Vatandaş Okuması

Bilgi ile büyüyelim, akıl ile yükselelim, beynimizi özgür kılalım!

Dinsel

“Sende ona ait şey yoktur ki anlatasın”


Sıradan bir vatandaş eline bir Kur’an meali/çevirisi aldığında ne okuyor?

Önceki Nebe suresinin cennet betimlemesinde yer alan ve Arap erkeğinin hayal dünyasına hitap eden bazı ifadeler nedeniyle, göklerden sunulduğu düşünülen ya da öyle kabul edilen vahyin neden bu konulara değindiğini ve bu tür ifadelerin amacının ne olabileceğini sormuştuk. Ayrıca şunu da sormuştuk: Acaba eskinin din adına konuşanları, bu gibi ifadeler nedeniyle mi halkın Kur’an’ı kendi dilinde okumasını ve anlamasını engellemiştir? Mekkî surelerle ilgili yaptığımız vatandaş okumamızın altmış ikincisindeyiz.

İbn Abbas-Kurayb rivayet zincirine göre yetmiş sekizinci sure “Nâziât” tır. (Çekip/Söküp Çıkaranlar) “Sâhire Suresi ve Tamme Suresi dahi denilir.” (Elmalılı)

Sure kıyamet anlatımıyla başlar ve bu; “şiddetle çekip çıkaranlara, usulcacık çekenlere, yüzüp yüzüp gidenlere, yarışıp geçenlere, derken bir iş çevirenlere” yeminiyle vurgulanır. Bu güç ve melekelerle donatılanların kim ya da ne olabilecekleri konusu açık değildir ve bazı çevirilerde de şu şekilde verilir: “Kuvvetle çekip çıkaranlara, coşkulu coşkulu yürüyenlere, süzülüp süzülüp geçenlere, yarıştıkça yarışanlara, buyruğu yürütenlere andolsun!”

Elmalılı, Nâziât kelimesinin beş fiil içerdiğini belirtmiş ve kullanılan fiillerin yapısı ve anlamlarına göre bunların melekler olabileceği yorumunu yapmıştır. Bunlar; çeke çeke can alan melekler, kâfirlerin canını alan azap melekleri, inananların ruhunu tutan rahmet melekleri, inkârcıların ruhlarını cehenneme, inananların ruhlarını cennete götüren meleklerdir!

Bu anlatım tarzını daha önce “Nefes nefese koştukça koşanlara ve kıvılcımlar saçanlara ve sabah sabah akın edenlere ve toz kaldıranlara ve onun ortasına birden dalanlara … Birbiri ardından gönderilenlere ve estikçe esenlere ve yaydıkça yayanlara ve ayırdıkça ayıranlara … Sıra sıra dizilenlere, sürdükçe sürenlere, art arda ananlara… O tozdurup savuranlara, derken bir ağırlık taşıyanlara, derken bir kolaylıkla akanlara, derken bir emir taksim edenlere…” gibi ifadelerle Âdiyât (Koşanlar), Mürselat (Gönderilenler), Saffat (Sıralananlar) ve Zâriyât (Serpenler) surelerinde gördüğümüzü hatırlatalım. Nâziât (Çekip Çıkaranlar) suresi bu grubu tamamlar niteliktedir.

Ardından, depremin sarsacağı, onu ikinci bir sarsıntının izleyeceği belirtilir. O gün yürekler titrer ve “onların gözleri yere dikilir” ve “biz, çukurda delik deşik kemikler olduğumuz zamanda mı geri döndürüleceğiz? Öyleyse bu zararına bir dönüştür,” derler. Kıyamet ise “bir tek haykırıştır. Bir de bakarsın hepsi meydandadır.”

İnkârcıların sözleri ve kıyamet tanımlaması da önceki anlatımların benzeri ve tekrarıdır.

Konu Musa-Firavun anlatımıyla değişir. Muhammed peygambere hitap edilir: “Musa’nın haberi sana geldi mi? Hani Rabbi ona kutsal vaadi Tuva’da seslenmişti: ‘Haydi, demişti, git Firavun’a, çünkü o çok azdı. De ki: İster misin arınasın? Seni Rabbinin yoluna ileteyim de ondan korkasın.”

Musa Firavun’a o büyük mucizeyi gösterir ancak Firavun yalanlar, karşı gelir. Koşarak dönüp giden Firavun adamlarını toplar ve bağırır: “Ben sizin en yüce Rabbinizim.”  Allah da onu “dünya ve ahiret azabıyla” yakalar. “Kuşkusuz bunda, saygı duyacaklar için bir ibret vardır.”

“Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa O’nun kurup yükseltmiş ve biçim vermiş olduğu göğü yaratmak mı?” sorusu sorulur. Allah göğün tavanını yükseltmiş, onu bir düzene koymuş, “gecesini karanlık yapmış, gündüzünü aydınlatmıştır.” Bundan sonra Allah yeryüzünü döşemiş, ondan suyunu ve otlağını çıkarmış, dağlarını oturtmuştur. Ardından şöyle denir: “Bunları sizin ve hayvanlarınızın geçinmesi için yapmıştır.”

Bir önceki Nebe suresinde Biz’in Arap kavmine verdiği nimetler burada da benzer şekilde ancak Allah adına tekrar sayılır.

Biz-Allah birlikteliği sürmektedir.

Devamında kıyamet-cehennem-cennet döngüsü bir bütün olarak tekrarlanır.

“O her şeyi bastıran büyük felaket bastırdığı zaman, o gün, insan neye çalıştığını hatırlar. Alevli ateş, gören için ortaya çıkarılır. Artık her kim azgınlık etmiş/haddi aşarak küfretmiş ve dünya hayatını tercih etmişse, kuşkusuz onun varacağı yer cehennemdir/alevli ateştir. Kim de Rabbinin divanında durmaktan korkmuş, nefsini boş heveslerden menetmiş ise kuşkusuz onun varacağı yer cennettir.”

Ayetlere göre; nefsi boş heveslerden arındırmak yani sadece Allah’a tapmak cennetlik olmakla, Allah’ın yanında putlara tapmak yani inkâr ve böylelikle dünya hayatını yeğlemek cehennemlik olmakla eşitlenmektedir. Bunun temel nedenlerinden birini Prof. Dr. Casim Avcı’dan öğrenelim:

“Arapların putlara ibadetteki başlıca hedefleri dünya hayatına yönelik hususlardı. Sağlık ve afiyet içinde olmak, servet elde etmek, yolculuğun iyi geçmesi, savaşlarda zafer kazanmak, erkek çocuk sahibi olmak gibi amaçlarla putların ilgi, yardım veya şefaatini dilerlerdi. Kısacası, ibadet ve diğer iyilikleri dünyevi gayeler için yaparlardı. Bu da onların ahiret hayatına inanmamalarının bir sonucu idi.” (Muhammedü’l-Emin; Allah Resulü’nün Peygamberlik Öncesi Hayatı, Marmara Üni. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2021, s. 41)

Sure Muhammed peygambere, görevinin ne olduğunu hatırlatan şu hitapla sonlanır:

“Sana o saati (kıyamet), onun ne zaman demir atacağını sorarlar. Sende ona ait şey (bilgi) yoktur ki anlatasın! Onun son ilmi Rabbine aittir. Sen ancak ondan korkacak olanları uyarıcısın/haber verensin. Onlar o kıyameti görecekleri gün sanki dünyada bir akşam veya kuşluğundan başka durmamışa dönecekler.”

Nâziât suresi anlatımı tamamlanmıştır. Sıradan bir vatandaş eline bir Kur’an meali/çevirisi aldığında Nâziât Suresi olarak yukarıdaki satırları okumaktadır. Mekkî surelerle ilgi çalışmamız sürecektir.

 

Canan Murtezaoğlu


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir