Vatandaş Okuması

Bilgi ile büyüyelim, akıl ile yükselelim, beynimizi özgür kılalım!

Dinsel

“Sen ölülere işittiremezsin” (2)


Rum suresi anlatımı sürmektedir.

Arap kavminin inkârcılarının durumu anlatılır:

“Onlar, sadece bu dünya hayatının dış yüzünü bilirler. Ahiretten ise onlar hep gafildirler.” Onlar Allah’ın “göklerde, yerde ve bu ikisi arasında bulunan her şeyi ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için” yarattığını düşünmezler. “Doğrusu, insanların çoğu Rablerine kavuşacaklarını inkâr ederler.” Önceki surelerde de gördüğümüz şu soru tekrarlanır:

“Onlar, yeryüzünde gezmediler mi ki, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş baksınlar?”

Öncekilerin durumu da şöyle anlatılır: “Onlar, kendilerinden daha güçlüydüler. Toprağı sürmüşler ve onu, bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Onlara da peygamberleri delillerle gelmişlerdi. Demek Allah onlara zulmetmiyordu/haksızlık etmiyordu. Fakat onlar, kendilerine zulmediyorlardı. Sonra o kötülük edenlerin sonu çok kötü oldu. Çünkü onlar, Allah’ın ayetlerini yalan saydılar ve onlarla alay ediyorlardı.”

Zulmetmenin, Allah’ın ayetlerini, peygamberlerini yalanlamakla özdeş olduğunu burada da görmekteyiz.

“Allah önce yaratır, sonra onu tekrar eder. Sonunda O’na döndürüleceksiniz.” ifadesinden sonra kıyamet, cennet-cehennem döngüsüne geçilir. Kıyamet saati geldiğinde suçlular ümidi keser, “Allah’a ortak koştuklarından, kendilerine şefaat edecekler de bulunmaz. Onlar, o zaman Allah’a koştukları ortakları inkâr ederler.” Kıyamet saati geldiğinde “inananlarla inanmayanlar” ayrılırlar. “İnanan ve yararlı işler/salih amel işleyenler” bir cennette/bahçede ağırlanırken inkâr edenler için durum farklıdır.

Şöyle denir: “Ayetlerimizi ve ahiret buluşmasını yalan sayıp da küfredenlere gelince, işte onlar o zaman azap içinde hazır bulundurulurlar.” Allah anlatımı, Arap kavmine hitaben sürer.

Akşama ve sabaha girildiğinde Allah tesbih edilmelidir/arı tutulmalıdır. “Öğle ve yatsı vaktinde de göklerde ve yerde övgü O’nadır. O ölüden diri çıkarır ve diriden ölü çıkarır, ölümünden sonra yeryüzünü O canlandırır. İşte siz de böyle çıkarılacaksınız. Sizi topraktan yaratması O’nun ayetlerindendir. Sonra, hemen birer beşer olup yeryüzüne yayılırsınız. Yine O’nun ayetlerindendir ki, sizin için nefislerinizden kendilerine ısınırsınız diye eşler yaratmış, aranıza bir sevgi ve merhamet koymuştur. Yine göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu da O’nun ayetlerindendir. Yine gecede ve gündüzde uyumanız ve lütfundan nasip aramanız da O’nun ayetlerindendir. Yine O’nun ayetlerindendir ki, size hem korku ve hem de umut vermek için şimşeği gösteriyor. Ve gökten bir su indiriyor da onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat veriyor. Yine göğün ve yerin, emriyle durması/ayakta durması da O’nun ayetlerindendir. Sonra sizi bir tek çağırışla çağırdığı zaman bir de bakarsınız ki (yerden diriltilip çıkarılıyorsunuz). Göklerde ve yerde kim varsa hepsi O’nundur/O’na boyun eğmiştir. Hem yaratmayı ilkin yapan O’dur. Sonra onu çevirip yeniden yapacak olan da O’dur ki, bu O’na çok kolaydır. Göklerde ve yerde en yüksek şan ve şeref O’nundur. O çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” Bu anlatım, “şüphesiz ki bunda düşünecek/dinleyecek/aklını kullanacak bir kavim için/bilenler için nice ibretler vardır,” cümleleriyle desteklenir.

