Vatandaş Okuması

Bilgi ile büyüyelim, akıl ile yükselelim, beynimizi özgür kılalım!

Özgürlüğe Uyanış

Nutuk ve Türkiye (1)


“Tam bağımsız Türkiye mi BOP mu, Atatürk Nutuk’ta anlattı, TBMM açılış, Komisyon” konulu bir canlı yayına katıldım.

SONSÖZ gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ayça Yılmaz’ın konuğu idim. Yayının 15 Ekim’de yapılması benim için ayrıca değerliydi çünkü 98 yıl önce 15 Ekim 1927’de Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bizzat kaleme aldığı NUTUK adlı belge eserini TBMM çatısı altında Türk milletine okumaya başlamıştı. SONSÖZ emekçilerine teşekkür ediyorum.

Herhangi bir konuda yazdığımda ya da anlatma çabası içine girdiğimde hareket noktam, Atatürk’ün; “toplumumuzun tümüne asgari düzeyde de olsa bilgi verme” anlayışı ve önerisidir. Gazi’nin; “İlkemiz daima, millete karşı gerçekleri ifade olmalıdır.” sözü de yürümekte olduğum yolun esasıdır. Söyleşiden bazı notları aktaralım.

Nutuk nedir, neden yazılmıştır ve neden okunmalıdır?

Nutuk, CHP İkinci Büyük Kurultayında, 15-20 Ekim 1927 tarihinde okunmuş ve toplam 36 saat süren bu okumada Gazi, 1919-1927 arasında verilen mücadeleyi ayrıntılarıyla anlatmıştır. Eski harflerle 543 büyük kitap sayfası olan Nutuk ayrıca 266 belge, Trakya teşkilatına ait vesikalar ve başlıca muharebelerin harita ve krokilerini de içerir.

1926 yılında; Hâkimiyet-i Milliye, Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerinde Atatürk’ün; 1914-1919 yılları arasını kapsayan askerlik anıları yayınlanmaktadır. Genç Cumhuriyet İngiliz’in arka çıktığı Şeyh Sait ve Nasturî adlı iç isyanlarla uğraşmakta, dini kullanarak Cumhuriyet karşıtlarına cesaret veren Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası da “muhalefet” siyasetini sürdürmektedir. Son nokta ise Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’e, 14 Haziran 1926’da İzmir’de düzenlenen suikast girişimi olacaktır.

İşte bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, Cumhuriyet’in hangi zorluklarla kurulduğunu milletine anlatmaya karar verir ve ölümsüz eser Nutuk doğar.

Şunu da sormalıdır Türk gençliği: Çanakkale’yi geçilmez kılan, içteki ihanetlere ve dış düşmanlara karşı amansız bir mücadele yürüten, kanlı meydan savaşlarını yönetip Türkün zaferini tarihin sayfalarına yazdıran, yabancının kalemiyle çizilmiş her türlü kader sınırını silerek milletine kendi özünü hatırlatan, onu yücelten, kula kul olmaktan kurtaran ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurarak kendi insanının çağı yakalaması için her alanda büyük girişimler başlatan Atatürk’e, böylesine destan yazan bir vatan evladına, “milletinin vereceği karşılık bir suikast girişimi mi olmalıydı?”

Nutuk, Cumhuriyet tarihimiz karalamak isteyenlere karşı bir panzehirdir; dış düşmanla ve iç ihanetle yapılan mücadelenin, hesap vermenin ve hesap sormanın, Kurtuluş ve Kuruluş günlerinin, tarihe mâl olmuş bir çağın öyküsünün kitabıdır ve Saltanat ve bağlılarının üzerindeki riya örtüsünü kaldırır.  

Ülkemizde yönetim 2018 yılı itibariyle “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi” olarak değişti. Bu yeni süreçle birlikte 1923 öncesi zihniyete heva ve heves de artmış görünüyor. Tarihî gerçekler bağlamından koparılarak toplumumuza aktarılıyor ve bu belli ki planlanmış bir durum.

Dini siyasetlerine dayanak yapan hükümetlerin Atatürk devrimlerine karşı oldukları bilinen bir gerçektir. Atatürk Cumhuriyeti değerlerine inandığını söyleyenlerin eksiği ise şudur: Devlet’imizin hangi koşullarda ve hangi bedeller ödenerek kurulduğunu yeterince önemsememek ve özümsememek. Kurtuluş ve Kuruluş felsefemiz yeterince anlatılmadı, anlatılmıyor. Genç kuşaklar, kadın olsun erkek olsun İstiklal Savaşı’nda rol oynamış insanlarımızın yaşamlarını yeterince bilmiyor. Örneğin; Gazi’nin Nutuk’ta içi titreyerek, hüzünle anlattığı Yahya Kaptan, teşekkür ettiği Manastırlı Hamdi Efendi ve Köprülülü Hamdi Bey gibi kahramanların belgesellerini yapmak gibi bir düşüncemiz var mı?

1916’da doğuda Ruslarla çarpışan, at sırtından inmeyen Mustafa Kemal Paşa’nın Madam Corinne’e mektubundaki: “Tabi ki şu anda bulunduğum yeri bilmiyorsunuz. Burasını size tanıtamam da çünkü yerini gösterecek bir harita bile yok!” satırlarını biliyor muyuz?  O haritası bile olmayan yerlerde süren savaşları, imkânsızlıklar içinde kazanılan başarıları anlamak ve anlatmak gibi bir niyetimiz olacak mı ya da Atatürk’ün yaverlerinin kaleme aldıkları satırları bir gün belgesel olarak izleyebilecek miyiz?

Cumhuriyet tarihimizle toplumumuzun bağ kurduğunu söyleyebilir miyiz?

Nutuk Türk Milletine ve siyasetine nasıl yol gösteriyor?

Bu sorunun yanıtını Gazi birçok konuşmasında vermiştir. Burada beş tanesini örnek olarak alalım.

Türk milletine önce Havza’dan seslenir: “Hiçbir zaman ümitsiz olmayacağız, çalışacağız, memleketi kurtaracağız! Bizi öldürmek değil, canlı mezara atmak istiyorlar. Şimdi çukurun kenarındayız. Son bir cüret belki bizi kurtarabilir; zaten başka türlü de dönüş imkânı yoktur.”

Bu çukurun kenarından hiç ayrılabildik mi?

Seçmene: “Efendiler, şimdi sırası gelmişken saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı, çok iyi incelemekten hiçbir zaman vazgeçmesin.”

Sandıkta oy kullanacak vatandaşımızın kaçı kime oy vereceği konusunu önceden araştırır?

Siyasetçiler: “Fakat kopma olacaksa, ben de her şeyden önce onların bütün gizli düşüncelerini, millet önünde açıklayacak bir yol tutmayı yeğledim.”

Muhalefet partileri iktidarın her yanlışını topluma anlatmalıdır; kim ahlaklıdır, kim dürüsttür, kim çalmaz, kim çökmez… toplum bunları bilmelidir.

Seçmene ve siyasetçilere: “Tevfik Paşa ve arkadaşları, Anadolu’yu İstanbul Hükûmetine bağlamaya çalışıyor; öyle bir hükûmete ki dünyada, varlığına karşı çıkılmıyorsa, düşmanın emellerini kolaylaştırıcı nitelikte sayıldığı içindi!”

O gün dış düşman bugün dış güçler! Tüm Cumhuriyet hükûmetleri bu muhteşem söz esas alınarak değerlendirilmelidir.  

Siyasetin hedefi: “Türkiye’nin düşünen kafalarına, büsbütün yeni bir inanç aşılamak… Bütün millete taptaze bir ruh vermek.”

Var mıdır yapabilecek bir siyasetçi?

Harp Okulu’ndaki Mustafa Kemal’e arkadaşları sorar: “Kalkıyorsun ama bir türlü uyanamıyorsun. Dâhiliye subayının karyolanı sarsması mı lazım… Bu anlaşılmaz hayatının nedeni nedir?” Mustafa Kemal yanıtlar: “Arkadaşlar, yatağa girdikten sonra ben sizler gibi sakin uyuyamıyorum. Sabahlara kadar gözüm açıktır. Sonunda tam dalacağım zaman, ‘Kalk!’ borusu çalıyor. Onu da doğal olarak işitmiyorum.” Üçüncü sınıfa geldiğinde “özgürlük sorunu” kafasını iyice meşgul edecek ve “bunun için de muhakkak örgütlenmek gereklidir,” diyecektir. (Niyazi Ahmet Banoğlu; Atatürk’ün İstanbul’daki Günleri)

Vatanseverin formülü bellidir: Uyumamak, özgür olmak, örgütlenmek.

Biz de BOP’un aktörlerinden biriyiz…

Batı, istediği doğrultuda yürütebileceği siyasi aktör/aktörler bulmakta zorlanmaz. Göreve getirilen aktöre/aktörlere her türlü imkân tanınır; ondan/onlardan istenen tek şey ise oyunun bir parçası olmaya devam etmesi/etmeleridir. Bu döngü hiç değişmez.

Dünya, Büyük Ortadoğu Projesine (BOP) kilitlendi. Suriye, Türkiye ve İran üzerinden çalışılıyor. Bizdeki yeni çözüm süreci de buna hizmet ediyor. Terörist Başı açıkça şöyle diyor: “Kürt meselesinin çözülmesi Orta Doğu’nun önünü aydınlatacak fakat çözülmezse bölge kaosa sürüklenir.” (2024)

İsrail, Batı destekli katliamlarıyla Filistin’i halletti. Bitecek mi sizce? Bu savaş binlerce yıldır yok mu zaten? Örneğin Tevrat’taki Rab öfkelenir ve şöyle der: “Bu yüzden Gazze surlarına ateş yağdıracağım, Yakıp yok edecek saraylarını.” (Amos; 1/7) İsrail Tevrat’ın, dört ırmakla (Pişon, Gihon, Dicle ve Fırat) sınırları çizilmiş Aden cennetine hükmetmek istiyor. Kur’an’da da geçen bu Aden cenneti ya da cennetleri; günümüzde Irak, Suriye, Lübnan, Mısır, Türkiye’nin doğu ve güneydoğusu ve İran’ın aşağı Zagros Dağlarını içine alıyor. Tarih boyunca çatışma ve zulümden hiç kurtulmadı bu bölge, bugün de Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adı altında bölünmek isteniyor. Bölmekteki amaç, dünya hayatında da “cennet” in tüm yer altı zenginliklerine sahip olmak mıdır?

Şuna da dikkat çekelim: Kur’an, Filistli kahraman Golyat’ın başını kesen Davut’u kutsuyorsa Filistin ve İsrail neden savaşıyor?

1 Mart süreci devam ediyor!

Tezkere geçseydi; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesi, yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması için Hükûmet’e yetki verilmiş olacaktı. 2003’ün o günlerinde TBMM’de yayılan konuşmalara göre Tezkere ile 65.000 ağır silahlı asker de doğu ve güneydoğumuza yerleşmiş olacaktı. Bu bilgiyi teyit imkânımız yok ancak böyle bir gelişmenin sonucunun Türkiye için vahim olacağını kestirmek zor değildir. Diğer yandan Tezkere’de tökezleyen Batı, işi şansa bırakma niyetinde değil ve adım adım ilerliyor. Gelinen noktada İsrail parlamentosu ve Mısır Zirvesi’ndeki köy seyirliğini izledik. (13 Ekim 2025) Filistin’de binlerce insan yitip gitti, kalanların geleceği karanlık ancak önemli değil. Kibir o kadar tavan yapmış ki dünyanın süper gücünün başı; aile fertlerini de bir halkın yok edilmesi için başka bir ülkenin isteği doğrultusunda bomba atarak katliam yapanları da alkışlattı. Karşı çıkanlar da yaka paça dışarıya atıldı.

Barışın başı bu ise sonu nasıl gelir?

Adı “Kalıcı Barış için Trump Deklarasyonu” olan metne bakılırsa Filistinliler, İsrailliler ve bölge halkları için barış ve güvenlik sağlanacak. Mısır tarafından hazırlanan dört maddelik Zirve gündemi de İsrail-Hamas ateşkesinin kalıcılığı, rehinelerin koşulsuz serbest bırakılması, Trump’ın Gazze barış planının desteklenmesi, Ortadoğu’da barış ve istikrar çabalarının güçlendirilmesi, Gazze’nin yeniden inşası ve insani toparlanması, Arap-İsrail bağlarının, diplomatik normalleşmenin sağlanması konularını içeriyor. Ancak 13 Ekim’de başlayan “barış” kısa sürmüşe benziyor; 19 Ekim itibariyle İsrail yeniden saldırıya geçmiş bulunuyor.

Adlarının Trump ya da Biden olması fark etmiyor, İsrail ve Yahudi lobisine sadık kalma yarışı sürüyor. Daha önce de “Abraham Anlaşmaları” yapılmıştı 2020’de. İran’a karşı, Trump’ın himayelerinde, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) bir paydada buluşmuştu, üç dinin atası İbrahim’in ruhu (!) devreye sokulmuştu. Diyalog aranmıştı. Biden da “Siyonist olmak için Yahudi olmak gerekmiyor. Ben bir Siyonistim” sözlerini kullanarak durumu perçinleştirmişti. (basın)

Dünya siyasetini, görünen o ki, bugün de büyük ölçüde “din” yönetiyor! Trump da geçen haftaki konuşmasında şöyle demişti:

“Bu sadece bir savaşın sonu değil. Bu, terör ve ölüm çağının sonu ve inanç, umut ve Tanrı çağının başlangıcı!”

Trump’a sormak lazımdır: Bu hangi Tanrı çağının başlangıcıdır? Tanrı zaten yok mudur? Amaç Yahudi kavmini ve dinini Ortadoğu’da egemen kılmak mıdır? Semavi kabul edilen üç dinin de aynı bölgeden çıktığını, ilk ikisinin yani Musevilik ve Hristiyanlığın Yahudi kavminin ürünü olduğunu, İslam peygamberinin de İsmail-İbrahim zinciri ile Yahudi kavmine bağlandığını unutmayalım. Kur’an çevirilerinde baş tacı edilen, sürekli övülen Yahudi kavminin peygamberlerini de unutmayalım.

Devam edecek…

 

Canan Murtezaoğlu

 

İzlemek için:
https://www.youtube.com/live/hrizMXKocoM?si=lryHxMmuVcF2wGgI


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir