“Çölde bir nehir gibi patlayan Kemalist dönem”


New York’taki Türkevi açılışının yankıları çok yönlü sürüyor. Bazı gazeteciler; neden açılışta ABD’de yaşayan Nobel Kimya ödüllü Aziz Sancar yoktu diye yazdılar ve bunun nedeni acaba Sancar’ın; “Nobel ödülünü Atatürk ve Cumhuriyet sayesinde kazandım, rol modelim Atatürk’tür, vefa borcumu ödemek üzere bu ödülümü Atatürk’e ve Cumhuriyet’i kuranlara armağan ediyorum.” sözleri mi oldu, diye sorguladılar. Üstelik, ABD Ulusal Bilimler Akademisi’ne seçilen ilk Amerikalı Türk unvanının sahibi Aziz Sancar, ABD’de okuyan Türk öğrencilere yardım etmek amacıyla bir vakıf kurmuş ve “Carolina Türk Evi” adlı bir öğrenci misafirhanesi de açmıştı.

Türkevi açılışında ABD’de yaşayan ve adları bilim dünyasında yer alan diğer Türk bilim insanlarından da kimse yoktu. Bu konuda da yazıldı, çizildi. Biz de vatandaş okuması yaparak, neden Devlet’imizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün adı anılmadı diye sorduk.*

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı binanın açılışı için yanına “karides-midye-günaydın” yorumları ile dillere düşen “ağzı dualı”  Diyanet İşleri Başkanı’nı almıştı. Türkiye’nin Cumhurbaşkanı, “Cumhuriyetimizin 100. kuruluş yıl dönümü olan 2023’e giden süreçte Türkevi binamız, uluslararası toplumdaki yerimizin de bir yansıması olacaktır.” sözleri ile de beklenen kerameti, bir bina ile özdeşleştirmeyi uygun görmüştü.

Tekrar yazalım, sonuçta Türkevi, Devlet’imizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün adı dahi anılmadan açıldı. Bina’daki faaliyetlerin hangi zihniyete hizmet edeceği konusunda henüz bir fikrimiz yok ancak “Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir” atasözünde olduğu gibi, Türkevi binasında yapılacak faaliyetlerin bilimle, Cumhuriyet’in kurucu değerleri ile ilgili olacağını düşünmek için de bir sebebimiz yok.

Parlamenter rejim değiştirilerek bu Devlet’in kurucusunun yolundan tamamen ayrılmış olundu. Atatürk’ü anmamak, üstünü her vesile ile örtmeye çalışmak, yok saymak, mevcut iktidarın ve ona bağlı çevrelerin yolu-yöntemi oldu. Diğer yandan, 1938’den sonra işbaşına gelen hiçbir siyasi partinin Atatürk’e ve devrimlerine gerektiği gibi sahip çıkamadığı gerçeği de ortada. Şimdilerde ise, her ne kadar Taliban’ın sahneye çıkmasıyla eşzamanlılık gösterse de muhalefetin ağzından “Sağı-solu bırakalım, Atatürk’te birleşelim” sözlerini işitmeye başladık. Burada “muhalefet”  ifadesini, mevcut iktidarın yol ve yöntemini onaylamayanlar için kullanmaktayım.

Bütün bu gelişmeler olup biterken şu da bilinmelidir ki, bu ülkede hiçbir kuvvet Atatürk’ü gönüllerden, akıllardan silemez. Eşyanın tabiatına aykırı olan bu durum kimseye yarar da sağlamaz. Tam aksine, Atatürk’ün ilkeli duruşundan, yolundan, aklından ve de ulusallıktan uzaklaşıldığı oranda iç ve dış ilişkilerde zorluklar kaçınılmaz olur. Bu durumu anlatan en yakın örnek, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın ABD dönüşü Cuma namazı çıkışında söylediği sözlerdir. Şöyle demiştir Erdoğan: “Amerika’daki liderlerin hiçbiri ile böyle bir konum yaşamadım. Ama şu anda  maalesef böyle bir durumdayız ve Amerika’da bizim münasebetlerimiz, iki NATO  ülkesi olarak bu olmamalı.”

