Anadolu sahipsiz değildir!

Batı’nın, Anadolu’da başlattığı misyonerlik çalışmalarının asıl amacı Anadolu’yu hakimiyet altına almak düşüncesi miydi? Öyle idiyse, Mustafa Kemal Atatürk’ün, ordu ve halkı yanına alarak başlattığı ve zaferle sonuçlanan Kurtuluş Savaşı sonucunda bu oyun bozuldu. Sonra ne oldu, sürece bir bakalım…

Misyonerlik; amaçlı ve şuurlu olarak bir dini yaymaktır ve temelde dünyanın Hıristiyanlaştırılması hareketine denir. Dinî anlamda misyonerlik, Havariler döneminden beri süregelmektedir. Osmanlı zamanında Anadolu’da başlatılan bu hareketin ise üç amacı vardı; Türklerin Hıristiyanlaştırılması, Rum-Ermeni ittifakının sağlanması ve bu iki kilisedeki sapmaların düzeltilmesi. Misyonerlik bir anlamda da casusluk faaliyetidir çünkü misyoner olan kişi sadece din adamı değildir; görev alanının tarihi, siyasi, idari, sosyolojik ve kültürel yapısını araştıracak düzeyde yetiştirilmiştir ve topladığı bilgileri bağlı olduğu devlete iletir.

Çok milletli ve etnik kökenli yapısı Osmanlı topraklarını âdeta bir “misyoner cenneti” ne dönüştürdü. Kanuni’den beri sürekli ve genişleyerek devam eden kapitülasyon anlaşmaları, Tanzimat ve Islahat Fermanları ile yabancılara verilen ayrıcalıklar ve de Osmanlı Devlet’in Anadolu’ya olan ilgisizliği, eğitim ve sağlık gibi alanlardan uzak durması bu duruma mümbit bir zemin hazırladı.

Türk-Amerikan ilişkileri 1830’da resmen başlayınca, misyonerlerin Anadolu’da eksikliğini gördüğü ve Malta’daki Amerikan matbaası tarafından basılan Rumca, Ermenice, Arapça ve Türkçe ders kitaplarının yayılması da yasallaştı. 1856 Islahat Fermanı ile yabancılara okul açma yetkisi de verilmişti.

Osmanlı’nın aydınları ise yüzyıllardır Anadolu’dan uzak kalmış, bu kadim toprakların kültür ve eğitimle beslenmesi için bir çaba göstermemişlerdi. Devlet olarak da denetim hariç, adalet, savunma ve maliye dışındaki alanlar yani eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik gibi hizmetler, vakıflara bırakılmıştı; eğitim-öğretim özel vakıflar tarafından yürütülüyordu.

Osmanlı özentisi içinde olan günümüz iktidarı da aynı yolu izlemek gibi bir tutum içindedir. Milli Eğitim Bakanlığı, gizli protokollerle eğitimi bu yapılara teslim etme çabasındadır. İktidara bağlı dini vakıflar ve derneklerin, okulları denetim altına alma gayretinde olduklarını basından öğrenmekteyiz.*

Bu tutumun arkasındaki gerçek niyet nedir? Anadolu’yu, yeniden emperyalizme teslim etmek midir?
***
1815 yılında Mısır’a gelen ilk Protestan misyoner papazı, 1820 yılında İzmir’e gelen iki Amerikalı misyoner izledi. Protestan misyoner örgütlerinin dünyayı paylaşımlarında Osmanlı Devleti, daha net çizgilerle Anadolu, ABD’nin payına düşmüştü. Misyonerlerin ilk işi, hareket alanlarındaki halkın demografik, sosyal, kültürel ve etnik dağılımını, halkın moral durumunu belirlemek oldu. Âdeta buldukları maden üzerinde sondaj çalışması yapmaktaydılar. Rumlar ve Müslümanlar üzerinde başarılı olamayınca Ermenilere odaklandılar ve başarılı oldular; “düşman topraklarında bulunan Hıristiyanlar üzerinde çalışarak düşmanın kalbine girebiliriz”** düşüncesindeydiler. 1880 tarihli Barlett Raporu’na göre, Osmanlı topraklarındaki faaliyet ve hedefin özeti; “Misyoner faaliyetleri açısından Türkiye, Asya’nın anahtarıdır,” cümlesiydi. 1880 sonrasında ABD’li misyonerlerin Ermenilere yönelik çalışmaları hız kazandı; amaçları Ermenileri öncelikle Protestanlaştırmak, ardından da devlet kurdurtmaktı.

ABD’nin asıl amacı neydi; Ermeni halkına yardım etmek mi, Anadolu’ya yerleşmek mi?

Açılan ilk Amerikan diplomatik temsilciliği ile misyonerlik faaliyetleri başladı. “İstanbul Misyonu” olarak adlandırılan bu hareket sonra “Ermeni Misyonu” olarak değişti ve hareket doğuya doğru genişletildi. Misyonlar istasyonlara, istasyonlar ise uç istasyonlara ayrılıyordu. 1900’lü yıllara gelindiğinde da örgüt; ayrıca kendine yardım ilkesine göre çalışan atölyeleri ile 16 istasyon, 247 uç istasyona ulaşmıştı ve yönetim olarak Anadolu’yu üçe böldüler: Batı Türkiye Misyonu, Merkezi Türkiye Misyonu ve Doğu Türkiye Misyonu!

XX. yüzyılın başında Amerikan misyoner okullarının sayısı yaklaşık 400, Fransız okullarının sayısı da yaklaşık 500 civarına ulaşmıştı.

Amerikalı Dr. Earle; “Misyonerler ve din adamları dünyanın hiçbir ülkesinde, Türkiye’deki kadar emperyalizme hizmet etmemişlerdir.”*** diyecekti.

Demek Anadolu âdeta hedef seçilmişti!

Atatürk, 1935’te misyonerlerin faaliyetlerini yasakladı. Tek Parti zamanında misyonerlik faaliyetleri asgari düzeydeydi çünkü tüm dinlere yönelik propaganda yasağı vardı. 1945’te demokrasiye geçişle birlikte misyonerlik faaliyetleri arttı.

Nasıl bir rastlantıdır ki; Anadolu’daki en büyük aydınlanma hareketi diyebileceğimiz “Köy Enstitüleri” projesi de aynı tarihlerde “komünistlik suçlaması” ile karşı karşıya kalacak ve neticede sonlandırılacaktı.

Anadolu’daki misyonerlik faaliyetleri 1990’lara gelindiğinde, “küreselleşme ve globalleşme” söylemleriyle ivme kazandı. Yetmedi, “dinler arası diyalog” meselesi ortaya atıldı. Vatikan, “Asya’nın Hıristiyanlaştırılmasında Türkiye merkez kabul edildi” görüşünü bildirdi. (1999) Demek ki, Barlett Raporu’ndaki cümleden asla vaz geçilmemişti!

Konu sadece bir dinî faaliyet miydi?

Öyle idiyse, “Dinler arası diyalog” hareketinin öncüsü Fethullah Gülen’in cemaati (FETÖ) hangi amaçla Gazi Meclis’i bombaladı? (2016)
***
10 Aralık 2002’de Recep Tayyip Erdoğan, Beyaz Saray’da George W. Bush’la görüştü ancak parti başkanı olmak dışında bir sıfatı yoktu! 11 Eylül’ü yaşamış olan ABD ılımlı İslam’ın temsilcisini mi aramaktaydı?

ABD-Irak krizi patlak verdi. AKP hükümeti 25 Şubat 2003’te TBMM’ye, “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması için Hükümet’e yetki verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi” sundu. Erdoğan, “1 Mart Tezkeresi” nin Meclis’ten mutlaka geçmesi gerektiğini vurguladı. Yapılan oylamaya 533 milletvekili katıldı; 250 ret, 264 kabul, 19 çekimser oy kullanıldı. Ancak, Anayasa’nın 96. maddesinde öngörülen 267 salt çoğunluğa ulaşılamadı ve tezkere kabul edilmemiş sayıldı. Tezkerenin reddiyle ABD Türk hava sahalarını, liman ve topraklarını kullanamadı, depolar kiralayamadı, Doğu ve Güneydoğu’da özel kontrol noktaları oluşturamadı ve neticede en az 65.000 civarında olduğu ifade edilen ağır silahlı askerini Anadolu topraklarına yerleştiremedi!

7 Ağustos 2003’e gelindiğinde ise Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice; Washington Post gazetesinde yayınlanan yazısında, Fas’tan Basra körfezine kadar Ortadoğu’da bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu vurgulayacaktı.

ABD’nin bundan sonraki hamlelerini elbette bilemeyiz ancak Biden’ın “sözde Ermeni soykırımı” için “soykırım” ifadesini kullanmasını nasıl değerlendirmeliyiz? İktidarın cevapsız kalması ve cevabın Haziran’da yüz yüze görüşülerek verileceği konusundan ne anlamalıyız?

Anadolu sahipsiz değildir!

Canan Murtezaoğlu

Dinlemek için tıklayın

 

 

Yararlanılan Kaynaklar:
*https://www.sozcu.com.tr/2021/yazarlar/saygi-ozturk/okullarin-anahtari-onlara-mi-birakilacak-6411763/

**https://www.altayli.net/amerika-birlesik-devletlerinin-misyonerleri-ve-osmanli-devleti.html
***https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/156865

 

PAYLAŞIM: