar,8) ısrarında bulunanlara, Hz. Peygamber’in ilah değil insan olduğunu, yanılabileceğini göstermesi açısından önemlidir. Benzer bir uyarı da; “Hevesini kendine tanrı edineni gördün mü? Onun savunucusu sen mi olacaksın?” (Furkan/ Ölçüt,43) şeklinde olacaktır. Peygamberlerin örnek / ders niteliğindeki yanılma veya sürçmeleri, tanrısal bilgiyle düzeltilir. Öğüt ve uyarının kimlere faydalı olacağı konusuna da dikkat çeken, “Ve sen de sabah, akşam, Rablerinin rızasını isteyerek O’na yalvaranlarla beraber direnç göster.” (Kehf/Mağara,28) diyen Kur’an, bir davaya inananlarla birlikte yol yürümenin, birlikte direnç göstermek olduğunu da vurgular.

Hümeze / Diliyle İğneleyenler, 1-3
“Mal toplayıp onu sayıp duran, diliyle iğneleyen,  kaş göz ederek eğlenen kimsenin vay haline!  Malının kendisini ölümsüz kılacağını sanır.”

Mal ve mülke güvenerek alaycı ve olumsuz davranışlar sergileyenler, servet çokluğu ile gururlananlar, emek ürünü olmayan kazançlarla zenginleşenler her devirde, her toplumda görülür. Bunlar, servetlerinin kendilerini  ebedî kılacağını sanan, başkalarını küçük gören, küçümseyen, ahlak değerlerini hiçe sayan bozuk mayalı insanlardır. Maddî-manevî  her şeyi, satın alabilecekleri bir meta olarak görürler. Bu tür insanlara uyulmaması konusunda bir uyarı da yapılır: “Malı ve oğulları vardır diye, yemin edip duran alçağa, diliyle iğneleyene, kovculuk edene, iyiliği sürekli engelleyene, saldırgana, günahkâra,zorbaya, ayrıca soysuzlukta damgalı olana uymayasın.” (Kalem,10-14) Benzer sıfatları pekiştirerek tekrarlayan Kur’an, “uymayasın” emriyle insanı, hangi olumsuzluğa karşı ve ne için sorumlu olmaya çağırmaktadır? Bu sorumluluk adına, bu tür davranan kişileri kendimizden, çevremizden uzak tutmak bir yol olabilir. Ancak bu bozuk yapılı insanlara yönetimler, özellikle de ülke yönetimi teslim edildiğinde, çıkar ağları kurulur ve bu ağlar her yeri sarar. Önce adalet gider, ardından da her şey! Toplumla özdeşleşmiş değer yargıları buharlaşır, kavramların içi boşalmaya başlar, güven kaybolur, dayanışma azalır, riya artar, din ve vicdan hürriyeti siyasetin emrine girer. Birlik-beraberlik çağrıları karşılık bulmaz tam aksine duvarların örüldüğü, yükseldiği görülür. Yozlaşma başlar, ayrışma ve kin yaygınlaşır ve toplum yavaş yavaş, isteyenlerin istediği kıvama getirilir.

Beled / Kent, 10-16
“Biz ona iki yolu da göstermedik mi? Ne var ki o, sarp yokuşu aşamadı. O sarp yokuşun ne olduğunu sen bilir misin?
O, bir kimsenin boyunduruğunu çözmek yahut açlık
gününde yakınlığı olan bir öksüzü yahut toprağa serilmiş  bir yoksulu doyurmaktır.”

İnsan; çeşitli yeteneklerle donatılmış ve zengin bir iç dünyasına sahip akıllı bir varlıktır. Hür irade sahibidir ve kendi hedefini belirleyebilir. İki yoldan birini seçmek; bilgi edinerek, aklı işleterek, düşünerek doğruyu-yanlışı, iyiyi-kötüyü ayırt edebilmektir. Seçme hakkı olan insan kendine, ailesine ve içinde yaşadığı topluma karşı sorumludur, yapması gereken görevleri / ödevleri vardır. Burada “sarp yokuş” benzetmesiyle vurgulanmak istenen hem insanın sorumluluğu hem de toplumda yaşanan zorluk ve sıkıntılardır. İnsandan beklenen, sorumlu davranarak görevini yapması ve sarp yokuşu aşmasıdır. Köleliğin hüküm sürdüğü o dönemin ağır koşullarında bu görev, “bir kimsenin boyunduruğunu çözmek” yahut “açlık gününde doyurmak” olarak verilir. Kur’an ayrıca, bilinçli olarak yapılan yeminin tutulmaması durumunda; “bir boynu bağımlılıktan kurtarmak” (Maide/Sofra,89) koşulunu getirmektedir.  Doğru ve saygın insan tanımında yer alan; “özgürleştirmede severek veren” (Bakara/Düve,177) ifadesiyle de bir kölenin özgürleştirilmesine gönderme yapılır. Bugün ise borçlanma sistemlerinin yarattığı modern kölelerin, özgürlükleri için yollara düşenlerin ve açlık-yoksulluk sınırındaki milyarların zorlu ve kahırlı yaşam mücadeleleri sürmektedir. Demek ki, “sarp yokuş” henüz aşılamamıştır. Oysaki çare vardır; insana saygı duymak ve adaletle paylaşmak…

Kamer / Ay, 49
“Doğrusu Biz her şeyi bir ölçüme göre yaratmışızdır.”

“Ölçüme göre” ifadesi halk dilindeki “kader” sözcüğüdür. Kader kelimesi Kur’an’da; “O, suyu gökten bir ölçüyle indirir.” (Zuhruf/Altın Bezek,11), “Gökten suyu ölçüyle indirdik de onu yerde durdurduk.” (Müminun/İnananlar,18) ya da “Ve yeryüzünü yaydık ve oraya oynamaz dağlar diktik ve orada her şeyi ölçülü bitirdik.” (Hicr/Kayalık,19) ifadelerindeki gibi ölçü, düzen, ahenk ve evrendeki kanunlar anlamındadır. Kur’an’daki kader kavramının, halk dilindeki yazgı yani alın yazısı ya da insan iradesiyle ilgili olmadığı açıktır. Ancak tarihsel süreçte bu kavram, Kur’an’da yer alan diğer birçok öğüt ve kavram gibi, sözde din adamı sıfatı taşıyanlar ya da yöneticiler eliyle yozlaştırılmış ve yönetilenlerden “kader” diyerek zulme, kötülüğe ve olumsuz şartlara boyun eğmeleri istenmiştir. Günümüzde de varlığını sürdüren bu zihniyet, yaşanan bir felaketin bilimsel olarak öncesi ve sonrasıyla ilgilenmek istemez ve olayın üstüne hemen “kader” örtüsünü atar. Kadercilik kavramının yerleştiği toplumlarda ise hak ve adalet duygusu sürekli yara alır, maddî-manevî kayıp yaşayanların kul hakkı örselenir. Burada tek suçlu elbette din adamları ve yönetenler değildir. İnandığı dini kaynağından öğrenmemekte direnen, “Doğrusu, çokları, bilmeden havalarına uyarak şaşırtıyorlar.” (En’am /Sığırlar/119) ifadesinde olduğu gibi, atadan-dededen kalma bilgileri gerçek din diye satan ya da çevresindeki dinciye bakıp hüküm veren aydın da bu konuda pay sahibidir. Ana mesele, “Kâhin sözü de değildir; ne kadar az düşünüp anlıyorsunuz!” (Hakka/Kaçınılmaz Gerçek,42) şeklinde açıklıkla belirtilmiş ve insandan “derin derin” düşünmesi istenmiştir.

A’raf / Yükseklikler, 31
“Yiyin, için, ancak savurganlık etmeyin.  Doğrusu Allah savurganları sevmez.”

İsraf; gereksiz yere para, zaman, emek vs. harcama, aşırılık yani savurganlık olarak tanımlanır; özetle dengesiz harcamadır. Kur’an’a göre israf, bireyi de toplumu da olumsuz yönde etkiler çünkü birilerinin gerektiğinden çok harcaması diğerlerinin bulamaması demektir. Kur’an, varsıllığın belli ellerde toplanmasını değil hakça paylaşımı esas alır ve buna, “Bu mallar, içinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşması için değildir.” (Haşr/Sürgün,7) ifadesiyle dikkat çeker. Zenginliği elde tutanların, savurganlık içinde olanların, aynı zamanda da bencil oldukları vurgulanır. Adaletli olunduğunda herkese yetecek olan bereketli ve verimli yeryüzü sofrası, bu bencillerin eline bırakılmamalıdır. İsraf ekonomisinin uygulandığı, harcamada dengenin göz ardı edildiği bir toplumda, sınıflaşma ve sosyal dengesizlik de büyür. Denge unsurunu zedeleyen israf o denli hassas ve titiz olunması gereken bir konudur ki, Kur’an, insanı yardımlaşmaya davet ederken bile, “Ve yakınlığı olana, düşküne, yolcuya hakkını ver, ama saçıp savurma.” (İsra/Gece Yolculuğu,26) uyarısını yapar. İsraf konusuna çeşitli başlıklarda dikkat çeken Kur’an, insanın kendi yaşamındaki dengeyi gözetmesini de ister ve onu yüreklendirir: “Allah’ın sana verdiği şeylerde, sonraki yurdu da iste, dünyadaki payını da unutma…” (Kasas/Öykü,77) Dengeler aşırı bozulduğunda umutsuzluğa    düşen insandan istenen ise, Yaratan’dan umudu kesmemesidir: “De ki: ‘Ey kendilerine karşı tutumsuz davranan kullarım! Allah’ın acımasından umudunuzu kesmeyin.” (Zümer/Kümeler,53)

Cin, 18
“Doğrusu, tapınmalar Allah’adır, öyleyse  Allah’la beraber başkasını katarak yalvarmayın.”

Putperestlik kısaca, tanrısal varlıkları simgeleyen çeşitli şekillere tapınma olarak tanımlanır. Kur’an’a göre bir peygamberin öncelikli görevi Allah’ın varlığına, birliğine çağırmak ve içinde yaşadığı topluma, insan elinin ürünü olan birtakım cisimlere yani putlara tapmanın yanlışlığını anlatmaktır. Kur’an’da adı geçen peygamberlerin hayatlarına bakıldığında bu durum açıklıkla görülür. Hz. Nuh’un toplumu; “Sakın tanrılarınızı bırakmayın, Ved, Sûva’, Yağûs, Yeuk ve Nesr putlarından asla vazgeçmeyin.” (Nuh,23) diyerek tek tanrı inancına karşı çıkar. “İbrahim babası Azer’e, “Putları tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu ben, seni ve ulusunu açık bir sapkınlık içinde görüyorum.” (En’am/Sığırlar,74) der. Toplumunun yanıtı ise “Putlara tapıyoruz, onlarla ilgilenip duruyoruz…” (Şuara/Şairler,71) şeklinde olur. Hz. Muhammed döneminde de toplumu, Allah’ın kızları kabul edilen Lât, Uzzâ ve Menât adlı putlara tapmaktadır. Bugün bu putlar yoktur ancak din adına bu zihniyet; Allah’ın yetkilerini birtakım güçlere, kişilere vererek, türbe ve yatırlardan medet umularak sürdürülmektedir. Gerekçe de çağlar öncesinin “Bizi Allah’a iyice yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz.” (Zümer/Kümeler,3) ifadesinden farklı değildir. Mescitler yani Allah’a secde edilen yerlerde de benzer bir durum söz konusudur. Buralarda ibadet, yakarış sadece Allah’a olmalıdır. İsimler içeren levhalarla süslenmiş, gösterişli, görkemli mescitlerde ve bu mescitlerde Allah’ın kitabı dışında çağrılar yapan görevlilerin arkasında namaz kılmanın, “Allah’ın birliği” inancıyla bağdaşıp bağdaşmadığı her inanan tarafından “derin derin”  düşünülmelidir.

Yâ -Sîn, 21
“Sizden bir ücret istemeyenlere uyun.  Onlar doğru yoldadırlar.”

Kur’an’a göre peygamber hem Allah’ın elçisidir hem de karşılık beklemeden toplumuna aydınlık sunandır. Ancak bu aydınlığı sunan peygamber de olsa, düzen değişikliği hemen kabul görmez, gerçekçi bulunmaz ve hatta reddedilir. Bu durum, maddeye öncelik veren toplumun yapısına da ışık tutacak şekilde şöyle ifade edilir: “Yoksa sen onlardan ücret istiyorsun da ağır bir borç altında mı kalıyorlar?” (Kalem,46) Burada örtülü olarak değinilmek istenen, başkalarının değer yargılarına göre yol yürüyenlerin ödün vereceği ve gerçek aydınlığı getiremeyecekleridir. Hz. Muhammed’den şöyle söylemesi istenir: “De ki: ‘Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ve kendiliğimden yükümlülük taslayanlardan değilim. Bu, ancak dünyalara bir hatırlatmadır.” (Sad, 86-87) Zorluklar arttıkça da Hz. Peygamber; “Bu, kendisiyle uyarman ve inananlara hatırlatma olması için sana indirilmiş bir kitaptır. Bunun için gönlüne bir sıkıntı gelmesin.” (A’raf/Yükseklikler,2) ve “… saygılı olanlara bir doğruluk göstergesi ve bir öğüttür.” (Al-i İmran/İmran Ailesi,138)  sözleriyle teselli edilir ve sadece uyarı yapmakla yükümlü olduğu hatırlatılır. Çoğunluk geleneğin kabulüne teslim olsa da aydınlık uğruna ve gerektiğinde canıyla bedel ödeyerek sorumluluk alan kahramanlar da vardır. Devletimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk de karşılık beklemeden aydınlatan büyük bir kahramandır; toplumu kul gören tebaa zihniyetini kaldırmak için mücadele etmiş ve bir ulus bilinci yaratmıştır. Bu uğurda şehit düşen kahramanlar da “ücret istemeyenler” dir. Selam olsun, kadın ve erkek tüm şehitlerimize, o kutlu ruhlara…

Yâ-Sîn, 38
“Güneş de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir.  Bu, güçlü ve bilgin olan Allah’ın kanunudur.”

Samanyolu Gökadası’nda, bilinen yaklaşık iki yüz milyar yıldızdan biri olan Güneş, hayatın sürdürülmesi için gerekli ısı ve ışığın kaynağıdır. Güneş, Samanyolu galaksisinin merkezi etrafındaki yörüngesinde hareket eder. “Aya gelince onu orak gibi eğri eski bir hurma dalına döneceği konaklar düzenledik.” (Yâ-Sîn,39) cümlesi de ayın evrelerini benzetme yoluyla anlatır. Bu anlatım, Kur’an’ın; akılda kalıcılık sağlayan, ilgili dönemin kültür ve davranış kodlarını içeren üslûp özelliğidir. Dünya da kendi ekseni etrafında ve de güneş etrafındaki yörüngesinde ilerlerken bir yarısı aydınlanır diğer yarısı karanlıkta kalır. Aradaki sınır “aydınlanma çemberi” olarak ifade edilir. Kur’an, bu evrensel düzeni şöyle verir: “Aya erişmek güneşe yaraşmaz. Gece de gündüzü geçemez. Her biri bir yörüngede yüzüp gider.” (Yâ-Sîn,40) Ancak birçok konuda bilime işaret eden Kur’an’ı, özellikle Yâ-Sîn suresinde, “diri olanı uyarsın” (YâSîn,70) şeklinde tanımlayan Yaratıcı’nın bu uyarısı, vefat eden kişinin ardından Yâ-Sîn suresi okuma ve üfleme geleneğini önleyememiştir. Vefat eden kişi vesile kılınarak diriler uyarılmak isteniyorsa, o durumda da okunan metin, hitap edilen toplumun diliyle açıklanmalıdır. Bâtıl yani “gerçeğe saçmalığı giydirmek” (Al-i İmran/İmran Ailesi,71) yerine, hanif yani “doğruya yönelen” (Bakara/Düve,135) olabilmek için; Ay’ın ve Güneş’in doğuşunu gördüğünde “İşte, bu Rabbim!” diyen ancak ikisinin de battığını görünce, “andolsun sapan ulustan olurum” ve “ortak koşmanızdan ben uzağım” sözleriyle ulusunu uyaran Hz. İbrahim gibi olmak gerekir. (En’am/Sığırlar,77-78)

Yâ-Sîn, 80
“O, yaş ağaçtan size ateş çıkarandır.  Ondan ateş yakarsınız.”

 Mucize gösterme devrini kapatan Kur’an, bitmez tükenmez bir mucize kaynağı olan doğanın, doğadaki işaretlerin aklını işletenler tarafından bilinmesini ve görülmesini ister. (Bakara/Düve,164; Ra’d/Gök Gürültüsü,3-4) Kur’an; yerkürede oluşun, yaradılışın ve insan hayatının esasını da “Anmaya çalışırsınız diye her şeyi çift çift yaratmışızdır.” (Zâriyât / Serpenler,49) şeklinde açıklamaktadır. Elmalılı Hamdi Yazır; “İkilik kaçınılmazdır ve bu ikilik içinde birleştirilmeden hiçbir şey doğrulanamaz ve algılama yapılamaz.” der. Bu ikilik ya da karşıtlık en bilindik şekliyle dişilik-erkeklik olarak verilebilir. Yaş (yeşil) ağaç-ateş ilişkisi de bu ikiliği gösteren örneklerden sadece biridir. Eski uygarlıklarda kutsal sayılan, tanrılaştırılan ateşin insanla ilk tanışmasının, yıldırım düşmesi sonucu olabileceği görüşü yaygındır. Ateş yakma düşüncesinin nasıl ortaya çıktığı bilinmezken, ilkel toplumlarda en yaygın ateş yakma yönteminin “sürtme” olduğu bilinmektedir. Kur’an yorumlarındaki bilgilere göre yaş ağaçtan ateşin çıkarılması, Hicaz topraklarında bulunan, yemyeşil ve üzerlerinden su damlayan “afar ve merh” adlı iki ağaca işarettir. Afar ağacının dalı çakmak demiri gibi üstte; merh ağacının dalı da çakmak taşı gibi altta tutulur. Bu iki dal birbirine sürtüldüğünde de ateş elde edilir. Yaş olandan ateş çıkması iki zıt özellikten birinin diğerine dönüşmesidir. Benzer bir durum; “Yeryüzünü görürsün ki kupkurudur, fakat Biz ona su indirdiğimiz zaman yeryüzü kıpırdanır, kabarır, her göz alıcı şeyden çift çift yetiştirir.” (Hac,5) ifadesinde de açıklanmaktadır.

Furkan / Ölçüt, 7-8
“Dediler: ‘Bu ne biçim elçi, yemek yer, sokaklarda yürür!
Kendisine bir melek indirilip, onunla beraber uyarıda bulunmalı değil mi idi?
Yahut kendisine bir hazine verilseydi
veya besleneceği bir bostanı olsaydı ya!’
Ve bu zalimler dediler ki: ‘Sizin uyduğunuz,  sadece büyülenmiş bir adamdır.”

Putperestlere göre, sıradan ve kendileri gibi davranan bir insan, peygamber olamaz. Onlar için peygamberliğin ölçüsü insanüstü bir varlık olmak ya da dünya zenginliğine sahip olmaktır.  Muhammed ise yetimdir, mal ve evlat bakımından da zayıftır; peygamberliği söz konusu dahi olamaz! Hatta şöyle de derler: “Bu Kur’an, iki şehirden, büyük bir adama indirilmeli değil miydi?” (Zuhruf/Altın Bezek,31)  Hz. Muhammed ise bütün bu baskılar ve gerçek dışı istekler karşısında, “Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Ancak bana, tanrınızın tek bir tanrı olduğu vahyolunuyor.” (Fussilet/Ayrıntı,6) der. Şunu da söylemesi istenir: “De ki: ‘Size, Allah’ın hazineleri elimdedir, demiyorum; görülmeyeni de bilmiyorum; size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, ancak bana vahyolunana uyuyorum.’ De ki: ‘Kör ile gören bir midir? Düşünmüyor musunuz?” (En’am/ Sığırlar,50) Ancak çıkarlarından ve mevcut düzenden ödün vermemek  için geleneğin kabullerine körü körüne bağlı kalmakta ısrar edenler, inatla direnenler, o güne kadar “emin Muhammed” diye çağırdıkları Hz. Peygamber’i; büyücü, kâhin, deli gibi ifadelerle karalamaya çalışırlar. Hz. Peygamber ise eziyet, baskı ve art niyetli davranışlara  rağmen görevini sürdürür. Bu durumda da Kur’an: “Artık hatırlat! Rabbinin nimetiyle sen ne kâhinsin ne de delisin.” (Tûr/Dağ,29) ifadesiyle Peygamber’ini savunur.

Şuara / Şairler, 151-152
“Yeryüzünü düzeltmeyen, bozgunculuk yapan  savurganların emirlerine itaat etmeyin.”

Kur’an’da adı geçen ve peygamber gönderilen toplumlardaki insanların çoğunluğu, zalim olarak tanımlanır. Bu toplumları yönetenler, onların etrafında bulunanlar da haddi aşan, büyüklük taslayan, böbürlenen, kendini beğenen gibi sıfatlarla tanımlanırlar. Nuh, Ad, Semud, İbrahim, Eyke ve Tûbbâ toplumları bunlara örnektir. Bu toplumların, hak ve adalete davet edildikçe iyice taşkınlık içine girdikleri de görülür. Örneğin Mısır’ı yöneten ve halkına işkence eden Firavun, hakka davet edildiğinde, tahtını kaybetme korkusuyla yeni doğan erkek çocuklarını öldürtür. (A’raf/Yükseklikler,127) Üstünlüğünü ispatlamak için büyücülere başvurur ve Musa’nın tanrısına ulaşmak için bir kule yapılmasını emreder. (Mümin/İnanan,36) Güç ve kibir gösterisine giren Firavun’un bir amacı da peygamberi alaya almak ve toplum karşısında küçük düşürmektir. Diğer yandan bu sınır tanımayan toplumların durumuna ve sonlarına da dikkat çekilir. “Rabbinin, hiçbir memlekette benzeri ortaya konmayan sütunlara sahip İrem’de Âd’a; derede kayaları oyan Semûd’a; memleketlerde aşırı giden, oralarda bozgunculuğu artıran, direkler sahibi Firavun’a ne yaptığını görmedin mi?” (Fecr/Tanyeri Ağarması,6-12) Kur’an; Firavun örneğinde olduğu gibi, halkını küçümseyen, sınıflara ayıran, zayıfları ezen, bozguncu (Kasas/Öykü,4) ve zorba, savurganlık içinde olan yöneticilere uyulmamasını ister. Günümüz dünyasında ise birçok toplum, zulüm ve yozlaşmanın kaynağı olan savurganlığı yaşam tarzı haline getiren yöneticilerin idaresindedir. Ancak, yönetilenlerin güçten yana olmayı tercih ettikleri ve çoğunluğun bunlara uyduğu da bir gerçektir.

Şuara / Şairler, 181-182
“Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın.  Doğru terazi ile tartın.”

Bolluk ve bereket içinde yaşayan bir topluma, o topluma uyarıcı olarak gönderilen bir peygamberin öğütleridir bu ifadeler. Bu ifadelerle, ahlak kurallarının hiçe sayıldığı hileli alış-verişe dikkat çekilir ve toplum uyarılır. Bu tür hileli davranışlar aynı zamanda bir başkasının hakkını çiğnemek, onu zarara uğratmaktır, diğer bir deyişle kul hakkı yemektir. O nedenle Kur’an bu konunun önemine; “Ve ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam tutun ve doğru terazi ile tartın. Böyle yapmak sonuçta daha güzel ve daha iyidir.” (İsra/Gece Yolculuğu,35) ve “İnsanlardan, kendileri bir şeyi ölçerek aldıkları zaman tam, ama onlara bir şeyi ölçüp veya tartıp verdiklerinde eksik yapan kimselerin vay haline!” (Mutaffifin/Hilekârlar,1-3) ifadeleriyle sürekli vurgu yapar. Bu ve benzer ifadelerin önemsendiği toplumlarda; insana saygı duyulur, hukukun üstünlüğüne inanılır, yönetim işleri denetlenir ve tüketici hakları güvence altındadır. Diğer bir deyişle, ticaretin denklik gözetilerek tam yapılmasını belirten; “Ölçüyü ve tartıyı denkserlikle yerine getirin.” (En’am/Sığırlar,152) ifadesi daha çok bu toplumlarda dikkate alınır ve gereği yapılır. Bu davranış biçimi aslında, “Allah’ın insanları üzerinde yarattığı doğa dini” (Rum/Bizans,30) dir. Ancak “din” in baskı ve dayatma aracı olarak kullanıldığı toplumlarda bu “doğa dini” kendine fazla yer bulamaz, rağbet ve itibar da görmez. İnsan, yaradılışındaki bu öz dini yakalamak için önce, toplumu ayakta tutan adaletin bozulan terazisini onarmalı, genç kuşakları adalet ve hak duygusuna saygıyla yetiştirmeli, yaşam boyu eğitim ve öğretimi önemsemeli ve yaygınlaştırmalıdır.

İsra / Gece Yolculuğu, 23-24
“Ve Rabbin, yalnız Kendisine tapmanızı ve ana babaya iyi davranmanızı buyurdu. Eğer, ikisinden biri veya her ikisi senin yanında kocayacak olursa, onlara ‘Öf!’ bile deme ve onları azarlama, onlara yumuşak söz söyle. Ve onlara acıyarak, alçak gönüllülük kanatlarını ger ve ‘Rabbim! Küçükken beni büyüttükleri gibi Sen de onlara acı’ de.”

Yalnız Allah’a tapılması buyruğunun ardından anne ve babaya saygı gösterilmesi ve hizmet edilmesi gerektiğini belirten Kur’an, anne ve babamızın yanımızdaki ihtiyarlık durumu ile küçüklüğümüz arasında bağ kurmamızı ister ve bize, hayatın akışı içinde geride bıraktığımız anne ve babamız için çok hassas bir görev/ödev yükler. Ayrıca, “Bana ve ana babana şükret diye ona öğütte bulunmuşuzdur.” (Lokman,14) ifadesi ile Allah’ın haklarından hemen sonra, anne ve babanın haklarının geldiği vurgulanır. Ebeveyne karşı çıkılması gereken tek durum ise, “İnsana, ana ve babasına karşı iyi davranmasını önerdik, eğer onlar hiçbir bilgin bulunmayan şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, o zaman onlara itaat etme.” (Ankebut/Dişi Örümcek,8) şeklinde ifade edilir; zorlayıcı tek sebep Allah’a ortak koşulmasıdır. Günümüzde anne-babaları yanlarında yaşlanan aile sayısı azalmış, yaşam koşulları, çalışma hayatı, vs. gibi nedenlerle geniş aile kavramı, yerini çekirdek aileye bırakmıştır. Bu durumun yararlı olup olmadığı tartışılabilir ancak geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanlar arasında sığınılan sevgi dolu limanlar azalmakta, anayurdun sıcaklığından yoksun kalınmaktadır. “Öf!” bile denmemesi istenen yaşlı, artık büyük çoğunlukla bakım evinde ömrünü tamamlamakta, bebek ya da çocuk da kreşte yaşamı öğrenmeye çalışmaktadır.

Yusuf, 2
“Düşünürsünüz diye, onu Arapça Kur’an olarak indirdik.”

Yaratan, vahyin ne olduğunu kuvvetli bir yeminle şöyle ifade eder: “Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ederim ki, doğrusu bu, şerefli bir elçinin sözüdür. O, şair sözü değildir; ne kadar az inanıyorsunuz! Kâhin sözü de değildir; ne kadar az düşünüp anlıyorsunuz! Âlemlerin Rabbinden indirilmedir.” (Hakka/Kaçınılmaz Gerçek,38-43) Vahiy kısaca; bir buyruk veya düşüncenin Tanrı tarafından peygambere bildirilmesidir; hızlı bir şekilde ve gizlice söylemektir. Vahiy olarak aktarılan sözler, muhatabı olan toplum tarafından açıkça anlaşılmalı ve üzerinde düşünülmelidir. Bu nedenle, Arap toplumuna indirilen Kur’an, Arapça’dır. “Kendilerine açıkça anlatabilmesi için, her elçiyi kendi ulusunun dili ile gönderdik.” (İbrahim,4) cümlesi ile de bu durum kesin olarak belirtilir. Kur’an ayrıca, anlaşılır olduğunu ve okunması gerektiğini; “Ancak Biz, anmaya çalışsınlar diye onu senin dilinde kolaylaştırdık.” (Dûhan/Duman,58) şeklinde vurgular. Her insanın Arap dilini bilmesi mümkün olmayacağına göre, Kur’an okumak isteyen kişi, kendi dilindeki çevirisini okuyacaktır. Atatürk de bu düşünceyle Kur’an’ı Türkçeye çevirtmiş ve dinin temel kaynağını halkın kendi dilinde okuyup anlayabilmesinin önünü açmıştır. Ancak bir zihniyete göre Kur’an muğlaktır yani anlaşılması zordur. Bu zihniyet için Kur’an okumak, Arap alfabesindeki harflerin okunuşlarını öğrenerek “yüzünden okumak” tır.  Bir diğer zihniyet de Arapça metnin, Latin harfleriyle yazılan şeklini okumayı tercih eder. İki seçenekte de içerik ve anlam gözetilmez ve bu, “Kur’an’ı indiği dilde okuma” olarak kabul görür ve kutsanır. Fakat bu kabulün ayetlerle bağdaşmadığı açıktır. “Her bilenden üstün bir bilen bulunur.” (Yusuf,76) diyerek bilgiye vurgu yapan Kur’an, anlamak için okunmalıdır. Herkesin bilgi düzeyi ya da kavrama yeteneği farklı da olsa, bir metni kendi dilinde okuyan kişi az ya da çok bilgi ve fikir sahibi olacaktır.  

En’am / Sığırlar, 159
“Doğrusu, dinlerini parçalayıp bölük bölük olanlarla  senin bir ilişkin olamaz.”

Kur’an, dinin temel kaynağıdır. Hz. Peygamber’den sonraki süreçte ise, bugün de dâhil, din adına birçok grubun ve bu gruplara ait kitapların ortaya çıktığı, parçalanma yaşandığı bir gerçektir. dinlerinde ayrılığa düşüp bölük bölük olan ve her bir bölüğün de kendilerinde olanla sevindiği ortak koşanlardan olmayınız.” (Rum /Bizans,32) ifadesi gayet açıktır ve inananlar, Allah’a ortak koşmamaları konusunda uyarılırlar. Ayrıca, vahyin gereğini yaparak dinin esasını tebliğ eden Hz. Muhammed’i göz ardı etmenin ve temel mücadele konusu olan “Allah’ın birliği” ne karşı çıkmanın yanlışlığına da işaret edilir. Dünya hayatındaki, bu din üzerinden çıkar paylaşımı, Kur’an esas alındığında, manevi hayatın bölünmesiyle sonuçlanacak ve bu yola girenlerin de Hz. Muhammed’le bir ilişkisi olamayacaktır. Bu bir gaflet durumudur. Gaflet içindeki çıkar dinciliği, dini parçalar ve özünden koparır. Ancak bu özünden kopma durumunun, “…aldatan da sakın sizi Allah adına aldatmasın.” (Fâtır/Yaratan,5) ayetine rağmen, dindar olduklarını ifade edenler için bir anlam taşımadığı ortadadır. İslam dini; mezhepler, tarikatlar, cemaatler ve dergâhlar gibi kavram ve kuruluşlarla parça parçadır. Şeyh, şıh, mele, efendi, dede, baba, mürşit lakaplı kişiler ve onların müritleri ve bağlılarıyla yönetilen, güç ve çıkar odağı haline gelen bu yapılarda -istisnalar olsa bile- ahlak kurallarının çiğnendiği, dine değil fitneye hizmet edildiği bilinmektedir. Siyasete de el atan bu yapıların bir beka sorunu haline gelmemesi konusunda ise toplum sürekli ve ayrıntılı olarak uyarılmalıdır.

Lokman, 18
“İnsanlara yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme; doğrusu Allah, kendini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez.”

Yaratıcı’nın başka insanları aşağılayıcı tutumlar; böbürlenmek, kendini beğenmişlik, kibir gibi olumsuz davranışlar karşısındaki kınama ve uyarıları, insan onuruna verdiği değeri gösterir. Sayılan olumsuzluklar; “Doğrusu, Allah övünenleri, böbürlenenleri sevmez.” (Nisa/Kadınlar,36) ve “Doğrusu, O, büyüklük taslayanları sevmez.” (Nahl/Bal Arısı,23) ifadeleriyle de pekiştirilir. Ayrıca, “Ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme, doğrusu, yeri delemezsin ve boyca dağlara erişemezsin.” (İsra/ Gece Yolculuğu,37) cümlesiyle de insanın doğa karşısındaki sınırlarına kıyas ve benzetme yoluyla değinilir ve âdeta meydan okunur. Erdemli yani iyi ahlaklı insan ise bu tür davranışlardan uzaktır. İnsanlığa örnek olabilmek adına; “İyi davranın, doğrusu Allah iyi davrananları sever.” (Bakara/Düve,195) sözünün gereğini yapan ve “Andolsun, Biz insanı, en güzel biçimde yarattık.” (Tîn/İncir,4) ifadesinin temsilcileri olan tüm peygamberler gibi Hz. Muhammed de kibirden nefret eder ve alçak gönüllüdür. Bir devlet yöneticisi de olan Hz. Peygamber; hoşgörülü, kolaylaştırıcı, iyiliği özendirici ve bağışlayıcı yapısını; zulüm gördüğü zamanlarda olduğu gibi, zaferler kazandıktan sonra da korumuştur. Ne var ki, bu kibirden uzak peygamber ahlakını günümüz yöneticilerinde görmek zordur. Hz. Muhammed ayrıca, “Birbirinizi kınamayın, birbirinizi takma adla çağırmayın… Gizlilikleri araştırmayın, kimse kimseyi çekiştirmesin…” (Hucurat/Odalar, 11-12) şeklinde sıralanan ve toplumu kemiren türlü olumsuzluklar için de mücadele etmiştir. İnsandan istenen; bu öğütlere kulak vermesi, idrak gücü ve vicdanıyla hareket ederek kendine yakışanı, yani “en güzel biçimde” ifadesinin gereğini yapmasıdır.

Fussilet / Ayrıntı, 34
“İyilikler de eşit değildir, kötülükler de eşit değildir.
Öyle ise, sen kötülüğü en güzel olan iyilikle sav;  o zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kişinin  sıcak bir dost gibi olduğunu görürsün.”

Yaratan; acıyan ve acıyıcı olan yani esirgeyen ve bağışlayan ise, yaratılanın yapması gereken de bu tavrı örnek alarak yürümek olmalıdır. İyilik-kötülük dengesini korumak ve ibrenin iyilikten yana vurmasını sağlamak için, toplumu oluşturan bireyler özellikle de genç kuşaklar, kin ve kindarlıktan uzak tutulmalıdır. Bize kötülük yapanı bağışlamak iyi ahlak, bize kötülük yapana iyilikle karşılık verebilmek ise yüksek ahlak göstergesidir.  Bu, her insanın hemen gösterebileceği bir davranış biçimi olmayabilir, belli bir süreç gerekebilir. Diğer yandan, düşman bir kişiden sıcak bir dost yaratmanın yolları da gösterilmiştir:  sabır, hoşgörü, özveri ve direnme gibi kavramları içselleştirebilmek ve yaşamın bir parçası haline getirebilmek! Bu istek; “İşte onlara direnç göstermelerinden dolayı ödülleri iki kat verilir; onlar kötülüğü iyilikle savarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan da verirler.” (Kasas/Öykü,54) şeklinde ifade edilir. Ancak bu ve benzer ifadeler, kişinin bireysel haklarıyla ilgilidir, kamunun haklarını kapsamaz çünkü orada kul hakkı söz konusu olacaktır. Ayrıca, bir kişinin cahillik nedeniyle kötülüğe yönelmesi, iyiliği sürdürmemize engel olmamalıdır. Bu, “Onlar, senden, iyilikten önce kötülüğü acele istiyorlar.” (Ra’d/Gök Gürültüsü,6) cümlesiyle verilir. “İyi davrananlara en güzel olan ve bir de artısı vardır.” (Yunus,26) ifadesiyle de iyiliğin sürekli kılınabilmesi istenir. Bunun için de sadece düzen koyucu hukuk kuralları ile yetinilmemeli, yakın çevreden başlayarak “iyilik” için sürdürülebilir adımlar da atılmalıdır. Durgun su yüzeyine atılan taşlar gibi dalga hareketi yaratacak olan bu adımların, zaman içinde toplumda yayıldığı ve kötülüğü savmada etken oldukları görülecektir.

Fussilet / Ayrıntı, 46
“Kim yararlı iş işlerse kendi yararınadır,  kim de kötülük işlerse kendi zararınadır. Rabbin kullara karşı asla haksızlık yapmaz.”

İnsanın, akıl ve karar verme gücüne sahip olduğunu gösteren bu ifadeler, yoruma gerek duyulmayacak kadar açıktır. “Yararlı ve doğru iş” evrensel bir kuraldır ve muhatabı insandır. İçinde yaşadığımız aile, toplum ve doğaya karşı sorumlu hissetmek, barış ve uzlaşma için bilgiyle ve samimiyetle çaba göstermek, “yararlı iş işlemek” tir. Aksi ise, “kötülük işlemek” tir. Kur’an; “Kim iyi bir işe aracı olursa, kendisine ondan eşit bir pay vardır. Kim de kötü bir şeye aracılık yaparsa, kendisine ondan bir benzeri vardır.” (Nisa/Kadınlar,85) ifadesiyle de aynı konuya farklı yönden bir gönderme yapar. İyiye aracılık eşitlikle, kötüye aracılık ise benzerlikle karşılık bulmaktadır. “Ne ekersen onu biçersin!” atasözünün de açıklıkla anlattığı bu davranış biçiminden temelde etkilenen ise yine insanın kendisi olmaktadır: “İyi davranırsanız, kendinize iyi davranmış olursunuz; eğer kötü davranırsanız kendinize olur.” (İsra/Gece Yolculuğu,7) Görüldüğü gibi her fırsatta vurgulanan temel düşünce, insanın hür iradesiyle hareket etmesi gerektiğidir. Kur’an, “Doğrusu, Allah zerre kadar haksızlık yapmaz.” (Nisa/ Kadınlar,40) derken atılan bir adımın sonucunun olumlu ya da olumsuz olmasının sebebini de yine kişinin kendisine yükler. Çünkü; “Herkesin kazandığı sadece kendisinedir. Sorumluluk taşıyan kimse başkasının sorumluluğunu taşımaz.” (En’am/ Sığırlar,164) Hür iradesine sahip çıkarak iş ve değer üreten bireylerin oluşturduğu toplum çağın önünde gidecektir.

