“Başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir” (3)
Yunus suresi (Mekkî) anlatımı sürmektedir…
Allah’ın dostları üzerine korku olmadığı, onların mahzun da olmadığı belirtilir çünkü onlar iman etmişler, Allah’a karşı gelmekten sakınmışlardır. “Onlara dünya hayatında da ahiret hayatında da /sonrakinde de müjdeler vardır. Allah’ın sözlerinde değişiklik yoktur. İşte bu en büyük kurtuluştur.” Muhammed peygambere de inkârcıların sözlerinin onu üzmemesi söylenir. “Çünkü şan ve şeref bütünüyle Allah’ındır. O, işitir, bilir. … Göklerde kim var, yerde kim varsa hep Allah’ındır. Allah’tan başkasına tapanlar dahi Allah’a ortak koştuklarına uymuş olmuyorlar, ancak zanna uymuş oluyorlar. Ve yalandan başka bir şey söylemiyorlar.”
Ardından, çok kez tekrarlanan şu ifadeler gelir: “O, öyle bir Allah’tır ki, içinde dinlenesiniz diye sizin için geceyi, göresiniz diye de gündüzü yaptı. Elbette bunda söz dinleyecek olan bir kavim için ayetler (ibretler) vardır. ‘Allah oğul edindi’ dediler, haşa! O muhtaç değil ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar O’nundur. Bunu destekleyen bir belgeniz de yoktur. Bilmediğinizi Allah’a karşı mı söylüyorsunuz? De ki: Allah’a iftira edenler elbette felah bulmazlar/başarıya erişemezler. Onlara dünyada bir süre geçinme vardır. Sonra, dönüşleri Bizedir. İnkâr edip durmaları karşılığında onlara çetin azabı tattıracağız.”
Nuh’un kıssası… Biz, Muhammed peygamberden, kavmine Nuh’un hikâyesini anlatmasını ister. Hikâye önceki surelerde de benzer ifadelerle defalarca tekrarlanmıştır. Nuh kavmine şöyle seslenir: “Ey kavmim, eğer benim aranızda duruşum ve Allah’ın ayetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa, şunu bilin ki, ben yalnızca Allah’a dayanmışımdır, artık siz ve ortaklarınız her ne yapacaksanız toplanıp bütün gücünüzle karar veriniz. Sonra bu işiniz size dert olmasın. Sonra bana ne yapacaksanız yapın, bana mühlet de vermeyin. Eğer yüz çevirirseniz çevirin, ben de sizden bir ücret istemedim ya! Benim mükâfatımı ancak Allah verir. Ve ben O’nun emrine boyun eğen müslümanlardan olmakla emrolundum.”
Kavmi, buna rağmen onu yalanlar. Biz de “onu ve gemide kendisiyle beraber olanları” kurtarır ve onları yeryüzüne halifeler yapar/onları ardı ardına birbirinin yerine geçen soylar kılar. Biz şöyle der: “Ayetlerimizi inkâr edenleri ise suda boğduk. Bak işte uyarılanların akıbeti nasıl oldu.” Biz, Nuh’un arkasından o kavme açık mucizelerle birçok peygamber gönderdiğini belirtir ve şöyle der: “Önceden yalanlamış oldukları şeye inanacak değillerdi. İşte biz, haddi aşanların kalplerini böyle mühürleriz.”
Musa-Harun-Firavun üçlüsü … Biz, Musa ve Harun’u, ayetlerle Firavun ve adamlarına gönderir. Firavun ve cemaati iman etmeyi kibirlerine yediremez ve günahkâr bir kavim olurlar. Biz devam eder: “Katımızdan gerçek onlara gelince, ‘Doğrusu, bu düpedüz bir büyüdür’ dediler.” Musa da şöyle der: “Size hak gelince, ona böyle mi diyorsunuz? Bu sihir midir? Halbuki sihirbazlar iflah olmazlar.” Firavun’un adamları sorgular: “Sen bizi, atalarımızdan kalan/babalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan çeviresin de yeryüzünde saltanat ikinizin olsun diye mi geldin? Biz ikinize de inanmayız.” Firavun, bütün bilgili sihirbazların/büyücülerin toplanıp getirilmesini ister. “Sihirbazlar/büyücüler gelince, Musa onlara: ‘Atacağınızı atın!” der. Onlar atınca da Musa şöyle der: “Bu ortaya koyduğunuz şey büyücülüktür, ancak Allah onu boşa çıkaracaktır. Doğrusu, Allah bozguncuların işini düzeltmez. Suçluların hoşuna gitmese de Allah sözleriyle gerçeği ortaya koyacaktır.”
Anlatım sürer… “Firavun ve adamlarının kendilerini belaya uğratacağı korkusundan/işkence etmesinden korka korka” Musa’ya “kendi kavminin bir oymağından başka kimse (birtakım gençler)” iman etmemiştir. Çünkü Firavun ülkesinde üstündür ve kesinlikle aşırı giden taşkınlardandır. Musa şöyle der: “Ey kavmim! Siz gerçekten Allah’a iman ettinizse, O’na samimiyetle teslim olan müslümanlardan oldunuzsa artık O’na güvenin!” Kavmi yanıtlar: “Biz Allah’a güvendik. Ey Rabbimiz, bizi o zalim kavmin fitnesine uğratma. Bizi rahmetinle o kâfir kavmin elinden kurtar!”
Biz, Musa ve kardeşine vahyederek; kavmi için Mısır’da birtakım evler hazırlamalarını, evlerini namazgâh yapmalarını, (Kıbleye yani Kâbe’ye yönelen mescitler. Musa Aleyhisselam Kâbe’ye doğru namaz kılardı. Beyzavî/Hasan Basri Çantay) dosdoğru namaz kılmalarını ve müminlere müjde vermelerini ister. Musa yanıtlar:
“Ey Rabbimiz! Sen Firavun’a ve adamlarına şu dünya hayatında göz kamaştırıcı zenginlik ve bol bol servet verdin. Ey Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye mi? Ey Rabbimiz! Onların mallarını sil süpür ve kalplerine sıkıntı düşür. Çünkü onlar o acıklı azabı görmedikçe iman etmeyecekler.” Musa bu sözleriyle dünyanın değişmeyen düzenine dikkat çekmiştir, diyebiliriz. …
Musa’nın sözleri karşılık bulur: “Her ikinizin de duası kesinlikle kabul olundu. Siz yine doğru ve dürüst olmaya devam edin. Kendini bilmeyenlerin yoluna sakın uymayın.” Özne, Biz olarak değişir ve şöyle denir: “Ve sonra İsrailoğulları’nı denizden aşırdık.” Firavun da düşmanca saldırmak için adamları ve askerleriyle arkalarına düşer. Suda boğulmaya başladığında ise Firavun şöyle diyecektir: “İnandım, gerçekten de İsrailoğulları’nın iman ettiğinden başka tanrı yoktur. Ben de ona teslim olanlardanım.”
Biz sözlerini sürdürür: “Şimdi mi? Oysa bundan önce hep isyan etmiştin ve fesatçılardan/bozgunculardan idin. Biz de bugün senin bedenini arkandan gelenlere bir ibret olsun diye kurtaracağız/cesedini tümsek bir yere/karada yüksek bir yere koyacağız. Bununla beraber, insanların birçoğu ayetlerimizden yine de gafildirler.”
Devamla Biz, İsrailoğulları için yaptıklarını anlatır: “Gerçekten İsrailoğulları’nı çok güzel/şerefli bir yurda yerleştirdik ve onlara hoş nimetlerden rızıklar verdik. Anlaşmazlığa düşmeleri de kendilerine ilim geldikten sonra oldu. Şüphe yok ki Rabbin, o anlaşmazlığa düştükleri konularda kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.”
Ardından Muhammed peygamber uyarılır: “Sana indirdiklerimizde herhangi bir şüpheye düşersen, senden önce kitap okuyanlara sor. Andolsun ki sana Rabbinden hak/gerçek gelmiştir. Sakın şüphe edenlerden olma! Ve sakın Allah’ın ayetlerini inkâr edenlerden olma, sonra hüsrana uğrayanlardan olursun.”
Rabbin; “söz verdiği azabı hak edenler, her türlü belge onlara gelse bile acıklı azabı görene kadar inanmazlar.” ifadesinden sonra inkâr-iman durumu Yunus örneği ile sürer: “Yunus’un kavminden başka, herhangi bir ülke halkının da inanıp inançlarının kendilerine fayda vermesi gerekmez miydi? İnandıklarında dünya hayatında o rezillik azabını üzerlerinden kaldırmış ve bir süre onları rahata kavuşturmuştuk.”
Devamla şu açıklama yapılır: “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederlerdi. O halde insanları hep mümin olsunlar diye sen mi zorlayacaksın? Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kişinin iman etmesi mümkün değildir. Akıllarını kullanmayanlar üzerine Allah bir uğursuzluk/murdarlık/azap yükler.
Burada şunları soralım: Kişi, Allah’ın izni olmadan iman etme olanağına sahip değilse hesap, cennet-cehennem neden vardır? Kur’an dilinde aklı kullanmak neden iman etmek ile özdeştir? Allah, kişi için iman-inkâr seçimini neye göre yapmaktadır? Bu, kişileştirilmiş “Allah” anlatımı ile uçsuz bucaksız evrenin sahibi olduğu var sayılan kudret düşüncesi nasıl bağdaşacaktır? Bu durum Tevrat ve İncil’deki RAB kavramları için de geçerlidir.
Devamında gelen ayetler hem Muhammed peygambere hem kavmine hem de insanlara uyarı ve öğüt niteliğindedir. Ayrıca, Kur’an’daki temel anlatımın da özeti gibidir. Açıklıkla anlaşılması için ayetlerin tamamını verelim:
“Göklerde ve yerde olanlara bakın. İnanmayan bir ulusa belgeler ve uyarmalar fayda vermez. Onlar, kendilerinden önce gelmiş geçmiş olanların uğradıkları felaket günleri gibisinden başkasını mı bekliyorlar? De ki: ‘Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerden olacağım. Sonra biz, peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırız. İşte biz böyleyiz. Müminleri kurtarmak üzerimize düşen bir görevdir. De ki: ‘Ey insanlar! Eğer benim dinimde bir şüpheniz varsa, şunu bilin ki, Allah’ı bırakıp da sizin taptıklarınıza tapmam. Ancak sizin de canınızı alacak olan Allah’a taparım. Bana müminlerden olmam emredilmiştir. Ayrıca yüzünü tevhit dininden (dosdoğru din) ayırma ve sakın müşriklerden/ortak koşanlardan olma, diye emrolundum. Ve Allah’tan başka, sana faydası da zararı da dokunmayacak olan şeylere yalvarma! Eğer yalvarırsan, o zaman hiç şüphesiz sen zalimlerden olursun. Ve eğer Allah, sana bir zarar dokunduracak olursa/sıkıntı verirse onu O’ndan başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir iyilik dilerse, o zaman da O’nun hayrını engelleyebilecek kimse yoktur. O, lütfunu dilediği kuluna nasip eder. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyicidir. De ki: ‘Ey insanlar! İşte size Rabbinizden hak geldi. Artık kim hidayeti (doğru yolu) kabul ederse kendisi için kabul etmiş olur. Kim saparsa kendi zararına sapmış olur. Ve ben sizin üzerinize vekil değilim/sizden sorumlu değilim. Sana vahyolunana uy! Ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. Çünkü O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır/bilge olanıdır.”
Sıradan bir vatandaş eline bir Kur’an meali/çevirisi aldığında Yunus suresi olarak yukarıda verilen satırları okumaktadır.
Mekki surelerin anlatımı sürecektir.
Canan Murtezaoğlu
