“Bin yıldan elli yıl eksik” (1)
Dünya, doğusu-batısı ve de Ortadoğusu ile yeniden şekilleniyor. Gücü eline geçiren, yapabildiğini yapar; binlerce yıllık dünya geleneği böyledir. “Neden bu değişmez” in tek bir yanıtı vardır: Sessiz yığınlar birleşip seslerini çıkarmazlar. Çağımızda ise insanoğlunu oyalayacak sonsuz imkânlar var ve çoğunluk için dünya, kendisi ve cep telefonu etrafında dönüyor.
Bence ve şimdi:
Binlerce yıldır sürdürülen ancak karşılığı bir türlü alınamayan huzur, barış, eşitlik, sabır, şükür, bolluk, bereket, sağlık, afiyet vs. dilek ve dualarını bir kenara bırakarak eyleme geçme zamanıdır. İşleri Allah’a havale etme dönemini kapama ve gereğini yapma zamanıdır. Yaşam-akıl-bilim-adalet dörtlüsünü bir araya getirme ve işleyişi sağlama zamanıdır. Başımızın üstüne kadar çıkaracağımız “adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı” çok iyi inceleme zamanıdır. (Bu söz, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ündür, Nutuk’ta yer alır.) Laikliği el üstünde tutma, muhalif siyasetçi ve partilerin bu konuda titiz olma zamanıdır. “Kendi kaderini tayin edebilen Türkiye” yolunda adım atma zamanıdır. (Bu söz de Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ündür) Kurgu-magazin-algı yöntemleriyle beslenme sürecini durdurma ve gerçek dünyanın sesine kulak verme zamanıdır.
Kutlu bir 2026 diliyorum. Esenle…
***
Sıradan bir vatandaş eline bir Kur’an meali/çevirisi aldığında ne okuyor?
Mekkî kabul edilen önceki Yunus suresi anlatımında; Kur’an kelimesinin; “Kur’an’ın indiği yıllar öncesinden itibaren ‘okumak, bir bilgiyi zihinde muhafaza etmek” manasında da kullanıldığını belirtmiştik. Ayrıca; Kur’an metninde Arap kavminin yaşantısının anlatıldığını ve Muhammed peygamberin vahiy olarak aldığı bilgi ve yol gösterme ile mevcut din anlayışına, toplumdaki günlük işleyişe, örf ve âdetlere yeni sınırlar getirdiğini ifade etmiştik.
Bu yazımızın konusu, yine bir Mekkî sure olarak kabul edilen “Ankebût” tur. (Dişi Örümcek) Önceki birçok ifadenin tekrarlandığı sure; “41. ayetinde kâfirlerin işleri örümcek ağına benzetildiği için bu ismi almıştır.” (Elmalılı)
Sure, Arap alfabesinin “Elif, Lâm, Mîm” harfleriyle başlar ve Biz şöyle der:
“İnsanlar ‘inandık’ deyince, sınanmadan bırakılacaklarını mı sanırlar? Andolsun ki Biz kendilerinden öncekileri sınamıştık. Andolsun, Allah doğru olanı kuşkusuz ortaya koyacak ve elbette yalancıları da ortaya çıkaracaktır.” Kötülük işleyenler Biz’den kaçabileceklerini sanmamalı, Allah’a kavuşmayı uman da Allah’ın belirttiği vaktin geleceğini bilmelidir.
Burada da görüleceği gibi din dilinde iyi ya da kötü olmanın bağlandığı nokta Allah’a iman ya da Allah’ı inkârdır. Ardından gelen ayetin, üç farklı çevirisini okumak mümkündür:
“Kim çaba gösterirse ancak kendisi için çaba göstermiş olur. (Hüseyin Atay) Cihat eden ancak kendisi için cihat etmiş olur. (Elmalılı) Kim savaşırsa ancak kendisi için savaşmış olur.” (Hasan Basri Çantay) Celaleyn tefsirine dayandırılan açıklamaya göre de burada anlatılmak istenen, kişinin düşmanla ya da kendi nefsiyle savaşmasıdır. Diğer yandan çaba, cihat ya da savaş kelimelerinin dilimizde farklı anlamlara geldiğini ve çağrışımlarının da farklı olduğunu hatırlatalım.
Biz, “inanan ve yararlı işler işleyenlerin kötülüklerini” örter ve “onları yaptıklarının en güzeliyle” ödüllendirir. Biz, “insana, ana ve babasına karşı iyi davranmasını” önerir ancak bu, şarta bağlıdır. Anlatım Ben olarak şöyle sürer: “Eğer onlar hiçbir bilgin bulunmayan şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, o zaman onlara itaat etme. Dönüşünüz Banadır. Yaptıklarınızı size bildiririm.” Devamla, özne tekrar çoğul Biz’e döner ve şöyle denir: “Ve inanan ve yararlı işler işleyenleri, andolsun iyilerin/salihlerin arasına koyarız.”
İkiyüzlülük anlatımı ile konu değişir ve şöyle denir:
“İnsanlardan kimi vardır ki, ‘Allah’a inandık’ der; fakat Allah uğrunda eziyete uğratıldığı zaman, insanların işkencesini Allah’ın azabı gibi tutar. Halbuki Rabbinden bir yardım gelecek olsa, mutlaka, ‘doğrusu biz de sizinle beraberdik,’” derler. Acaba Allah, herkesin kalbindekileri en iyi bilen değil midir? Allah, andolsun inananları da bilir ve andolsun ikiyüzlüleri de bilir. İnkâr edenler inananlara, ‘bizim yolumuza uyun da sizin günahlarınızı biz çekelim,’ derler. Oysa onların günahlarından hiçbirini yüklenecek değillerdir. Doğrusu, onlar yalancıdırlar. Fakat gerçek şu ki elbette kendi yüklerini, kendi yükleriyle birlikte nice yükleri (Celaleyn tefsiri: Müminleri saptırma yüklerini) taşıyacaklar ve uydurup durdukları şeylerden kıyamet/diriliş günü mutlaka sorguya çekileceklerdir.”
Yukarıdaki ifadeler önceki Nahl suresi anlatımında da vardır. Bu bağlamda surenin 24-25. ayetlerini içeren bölümü tekrar verelim: İnkâr edenlere, “Rabbiniz ne indirdi,” diye sorulduğunda, “öncekilerin masalları/efsaneleri,” derler. Ardından gelen ve “Kıyamet günü, kendi günahlarını tam olarak yüklendikten başka, bilgisizlikleri yüzünden saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yükleneceklerdir. Dikkat edin, yüklendikleri günah ne kötüdür!” ifadesi ise önceki bazı ayetlerle çelişir durumdadır. O ayetleri hatırlatalım ve yorumu okuyucuya bırakalım:
“Hem günah çeken bir kimse, başkasının günahını çekmeyecek; yükü ağır basan, onun yüklenilmesine çağırsa da ondan bir şey yüklenilmeyecek, isterse bir yakını olsun.” (Fatır, 18) “Ki hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez.” (Necm, 38) “… Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü çekmez…” (İsra, 15) “… Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Kendi (günah) yükünü taşıyan hiç kimse, bir başkasının (günah) yükünü taşımaz. … Ve sorumlu olan başkasının sorumluluğunu çekmez/Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü çekmez.” (En’am, 164) “De ki: ‘Siz bizim yaptığımız günahlardan sorumlu tutulmazsınız. Biz de sizin yaptıklarınızdan sorumlu olmayız.” (Sebe, 25) “… Hiçbir günahkâr da diğerinin günahını çekecek değildir. Sonra dönüşünüz, Rabbinizedir. … (Zümer, 7)
Sure, Yahudi kavmi ve peygamberlerinin daha önceki benzer anlatımlarıyla sürer.
Nuh ve kavmi… Kavmine gönderilen Nuh, “bin yıldan elli yıl eksik” onların arasında kalır ve onlar zulümlerini sürdürürken tufan kendilerini yakalar. Biz ise Nuh ve gemidekileri kurtarmış ve bunu “âlemlere bir ibret” yapmıştır. Daha önce de belirttiğimiz gibi Kur’an’a göre zalim olmak/zulmü sürdürmek; Allah’a karşı gelmek, ayetleri inkâr etmek ve peygamberleri yalanlamaktır.
İbrahim ve kavmi … Kavmine; “Allah’a kulluk edin, O’na saygılı olun, eğer bilebilirseniz bu sizin için daha iyidir,” diyen İbrahim, sözlerini şöyle sürdürür:
“Siz Allah’ın yerine ancak birtakım putlara tapıyorsunuz ve aslı olmayan sözler uyduruyorsunuz. Doğrusu, Allah’ın yerine taptıklarınızın size rızık vermeye güçleri yetmez. Artık rızkı Allah katında arayın, O’na kulluk edin, O’na şükredin. Siz O’na döndürüleceksiniz. Eğer yalanlıyorsanız, bilin ki sizden önceki milletler de yalanlamışlardı. Ancak elçiye düşen, yalnız apaçık bildirmektir.”
Devamla devreye giren ve “Allah’ın mahlukunu ilk baştan nasıl yarattığını, sonra bunu tekrarladığını görmediler mi? Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır,” diyen Biz, İbrahim’den şunu söylemesini ister: “Yeryüzünde gezip dolaşın da Allah ilk baştan nasıl yaratmış bakın. İşte Allah bundan sonra (aynı şekilde) ahiret hayatını da yaratacaktır. Gerçekten Allah her şeye kadirdir/her şeye gücü yeter. Dilediğine azap eder, dilediğine acır/rahmet eder. O’na döndürüleceksiniz. Siz ne yeryüzünde ne de gökte Allah’ı aciz bırakamazsınız. Allah’tan başka bir dost ve yardımcı da bulamazsınız.”
“Allah’ın ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenler, işte onlar, Benim acımamdan ümitlerini kesmişlerdir. Onlara can yakıcı azap vardır.” cümlesinden sonra da kavminin İbrahim’e yanıtı gelir: “Onu öldürün, yahut yakın.” Allah İbrahim’i ateşten kurtarır ve şöyle denir: “Doğrusu bunda, iman eden bir kavim için ibretler vardır.”
İbrahim, kavmini uyarmayı sürdürür: “Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü geldiğinde ise kiminiz kiminizi tanımayacak, kiminiz kiminizi lanetleyecektir. Varacağınız yer cehennemdir. Ve hiç yardımcınız da yoktur.”
Ankebût suresi anlatımı devam edecektir.
Canan Murtezaoğlu