Şûra / Danışma, 30
“Başınıza gelen herhangi bir yıkım  ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür…”

Kur’an’a göre, insanın yaşamındaki olumsuzlukların, mutsuzlukların, huzursuzlukların nedeni insanın kendisidir yani insanın yaşamı; acı, sıkıntı, zorluk içeriyorsa, bunda en büyük pay sahibi kendisidir. Olumsuzlukların, kötülüklerin sorumlusu Allah değil; aklını ve hür iradesini kullanmaktan kaçınan insandır. “Doğrusu, Allah insanlara hiç zulmetmez. Ancak insanlar kendilerine zulmederler.” (Yunus,44) ve “Allah onlara zulmetmedi, ama onlar kendilerine zulmettiler.” (Al-i İmran/İmran Ailesi,117) ifadeleri açıktır. Ergenlik çağına ulaşan insanın, sorumluluğunun da başladığını belirten Kur’an bunu; “Ve ergenlik çağına gelip olgunlaşınca, ona bilgelik ve ilim verdik.” (Kasas /Öykü,14) şeklinde ifade eder. Gelişim süreci ve olgunluk durumu; “…ergenlik çağına erince ve kırk yaşına varınca…” (Ahkâf/Kum Tepeleri,15) sözleriyle anlatılan insanın, aklını ve hür iradesini kullanmamaktaki ısrarı ise düşündürücüdür. İnsan, neden olup biteni sorgulamak yerine başkalarına teslim olma kolaycılığına kaçar? Olumsuzluk, insanı olgunlaştırmak için mi vardır? Kur’an ise uyarmayı sürdürür: “O, akıllarını kullanmayanlar üzerine kötülükçülük var eder.” (Yunus,100) Aklı kullanmanın insan için önemine değinen bu ifade, “kim ne eder kendine eder” misali, evrenin ruhsal ya da fiziksel yasaları dikkate alınmadığında ya da görmezden gelindiğinde de nasıl bir dünya içinde kalınacağına işaret eder. Her ne kadar dünyadaki yaşamın eşit şartlarda başlamadığı, sürmediği ve sonlanmadığı sorgulansa da; insandan ısrarla istenen, aklını işleterek ve hür iradesini kullanarak yaşamını sürdürmesidir.

Nahl / Bal Arısı, 68-69
“Rabbin bal arısına vahyetti:
‘Dağlarda, ağaçlarda ve kurulmuş kovanlarda yuvalar edin. Sonra her türlü üründen ye de Rabbinin işlek olan yollarından yürü.’ Karınlarından, insanlara şifa olan türlü türlü renkte içecek çıkar. Doğrusu, düşünen ulusa  bunda bir ders vardır.”

Doğanın “mucize” olduğunu sıklıkla vurgulayan Kur’an, “bal arısına vahyetti” ifadesiyle arının varlık nedenine, özüne yerleştirilen ve içgüdü olarak tanımlanan bilgiye dikkat çeker. Bal arısının, insan yaşamının devamı için önemi bilinmektedir. Beslenmek için gerekli denebilecek yüz bitki türünün dörtte üçü arıların sağladığı tozlaşma nedeniyle elde edilir. Arı; yaşam döngüsüyle, sindirim sistemiyle, iletişim tekniğiyle âdeta iş yapıp değer üreten ve dünyayı dolaşan bir sanat ustasıdır. Kur’an, bazı hayvanları da benzetme ve örnekleme için kullanır. Bunlar: imkansızlığın ölçüsü deve; küçük ancak örnek olarak önemsenen sivrisinek; ulaşım ve süs için at/katır; puta tapmanın simgesi buzağı; beslenme için inek, koyun ve keçi; sihir ustası yılan; bilimin değersizleştirilmesi ve yüksek sesin çirkinliği için eşek; ibret aracı olarak balık; zorunluluk olduğunda yenebilen domuz; vahşi doğa için kurt; putların acizliğini anlatan sinek; rızık olarak bıldırcın; uyarı, bela ve musibet olarak gönderilen çekirge, bit, kımıl ve kurbağa; Allah’ın dışında veli edinenin durumunu anlatan örümcek; ölü gömmeyi gösteren karga; mahşere gidişi anlatan kelebek; gücün simgesi fil; Tanrı yasağına uyulmaması durumunda maymun; gerçek değer olan aslan; burnunun dikine gidenlerin simgesi olan köpek; doğadaki iletişim için karınca ve haberci hüdhüd kuşudur.

Rum / Bizans, 30
“Gerçeğe yönelerek, Allah’ın  insanları üzerinde yarattığı doğa dinine yüzünü çevir.
Zira Allah’ın yaratışında değişme yoktur.  İşte, dosdoğru din budur, ancak insanların çoğu bilmezler.”

“Doğa dini”, Yaratan’ın, insanları üzerinde yarattığı varlık yapısının dinidir.  Katıksız olan bu din, eskimez ve aşınmazdır. İnsan, aracısız olarak ve yalnız Allah’a yöneldiğinde bu dinin sınırı korunmuş olur. “İnsanların çoğu bilmezler” ifadesi ise bu sınırın korunmadığını dolaylı olarak göstermektedir. Dinin temel kaynağı sıklıkla; “Allah’la beraber başkasını tanrı kılmayın…” (Zâriyat/Serpenler,51) ifadelerine yer verse de bugün din, Allah’ı temsil ettiğini söyleyen “efendi” lere teslim edilmiştir. Kur’an bu durumu; “Allah’tan başka veliler edinenlerin durumu, kendine yuva yapan dişi örümceğin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı ise doğrusu dişi örümceğin yuvasıdır. Keşke bilseler!” (Ankebut/Dişi Örümcek,41) şeklinde ifade eder. Benzer şekilde; Kur’an’la çelişen, değişik yargı, ilke ve hurafelerle türetilmiş sayısız kitabın, dinin kaynağı olarak sunulduğu da bilinmektedir. Kur’an’ın; “Eğer, Bizim adımıza, ona bazı sözler katmış olsaydı, andolsun Biz onu kuvvetle yakalardık, sonra, andolsun onun şah damarını keserdik.” (Hakka/Kaçınılmaz Gerçek,44-46) uyarısına rağmen, Hz. Muhammed’in vefatının ardından, onun adına binlerce söz uydurmakta bir sakınca görülmemiştir. Emrolunduğu gibi dosdoğru yürüyen Hz. Peygamber’in şu yakarışı ise dünün ve bugünün İslam anlayışını anlatan en doğru ve açık ifadedir: “Elçi, ‘Ey Rabbim! Doğrusu, ulusum bu Kur’an’ı umursamadı.’ der.” (Furkan/Ölçüt,30)

Ra’d / Gök Gürültüsü, 11
“Doğrusu, bir ulus kendini değiştirmedikçe,  Allah da onların durumunu değiştirmez.”

Toplumda olumsuzluklar arttığında umut azalır, endişe, korku ve öğrenilmiş çaresizlik artar. Kur’an bu duruma; “De ki: ‘Kötü şeylerin çokluğu seni şaşırtsa da kötü ile iyi eşit olamaz.” (Maide/Sofra,100) ifadesiyle karşı çıkar ve “iyi” için çalışılmasını öğütler. “Şer” yani “kötü” asla durmayacaktır. Burada önemli olan, bireylerin ve toplumun, şer ittifaklarının ya da odaklarının karşısında sergileyecekleri duruştur. Bu duruş “iyi” üzerinden yürümelidir. İnsandan istenen umutsuzluğa kapılmak değil, “iyi” adına değişimi başlatmak, kaderciliğe karşı çıkarak sonuç getirecek adımlar atmaktır. İnsanları; aklını işletmekten yoksun bırakan, hür iradelerini engelleyen, hak duygusunu zedeleyen ve bütün sorumluluğu da Yaratıcı’ ya yükleyen “kadercilik” aldatmacasını Kur’an kabul etmez. Çağlar boyunca, evren ve insan kitabını çok iyi okumayı başaranlar kaderciliği kaldırıp atmış, insan azim ve kararının gereğini yaparak aydınlığa, iyilik ve güzelliğe çağırmışlardır. Mustafa Kemal Atatürk de bu toprakların ve dünyanın sayılı büyük aydınlarından biri olarak, “ulus kendini değiştirmedikçe” ifadesine şöyle açıklık getirmiştir: “İnsanlar ve insanlardan meydana gelen topluluklar her şeyden evvel bütün bireyleriyle doğru bir düşünüş biçimine sahip olmalıdırlar. Düşünüş biçimi zayıf, çürük, hasta olan bir toplumun bütün çalışması boşadır.” (Atatürk’ün S.D.II, s.138) Hür irade sahibi, aklını işleten, bilimsel eğitime yönelen, halkla bağ kuran, emeğe saygılı, doğa emanetini koruyan bireylerin oluşturacağı bir toplumda hemen olmasa bile iyiye ve güzele doğru değişim başlayacaktır.

Bakara / Düve, 256
 “Dinde zorlama yoktur.”

Zorlama ya da baskının sözlük anlamı, hak ve özgürlükleri kısıtlayarak zor altında bulundurma durumudur. İnsanı sevmediği, istemediği ya da inanmadığı bir şey için zorlamak insan hakkı ihlali olacağı gibi yaşamın dengesini de zedeler. “Allah’ın insanları üzerinde yarattığı doğa dini” baskı gördüğünde ortadan çekilir. İşte tam da bu nedenledir ki, “Dinde zorlama yoktur.” Çünkü din adına zorlamanın olduğu toplumlarda riyanın önü açılır, Allah’tan başkalarına tapınma başlar ve her türlü baskı ve şiddet de artar. Allah, kendi seçtiği ve peygamberlik verdiği Hz. Muhammed’in görev tanımını; “Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bilmez.” (Sebe,28) şeklinde verirken, yarattığı insanı da “Biz herkesi ancak gücü oranında yükümlü tutarız.” (Müminun/İnananlar, 62) diye yüreklendirir. Zorlama, insanın yaradılışına aykırı bir tutumdur. Anayasa’da; “kimse… dinî inanç ve kanaatleri açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz” (m.24/3) cümlesiyle de inanç hürriyetine ek güvence getirilmiştir. Atatürk, “Din gerekli bir kurumdur… Yalnız şurası var ki, din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır.” der. İşte bu bağlılık, ancak baskı görmediğinde iyiye ve güzele yönelebilir. Seçim; her zamanki gibi algılama, kavrama ve fark etme yetisini kullanabilen insana bırakılmıştır. İnsan; ya doğasının gereğini yaparak hür iradesiyle baskılara karşı çıkacak ve aydınlığı yakalayacak ya da “firavunluk” la özdeşleşen baskıya boyun eğerek karanlıkta kalacaktır.

Al-i İmran / İmran Ailesi, 92
“Sevdiğiniz şeylerden vermedikçe iyiliğe erişemezsiniz.”

Elmalılı Hamdi Yazır’a göre dinin özünü oluşturan iki ana ögeden biri “Allah’ı birlemek” diğeri de “hayra ulaşmak” tır. “Allah’ı birlemek” kadar önemsenen “hayra ulaşmak” ancak karşılık beklemeden yapılan iyilikle ve yardımla olabilir. Benlik duygusundan sıyrılarak duyarlı ve paylaşımcı olmaya çalışan, sevdiği şeylerden ve ihtiyaçtan fazlasını verebilen, Kur’an’ın ifadesiyle “infak” edebilen insan, iyilik ve güzelliğe ulaşabilen insandır.   Paylaşılanın niteliği ile ilgili olarak ifade edilen: “Gözünüzü yummadan alamayacak olduğunuz pis şeyleri iyilik olarak vermeye kalkmayın.” (Bakara/Düve,267) sözünün gereğini yerine getirebilenler ise insan onuruna saygı duyanlardır. İyilik yaparken, güdülen amaç ya da niyetin nasıl olması gerektiği; “Ve yaptığın iyiliğin daha çoğunu umarak yapma.” (Müddessir/Bürünen,6) cümlesiyle vurgulanır. Paylaşım ve iyilik yapmanın amacı çıkar sağlamak olmamalı; tek değer ölçüsü Allah’ın hoşnutluğu olmalıdır. Zaten esas kazanç da budur: “Verdiğiniz iyi şeyler kendinizedir. Aslında Allah’ın rızasını elde etmek için verirsiniz. Yaptığınız her türlü iyilik, haksızlığa uğratılmaksızın size ödenir.” (Bakara /Düve,272) Ne var ki günümüzde, “Allah rızası” nın anlamı sıradanlaştırılmış ve bu kavram, içi boşaltılarak her türlü istek için âdeta anahtar bir ifade haline getirilmiştir. Oysaki amaç, sadece Allah’ın hoşnutluğunu gözetmek olmalıdır. Kur’an, bu ulaşılması istenen asıl amacı şöyle örnekleme yaparak verir: “Allah’ın rızasını elde etmek ve gönüllerini    pekiştirmek için mallarını verenlerin durumu, yüksekçe bir tepede bulunan, bol yağmur aldığında ürünlerini iki kat veren ve bol yağmur yağmasa bile çisenti alan bir bahçeye benzer.”  (Bakara/Düve,265)

Al-i İmran / İmran Ailesi, 104
“Sizler iyiye çağıran, uygun olanı emreden ve  kötülüğü yasaklayan bir toplum olun.  İşte onlar başarıya ulaşanlardır.”

Bir toplumun, bulunduğu çizgiden daha yukarıya ulaşabilmesinin yolu; iyiye çağırmak, uygun kuralları koymak ve kötülüğü yasaklamak olarak verilir. Yöneticiler uygun kuralları koymakla, bireyler de toplumu aydınlatmakla sorumludurlar. Bu sorumluluğun en yücesini, “Ey bürünen! Kalk da uyar.” (Müddessir/Bürünen,1-2) buyruğu ile alan ve daha öncesinde de Meryemoğlu İsa’nın, kendisini toplumuna Allah’ın elçisi olarak tanıtırken açıkladığı ve “…benden sonra gelecek ve adı Ahmet olacak bir elçi” (Saf/Sıra,6) sözleriyle müjdelediği Muhammed Mustafa’dır. Övgü ve esenlik, üzerine olsun…  İnsanın, topluma karşı sorumluluğu, “Her birinin yöneldiği bir yön vardır. Ancak, siz iyi işlerde yarışın.” (Bakara/ Düve,148) şeklinde pekiştirilir. “Her biri iyilerden olan” (En’am/ Sığırlar,85), “güçlü ve anlayışlı, yurdu özenle düşünen, seçkin, iyi kimseler” (Sâd,45-46), “sözünde doğru biri” (Meryem,54), “bilgin, koruyucu” (Yusuf,55) gibi sıfatlarla bezenmiş tüm peygamberler de doğru olana çağırmışlar ve “… iyi olanı buyurup kötülüğü yasakla, başına gelene karşı dayanıklı ol…” (Lokman,17) ifadesinde de yer bulduğu gibi direnmenin önemine dikkat çekmişlerdir. Bu ülkenin kurtuluş destanının belgesi olan Nutuk’ta; “İnsan doğasını ve gerçeği bilenler, elinden geldiği kadar, bağlı olduğu milleti aydınlatıp doğru yolu göstererek, onlara, kurtuluş hedefine yürümekte rehberlik yapmayı en büyük insanlık görevi bilmelidirler.” diyen Mustafa Kemal Atatürk de bireyin aydınlatma, doğru yolu gösterme sorumluluğuna değinmiştir. 

Nisa / Kadınlar, 58
“Doğrusu, Allah size, işleri ehil olana vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adaletle hüküm vermenizi emreder.”

Toplumun yönetenlerine ve yönetilenlerine çok açık bir çağrıdır bu. İşi ehline vermek deyimi; yapılacak olan işi herhangi bir kişiye değil, konusunda en iyi olana vermek anlamındadır. Yönetilenden istenen, iş yapması için emaneti vereceği kişi ya da kişilerin ehil olması konusunda titiz davranıp doğru olanı belirlemesi; yönetenden istenen ise ahlaklı olması, verilen emanete sahip çıkması ve hukukun üstünlüğünü koruyarak adaletle hükmetmesidir. Mutlu ve gelişmiş bir toplumun temeli ancak adaletle atılabilir ve toplum, adalet korunduğu sürece ayakta kalabilir.  Ancak bir toplumda yönetenler yol olarak adam kayırma ve yandaşlık üzerinden yürürlerse, üretilen değerler hakça paylaşılmazsa ve zenginlikler çıkar odakları arasında yani hep aynı eller arasında dönüp durursa toplumdaki dengeler bozulmaya başlar. Bu durumda da önce ahlak çöker; yozlaşma ve yoksulluk artar. Kur’an, “insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman” ifadesiyle de bireyle adalet ilişkisine dikkat çeker ve bunu en geniş anlamda şöyle verir: “Kendinizin, ana babanızın ve en yakınlarınızın aleyhinde de olsa, zengin veya fakir de olsa… Allah için tanıklık ederek denkserliği ayakta tutun. Adil olmanız için, heveslerinize uymayın.” (Nisa/Kadınlar,135) Diğer yandan, on dört asır öncesinin çöl ticaretine, “…borçlandığınız zaman, onu yazın. Aranızda bir yazıcı onu adaletle yazsın… velisi adaletle yazdırsın” (Bakara/Düve,282) ifadeleriyle değinen bir kitabı, “unutmak” şartına bağlı bir tanıklık üzerinden kadın-erkek eşitsizliğine örnek göstermek ve bunu dile dolamak gerçek adaletsizliktir. “Doğrusu, O, haksızlık edenleri sevmez.” (Şûra/Danışma,40)

Saf / Sıra, 2-3
“Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında  ne kadar büyük öfkedir.”

Bir kişilik zayıflığı belirtisi, söz ve eylem uyuşmazlığıdır “yapılmayacak olanın söylenmesi”. Kişinin, yapmadığını yapmış gibi göstermesine ya da söz ve eyleminde tutarlı olmamasına, bir dinsel metinde neden dikkat çekilir? Şu nedenle ki, böyle davranmayı huy edinmiş kişi ya da kişiler uyarılmaz ya da kınanmazlarsa ikiyüzlülük yayılmaya başlar ve sonuçta riya, topluma egemen olur. Özellikle siyaset kurumu içinde olup da riyaya bulaşanlarda bu durum, sıradan hale gelir. Ancak Kur’an; “Ve Allah gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir.” (Nahl/Bal Arısı, 19) diye uyarır. Diğer yandan gerçekler topluma gerektiği gibi anlatılmazsa ve riyanın egemenliği de her türlü çıkar için onaylanırsa, toplumda mutluluk ve fayda getirecek hiçbir değer üretilemez. Siyaset kurumları yozlaşır, yönetimler karanlıkta kalır. “Allah için” olması gereken ibadet gösterişe döner; din, oyun ve eğlence haline gelir. Adaletin gözündeki bağ çözülür, tarafsızlığını yitirir. Emek, haksız kazanca boyun eğdirilir ve sonuçta toplum yönetilemez olur. Ancak riyanın yakıcı ve yıkıcı gücüne karşı umut korunmalıdır. Umudun kalıcı bir değer, riyanın da bulaşıcı ancak köksüz bir aldatmaca olduğu şu benzetmeyle verilir: “Allah’ın, hoş bir sözü, gövdesi sağlam, dalları gökte hoş bir ağaca nasıl benzettiğini görmedin mi? O ağaç, Rabbinin bilgisine göre her an meyvelerini verir. Hatırlayıp anlarlar diye, Allah insanlara böyle örnekler verir. Kötü bir söz, yerden koparılmış, yerinde duramayan kötü bir ağaca benzer.” (İbrahim 24-26)

Maide / Sofra, 8
“Bir ulusa olan düşmanlık adaletli olmanızı engellemesin. Adaletli olun; bu, saygın olmaya daha çok yaraşır.”

Adaletin kelime anlamı; yasalarla sahip olunan hakların herkes tarafından kullanılmasının sağlanması ve hakkı gözetmedir. Ancak hak ve adaleti esas almayan yasalar nedeniyle adaletin temelindeki eşit davranma ilkesi yaralıdır. “Eşit davranma” çağrılarının önemsenmemesi nedeniyle de adalet her zaman zulme yenik düşmüştür. Bu bağlamda yayılmacılık nedeniyle dünya tarihi; savaşların, kıyımların ve cinayetlerin tarihi olmuştur. Tek istisna vatan savunmasıdır ve Atatürk bu durumu, “Lakin millet hayatı tehlikeye uğramadıkça savaş bir cinayettir.” sözüyle ifade etmiştir. İstiklal Harbi’miz bunun en büyük örneği olmuş, insanımız büyük acılar çekmiş ve evlatlarımız şehit düşmüştür. Diğer yandan, düşmanlık ve adalet gibi iki zıt kavram, hak korunduğunda saygınlığa dönüşür. Bu saygınlığa örnek olan Mustafa Kemal, esir generalleri ayakta karşılayıp “Artık bizim misafirimizsiniz!” diyebilmiş, düşman Anzak askerleri için “Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz.” ifadesini kullanabilmiştir. Atatürk, “Yurtta sulh cihanda sulh!” çağrısı ile de tüm dünyaya yol göstermiştir. Günümüz dünyasında; “bir ulusa olan düşmanlık” ifadesine; mülteci dramı, kadın cinayetleri, çocuk istismarları, ölüm oruçları, özgürlüklerin kısıtlanması, vs. konularını da katmak mümkündür. Bütün bunların temelinde şu vardır da diyebiliriz: Adalet duygusundan uzak yetiştirilen ve “Heveslerini tanrı edineni gördün mü?” (Câsiye/Diz Üstü Çökenler,23) ifadesindeki insanın bir diğer insana düşmanlığı…

Tövbe / Pişmanlık, 119
“Allah’a saygılı olun ve doğru sözlülerle beraber bulunun.”

Kur’an’a göre Allah’a saygılı olmak, tanrısal iradeye ters düşmemek için çaba göstermek ve sakınmaktır ve bunu sağlamak da doğrulukla olur. Doğruluk ise özü-sözü bir olmak, dürüst davranmaktır. Dürüstlük çok kapsamlı bir ahlak terimidir. “Dosdoğru” (Meryem,41) ifadesini peygamberler için kullanan Kur’an, insanın bunu örnek almasını ister. Şöyle ki; insanın niyeti doğru olmalı, söylediği söz gerçeği yansıtmalıdır. İnsan inandığı değerlere bağlı kalabilmeli, samimiyeti koruyabilmeli, verdiği sözü yerine getirebilmeli ve bütün bunları, iradesini kullanarak da gösterebilmelidir. Karar aşamasındaki insan ise çok yönlü düşünmeli, deyim yerindeyse, ince eleyip sık dokumalı ve ardından da doğru bildiği yolda ödün vermeden yürümelidir. Kur’an’ın dürüstlük konusunda yaptığı bir uyarı da burada önemlidir: “Dürüst hareket edin. Bilmeyenlerin yoluna asla uymayın!” (Yunus,89) Bir iş veya oluş, iyi ve doğru niyetle de başlasa, bilmeyenlerin yoluna uyulduğunda, istenmeyen bir yöne evrilebilir. Kötüye gidişi durdurmak ya da buradan geri dönebilmek için çabalamak da doğruluk için adım atmak olacaktır. Aynı konuda benzer bir uyarı da, “İyilik yapmakta ve saygın olmakta yardımlaşın. Günah işlemekte ve düşmanlık yapmakta yardımlaşmayın. (Maide/Sofra,2) şeklindedir. Yaratıcı, dürüstlük konusunda, insanla arasında bağ kurulmasını da ister: “Ve de ki: ‘Rabbim! Girilecek yere dürüstlükle girmemi sağla, çıkılacak yerden dürüstlükle çıkmamı sağla. Katından bana yardımcı bir yetki ver.” (İsra/Gece Yolculuğu,80) Sonuç olarak; Kur’an, “Ancak, Allah dileyeni doğru yola getirir.” (Bakara/Düve,272) diyerek iş ve oluşun temelini insanın hür iradesine bağlar. “Yaratanların en güzeli olan Allah ne uludur.” (Müminun/İnananlar,14) diyebilen insandan öncelikle beklenen, “Bağımsızlık benim karakterimdir.” diyebilmesidir.

 

“Bunlar Kur’an’ı,  iyiden iyiye düşünmezler mi? Yoksa gönülleri kilitli midir?”
(Muhammed,24)

 

OYUNCAKKUTUSU-2020
Bu çalışmanın bütün hakları saklıdır. Yayınevinden yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen alıntı yapılamaz, hiçbir şekilde kopya edilemez, çoğaltılamaz ve yayımlanamaz.