Özgür ruhun “uykusu” ve “kaçış” ları


Mustafa Kemal Atatürk’ün, uykuyu hiçbir zaman sevmediği biliniyor. Henüz Harp Okulu’ndayken bile, ülke sorunları üzerinde yoğun düşüncelere dalar ve arkadaşları uykudayken O’nun gözleri sabahlara kadar açıktır.* 

Atatürk, bir gün Başyaver Cevat Abbas Gürer’e şöyle der: “Hayat pek kısa. Çocukluk ve mektep, hayatın bir kısmını alıp götürüyor. Geriye kalanını da uyku yarıya indiriyor. Uykusuzluğu giderecek ve vücuda gerekli dinlenme gıdasını verecek komprimeler icat olsa ne iyi olurdu…”

Çanakkale’den beri yaverliğini yapan Gürer; “Atatürk’ün uyanık geçirdiği zamanla uykuda geçirdiği müddet karşılaştırılamayacak kadar farklıdır…” der hatıralarında.

“Kendi kendinin polisi olan Atatürk”, savaş zamanlarında olduğu gibi devlet işlerinin yürütülmesinde de yapılan çalışmaların “gece veya gündüzün her saatinde kendisine sunulmasını” ister. Hastalandığı dönemler dışında uykunun dostu değildir; “sabah güneşini görmeden yatağına girmez.”

Atatürk; yurt sorunlarının görüşüldüğü, edebî sohbetlerin yapıldığı, bilgi sahibi ve donanımlı kişilerin yer aldığı, “her birinin içinde bir tarih yaprağının yaşandığı” ve uzun saatler süren sofralarında da davetlileri yakından inceler; tahammüllerinin tükendiğini gözlerinden anlayınca, onlara tuzlu leblebi veya şamfıstığı vererek uykularını açmaya çalışır, kendisine yakın bildiklerini de yüzlerini yıkamaya gönderir. Diğer yandan; davetliler arasında hükümetin ileri gelenleri varsa, diledikleri zaman sofradan ayrılabileceklerini kendilerine önceden söyler; onlar ertesi gün işbaşında olacaklardır. Ayrıca, sarhoşluktan hiç hoşlanmaz, alkolün etkisinde kalanların, sofrasından ayrılmalarına hemen izin verir.

Savaş sahasında ve muharebe sürerken kesinlikle uyumayan Gazi Mustafa Kemal, “sakin geçen siper muharebeleri esnasında bile gayet tetikte yatmak kaydıyla seyyar karyolasına uzanır, denebilir ki bir gözü açık, bir gözü kapalı” uyur.

Cevat Abbas Gürer’in notlarına göre, Kafkas Cephesi Buğlan Gidiği (Bingöl) muharebelerine yetişmek isteyen Mustafa Kemal, “otuz altı saat hayvandan inmeden cebri yürüyüş yapmış” ve “muharebe cephesinin emir ve kumandasını eline almıştır.” Düşmanın tehlikeli taarruzlarına karşılık üç gün üç geceyi uyumadan geçirmiştir. Gürer hatıralarındaki bu bölümü şu cümleyle sonlandırır: “19 Mayıs gününün doğan güneşiyle Samsun’a ayak basan Atatürk, Lozan Barışı’nın imzalanmasına kadar gece uykusu görmedi.”

Nutuk için çalışmalar yapıldığı günlerde Çankaya Köşkü’nde bulunan İzmit Milletvekili Süreyya Yiğit de Atatürk’ün kırk sekiz saat hiç gözünü kırpmadan yazı dikte ettirdiğini söylemiştir.

Uykuda geçen saatleri büyük kayıp olarak gören Mustafa Kemal Atatürk, “Yirmi dört saatlik hayatını hiçbir zaman bir programa sığdıramamıştır.” Yaradılışı da buna engeldir. Savaş zamanlarında ani karar ve uygulamalarıyla bilinen Gazi, Çankaya ve Dolmabahçe’de geçen günlerinde de halkın arasına katılmak için belli bir programı takip etmemek için direnmiştir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, Dolmabahçe Sarayı’ndan gizlice ayrılıp halkın arasına karıştığına dair birçok anekdot yakın çevresi tarafından kaleme alınmış ve Türk milletine aktarılmıştır. Kimi zaman, üzerinde sade bir gömlek ve pantolonla Saray’ın kapısından çıkar ve kaş göz arasında bir taksiye atlayarak bir müddet kaybolur, kimi zaman da herkes yattıktan sonra Saray’dan ayrılıp bilinmeyen bir semte gider.

Bu kaçışlardan birinde, Beşiktaş’taki bir sabahçı kahvesine gidip kahve söyler. Ocakçı kendisini tanır ve kahvedeki balıkçılara Atatürk’ün orada olduğunu haber verir. Etrafında toplanan balıkçılarla kaynaşan ve onlara kahve ısmarlayan Atatürk, kimseye haber vermemelerini öğütler ve geceyi onlarla birlikte geçirmeyi teklif eder. Hep birlikte Kireçburnu Gazinosu’na giderler. Vali, pür telaş içinde aradığı Atatürk’ü, sabaha karşı bu gazinoda balıkçılarla omuz omuza vermiş, Kasap Havası oynarken bulacaktır.

Yine bir gece Saray’dan gizlice ayrılır, bir taksiye atlayarak Anadolu sahiline geçer. O sırada bir grup Askeri Lise öğrencisi, Beykoz’a doğru gece yürüyüşü yapmaktadır. Otomobilin içinde tek başına oturan Atatürk’ü görünce çok şaşırırlar. Atatürk araçtan iner ve “Haydi gelin şöyle bir kenarda oturalım der.” Atatürk’ün yere çökmesiyle öğrenciler etrafını sarar ve askerî bir konuyu tartışmaya başlarlar. Atatürk’ün şakağında ince bir kan sızıntısı vardır. Bir öğrenci mendiliyle siler. Atatürk, “Merak etmeyin önemsiz bir şey, kaçarken oldu!” diyecektir. Ancak aradan henüz beş dakika geçmemiştir ki, motor gürültüleri duyulur. Atatürk sohbeti yarıda keser ve şöyle der: “Eyvah, geliyorlar! Yakalandım. Bu gece tek başıma şöyle bir dolaşayım dedim. Fakat beni yine buldular. Anlaşılan yine yalnız kalamayacağım.”
***
Kanlı savaş meydanlarında yitip giden gençlik yılları… Dağılan bir imparatorluktan bağımsız bir Türk Devleti yaratmak… Yazarak, konuşarak, belgelendirerek asırlar sonrasına bile yol göstermek… Milletinin sinesini, sığınabilecek en büyük yer olarak gören Gazi Mustafa Kemal Atatürk için sarayların, köşklerin ne değeri olabilirdi ki?

Atatürk, gerçek bir özgürlük savaşçısıdır; milleti için mücadele etmiş ve hayatını milletine adamıştır. Türk milleti elbette bu özgürlüğü takip edecek; kendini saraylarda saklayanların, binlerce aracın oluşturduğu konvoylarda saklambaç oynayanların ya da koruma orduları içinde görünmez olanların yolunda asla olmayacaktır.

Canan Murtezaoğlu

 

Dinlemek için tıklayın

 

Yararlanılan Kaynaklar:
*“Sabahlara kadar gözüm açıktır” başlıklı yazımıza bakılabilir.
Cemal Granda, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, s. 69, 85-86
Cevat Abbas Gürer; Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer, s. 367-369