Diğer yandan “halkının çoğunluğu Müslüman” olarak tanımlanan bir ülkeyi yönetmek hiç kimseyi İslam’ın başı yapmaz. Bunlar, “Kur’an dışı” hayatlarıyla öne çıkan birtakım Arap yöneticilerin siyasi söylemleri, çıkar peşinde koşanların gevelemeleridir. Muhatabına artı kazandırmayan bu “büyüklenme” lere inanmak da yanlış olur. Bu ülkede siyaset yapanların öncelikle inanmaları gereken Çanakkale’de, Kurtuluş’un her aşamasında kanını döken şehitlerdir. İnanmaları gereken; kurucu değerlerdir, demokrasidir, insan haklarına saygıdır, bilim, fen ve sanatla yürümektir, laikliği ve hukuk devletini korumaktır.

Yazımızı; tarihçi İlber Ortaylı’nın, “Türkiye’nin Yakın Tarihi” adlı kitabından kısa bir alıntı ile tamamlayalım. “Değerlendiremediğimiz Miras” başlığı altında şöyle yazmış değerli bilim insanımız Ortaylı:

“1930’ların fakir, endüstrisiz, az nüfuslu ve tahılla beslenip incir, üzüm, tütün satarak geçinen Türkiye’sinin, gözlenen ve yorumlanan ikinci sınıf toplumlardan değil, birinciler arasında yer alma iddiasında olduğu görülür. Daha doğrusu bu iddia ve heyecan, Atatürk’e ve bir grup arkadaşına aitti. ‘Türk tarihini araştırmak’ diye adlandırılan faaliyet aslında yeryüzündeki insan toplumları arasında geniş bir coğrafyaya ayrılan bir kavmin tarihteki macerasını inceleme ve giderek dünya tarihinin bir yorumunu yapma isteğine dayanıyordu. Bu, saygın bir çabadır. Çağdaş Batı’nın ulaştığı en yüksek noktada bayağılaşması ve canavarlaşmasıyla kendi münevver evlatlarını boğazladığı bir dönemde; Sinolog, Hindolog, Mezopotamya tetkikleri uzmanları, Hititologlar, Rohde gibi eski Yunan-Roma öğretmenleri ve benzeri seçkinleri Türkiye’ye celbeden ruh, böyle bir iddiaya oturur. Dönemin Başvekâlet ve Hariciye Vekâleti binasından daha görkemli bir fakülte yapıldı. Dil Tarih’in mimarı ünlü Bruno Taut idi. Tahılla geçinen fakir Cumhuriyet, mesela Bizans araştırmaları için dışarıya öğrenci yollamıştı. Bugün bu dal Türkiye’de yok bile!

1947 yılının meşum üniversite olayları da gösterdi ki, Türkiye’de iktidar çevreleri Atatürk’ün bu büyük iddia ve heyecanını anlayamamıştır. Hâlâ da Türk akademi dünyası bu yolda topal adımlarla ilerlemektedir. Geçtiğimiz zaman içerisinde Türkiye mühendislikte, tıpta, sanayide büyük hamleler yapmış, cumhuriyet kurulduğu döneme göre çok ileride bir maddi kudrete sahip olmuştur. Ama kültürel alanda eski atılım ve heyecanın bulunmadığı ve bir zamanlar çölde bir nehir gibi patlayan Kemalist dönem kurumlarının hızının kesildiği açıktır. Bu nehrin buharlaşıp yok olmasını istemiyorsak bütün akademik politikalarımızı değiştirmek ve yeryüzünün kültür ulusları arasında yer almak zorundayız. Bir üniversitede mühendislik bölümü kadar klasik dillerin, Hindistan, Ortadoğu ve Afrika araştırmalarının da önemli olduğunu anlamak gerekir. Ulusal tarih bilinci yerküreyi bilmekle oluşur.**

Kuruluş’taki zihniyet devrimi ülkemizde yeniden hayat bulmalıdır çünkü Cumhuriyet’e borcumuz var.

Canan Murtezaoğlu

 

Dinlemek için tıklayın


Yararlanılan Kaynaklar:
*“Atatürk’süz Türkevi Açılışı” adlı yazımız

**İlber Ortaylı; Türkiye’nin Yakın Tarihi, Kronik, s.238-239