Arap kavmine kendilerinden bir örnek verilerek şöyle denir: “Hiç size rızık olarak verdiğimiz şeylerde elleriniz altındaki kölelerinizden ortaklarınız bulunur da onlarla siz eşit olur, aranızda birbirinizi saydığınız gibi, onları da sayar mısınız? İşte biz, düşünecek bir kavim için ayetleri böyle açıklıyoruz.” Ardından, zulmedenlerin “bilmeden kendi heveslerine” uydukları belirtilir ve “Allah’ın saptırdığı kimseleri kim yola getirebilir? Onların yardımcıları da yoktur,” denir.

Daha önce de ara ara sorduğumuz soruyu yineleyelim: Allah saptırıyorsa insanın seçme şansı olabilir mi?

Muhammed peygamberden yüzünü, “bir muvahhit olarak dine, Allah’ın o fıtratına/doğa dinine” çevirmesi istenir çünkü “O, insanları bunun üzerine yaratmıştır.” Dinin özü bu olmalıdır yani kişi, üzerine yaratıldığı fıtratı takip etmelidir demek, yanlış olmayacaktır. Prof. Dr. Hüseyin Atay’ın bunu “doğa dini” olarak çevirmesi çok isabetli ve ufuk açıcı olmuştur.

Kişi ile onu yarattığına inandığı kavram arasına kimse girmemelidir. Atatürk’ün dediği gibi: “Din gerekli bir kurumdur… Yalnız şurası var ki, din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır.” Zaten kişi, inanç ya da iman etme konusunda samimiyeti yakalamak istiyorsa, bu bağlılığı yöneten kendisi olmalı, din oyunu oyuncularından uzak durmalıdır. Bu din oyuncuları sözü de Atatürk’ündür. Şöyle der: “İnsanlıkta din duygu ve bilgisi, her türlü boş inançlardan sıyrılarak gerçek bilim ve teknik ışığıyla arınıp olgunlaşıncaya değin, din oyunu oyuncularına, her yerde rastlanacaktır.”

Diğer yandan şunu da açıklıkla görüyoruz ki dinin baskı ve dayatma aracı olarak kullanıldığı toplumlarda bu “doğa dini” kendine fazla yer bulamadığı gibi rağbet ve itibar da görememektedir.

Ne yapmalı sorusunun yanıtını şöyle verebiliriz: İnsanın, yaradılışındaki bu öz dini yakalaması için önce, toplumu ayakta tutan adaletin bozulan terazisi onarılmalı, genç kuşaklar adalet ve hak duygusuna saygı ile yetiştirilmelidir. Sureden devam edelim…

Muhammed peygamberin kavminden istenen O’na yani Allah’a gönül verilmesi, O’ndan sakınılması, namazı kılmaları ve müşriklerden olmamalarıdır çünkü müşrikler “dinlerini ayırıp öbek öbek olmuşlardır. Her grup kendilerindekine güvenmektedir.” İnsanlara keder dokunduğunda Allah’a yalvarırlar, sonra onlara rahmet tattırdığında yine Rablerine eş koşarlar. Biz şöyle tehdit eder: “Bunu da kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük etmek için yaparlar. Haydi geçinedurun/zevklenin bakalım, yakında bileceksiniz. Yoksa onlara ortak koşmalarını söyleyen bir delil mi indirdik? İnsanlara bir acıma/rahmet tattırdığımız zaman, ona sevinirler, ama yaptıklarından ötürü başlarına bir kötülük gelirse hemen umutsuz oluverirler. Allah’ın rızkı dilediğine yaydığını ve ölçüyle verdiğini görmezler mi? Şüphesiz ki bunda iman edecek bir kavim için ibretler vardır.”

Devamla, akrabaya/yakınlığı olana, yoksula, yolcuya hakkının verilmesi emredilir; “bu, Allah’ın rızasını dileyenler için daha hayırlıdır. Kurtuluşa erecek olanlar da işte onlardır.” Şu uyarı da yapılır: “İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz faiz, Allah yanında artmaz. Allah’ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte onlar, malları kat kat artmış olanlardır.”

Arap kavmine hitapla, Allah’a iman-Allah’a eş koşma yani Allah ve putların kıyaslanması anlatımı devam eder: “Allah, O’dur ki, sizi yarattı, sonra da size rızık verdi, sonra sizi öldürür, sonra sizi diriltir. Hiç sizin ortak koştuklarınızdan, bunlardan birini yapacak olan var mı? Allah, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.”  

Devamla hitap insana döner: “İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde bozgun çıkar; Allah da belki dönerler/hakka dönerler diye, yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırır.” Muhammed peygambere şöyle denir: “De ki: ‘Yeryüzünde dolaşın da/gezin de öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görün!’ Onların çoğu ortak koşanlardı/müşrik idiler. Artık, önlenemez gün Allah’tan gelmeden önce kendini dosdoğru dine yönelt/sabit dine çevir. O gün bölük pörçük olacaklardır.”

İnkâr edenin inkârının kendi aleyhine olacağı, yararlı iş/salih amel işleyenin de kendileri için rahat bir yer hazırlayacağı belirtilir; “çünkü, Allah inanan ve yararlı işler işleyenlere bolluğundan karşılık verecektir. Doğrusu, O, inkârcıları sevmez.” Ardından, önceki bazı surelerdeki gibi rüzgâr üzerinden örneklemeler yapılır:

“Rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi, size rahmetinden tattırması, emriyle gemilerin akıp gitmesi ve lütfundan rızık isteyip kazanmanız O’nun ayetlerindendir. Hem gerek ki şükredesiniz. Andolsun ki biz, senden önce birçok peygamberleri kavimlerine gönderdik de onlara apaçık delillerle vardılar. Onun üzerine günah işleyenlerden intikam aldık. Müminlere yardım ise bizim nezdimizde bir hak oldu. Allah O’dur ki, rüzgârları gönderir de bir bulut savururlar. Derken onu gökyüzünde nasıl dilerse öyle serer, parça parça da eder. Derken yağmuru görürsün, aralarından çıkar. Derken onu kullarından kimlere diliyorsa döküverdi mi derhal yüzleri güler. Halbuki onlar, daha önce üzerlerine yağmur indirilmeden evvel ümidi kesmişlerdi.”

Doğa olayları din diliyle anlatılmakta, tüm iş ve oluş Allah’a bağlanmaktadır. Allah, rahmetinin eseri olarak yeryüzünü ölümünden sonra diriltir; “şüphe yok ki O, mutlaka ölüleri diriltir. O her şeye kâdirdir/her şeye gücü yeter.” Tekrar rüzgâr örneğine dönülür ve insanın nankörlüğü vurgulanır: “Andolsun ki biz, bir rüzgâr göndersek de onu (rahmetin eseri olan ekini) sararmış görseler, mutlaka onun arkasından nankörlüğe başlarlar.”

Muhammed peygambere -ara ara tekrarlanan- şu hitap tarzı ile seslenilir: “Doğrusu, sen ölülere işittiremezsin; dönüp giden sağırlara da çağrıyı duyuramazsın. Körleri sapıklıklarından vazgeçirip doğru yola döndüremezsin, ancak ayetlerimize inananlara duyurabilirsin; işte onlar içtenlikle doğruya boyun eğenlerdir/müslüman olanlardır.”

Ardından, Allah ve kıyamete değinilir: “Allah O’dur ki, sizi güçsüz olarak yaratır, sonra güçsüzlüğün arkasından kuvvet verir. Sonra kuvvetin arkasından yine güçsüzlüğe ve ihtiyarlığa getirir. O dilediğini yaratır. Ve O, her şeyi bilir, her şeye gücü yeter. Kıyamet kopacağı gün günahkârlar dünyada bir saatten fazla durmadıklarına yemin ederler. Onlar önceden de böyle haktan çevriliyorlardı. Kendilerine ilim ve iman verilenler de şöyle diyecekler: ‘Andolsun ki, Allah’ın kitabında takdir edilmiş olan tekrar dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu, dirilme günüdür. Fakat siz bunu bilmiyordunuz. Artık o gün zulmedenlere mazeretleri fayda vermeyecektir. Onların dertlerinin çaresine de bakılmayacaktır.”

Sure, Muhammed peygambere hitapla sonlanır: “Andolsun, bu Kur’an’da insanlar için her türlü örneği vermişizdir. Andolsun, eğer sen onlara başka bir ayet de getirmiş olsan, inkâr edenler, ‘siz yalancılardan başkası değilsiniz,’ derler. İşte bilmeyenlerin kalplerini Allah böyle mühürler. Şimdi sen sabret/dayan. Çünkü Allah’ın sözü gerçektir. Sakın imanı sağlam olmayanlar seni hafifliğe sevk etmesinler/kesinkes bilmeyenlerin seni hafife almalarına fırsat verme.”

Sıradan bir vatandaş eline bir Kur’an meali/çevirisi aldığında Rum suresi olarak yukarıda verilen satırları okumaktadır.

Mekkî surelerin anlatımı sürecektir.

Canan Murtezaoğlu


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir