“Ummak, başkasının yapmasını beklemektir!”


2002’de parlamenter sistem yürürlükte iken kurulan ve iktidar olan siyasî parti, 2017 Referandumu ile yeni bir sistem içinde hükümet etmeye başladı. Adı, “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi” olan bu yönetim şeklinde, yürütme yetkisi ve görevi cumhurbaşkanına ait oldu. Cumhurbaşkanı kararnameler yoluyla da yasama yetkisini kullanmakta. “1 sayılı” cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile cumhurbaşkanlığı teşkilatı ayrıntılı olarak düzenlenmiş.

2007 yılında yapılan anayasa değişikliği sonucunda, 2014 yılından itibaren halk tarafından seçilen cumhurbaşkanına, yeni sistemle birlikte TBMM’nin kimi yetkileri de aktarıldı. Artık partili de olabilen cumhurbaşkanı, bakanları Meclis dışından atamakta. Bakan olan kişinin hiçbir siyasî yetkisi yok, Meclis’e karşı sorumluluğu da yok! Vatandaş okuması yaparsak Türkiye “tek kişilik hükümet” ile yönetiliyor.

Mevcut Cumhurbaşkanı’nın kararnameler ve kararlar yoluyla Meclis’ten daha güçlü olduğu rakamlara yansıyor. Meclis, 1.493 madde görüşüp 104 kanunu yasalaştırabilmişken, Cumhurbaşkanı 64 kararname ile 2.229 maddeyi yürürlüğe koymuş. (Basın) Kararnameler gerektiğinde “kişiye göre” de değiştiriliyor; bir engel yok! Şimdilik tek engel, iktidar ortaklığını yürüten partilerin milletvekili sayısının “referandumsuz anayasa değişikliği” için yeterli olmaması…

Yeni sistem, 9 Temmuz 2018’den beri yürürlükte. Güçler ayrılığı, denge ve denetleme sistemleri askıda… Bu yeni yapının amacı, parlamenter sistemin sebep olduğu bürokratik engelleri aşmak olarak pompalanmıştı memleketin her köşesine. Her şey “hızlı ve istikrarlı” karar alabilmek adına idi, böyle sunulmuştu Türk milletine. Ancak henüz dolmayan ilk dört senede “istikrar” hiç görülmediği gibi ülke yararına kazanılmış bir “hız” olmadığı da ortada.

Diğer yandan “hız ve istikrarsızlık” konusunu bürokraside görmek mümkün. Sistem önce kendi eliyle ve hızla “kendi adamı” nı atıyor ancak doku uyuşmazlığını hissettiği anda da aynı hızla geri çekiyor. Bürokratların biri gidiyor biri geliyor. Hız o kadar arttı ki, artık dikiş tutmuyor! “Rabbim de verdikçe” vermiyor. Çare ve çıkış, çocukların eline mikrofon verip muhalefete sövdürmekte aranıyor. Bu arada gidenin yüzü gülüyor gelen ise somurtarak bakıyor kameralara!

Sürekli aldatan ya da aldatıldığını öne süren iktidarın bu dikiş tutmayan bürokratik yapısı, saray ve dincilik kavramları da eklendiğinde yüz yıl öncenin İstanbul hükümetleri ile bolca benzerlik arz ediyor. Bu bağlamda Nutuk’taki satırlara bir göz atalım.

Ocak 1919’da açılan  Paris Barış Konferansı’nda, Osmanlı delegasyonu şiddet tavırlarına maruz kalmıştır. Sadrazam Damat Ferit Paşa, “doğal olarak hiçbir şey başaramadan, onuru kırılmışçasına” İstanbul’a dönmüştür. Sivas Kongresi hazırlıkları öncesidir. Mustafa Kemal Paşa, “İstanbul hükûmetini, ulusal girişimleri önlemekten vazgeçirmek, başarıyı hızlandırıp kolaylaştıracağından, önemliydi.” düşüncesindedir ve Ağustos ortalarında Ferit Paşa’ya şifre bir telgraf yazar.

Nutuk, elbette işgal altında olan bir ülkede yaşananları anlatır; sözler ve ifadeler ona göredir ancak Atatürk’ün o gün sergilediği akılcılık ve bu akılcılığın yansıdığı ayrıntı dolu cümleler sadece o günleri anlatmaz; bugün için de yarın için de ne olması, nasıl olması gerektiğine işaret eder. Damat Ferit’e çektiği telgraf da böyle bir örnektir; çıkarımlarla doludur.

“Bu telgrafta başlıca şu cümleler vardı,” der Atatürk Nutuk’ta:

“Mösyö Clemenceau’nun yüksek kişiliğinize yanıt olarak verdiği ayrıntılı yazılarını son günlerde okuyunca İstanbul’a nasıl bir umutsuzluk ve üzüntü yükü altında döndüğünüzü anlıyorum… Ülkemizi bölüşmek ve devletimizi ortadan kaldırmak düşüncesini bu kadar açık ve onur kırıcı biçimde gösteren bir yazı karşısında titremeyecek bir tek duygulu insan düşünemem.”

Fransa Başbakanı Clemenceau Osmanlı İmparatorluğu ile yapılacak olan Sevr Antlaşması’nın tek başına mimarı olacaktır. (10 Ağustos 1920) Damat Ferit, yüz yıl önce bu “onur kırıcılık” tan belli ki etkilenmiştir ancak aynı zihniyetin bugünkü devamı “dünyanın bir numarası” ndan gelen mektuptaki “Aptallık etme!” ifadesinden etkilenmeyecektir.

Telgraf şöyle devam eder:

“Allah’a binlerce şükürler olsun ki ulusumuz ruhundaki yiğitlik dayancı ile hayat ve varlığının tarihini ne oluruna bırakacak, ne de cellâtlara yakışır yargılara hiçbir zaman kurban etmeyecektir.”

Çıkarım bir: Millet olarak işlerimizi kadere terk etmeyeceğiz, varlığımız için son sözü sadece biz söyleyeceğiz.

“Dokuz aydan beri iş başına gelen hükûmetlerin, hep, birbirinden daha çok güçsüzlüğe uğraması ve sonunda ne yazık ki felç olmuş bir duruma düşmesi milletin yüksek onuru karşısında gerçekten pek hüzünlü oluyor. Şaşmaz gerçektir ki vatan ve milletin kaderi için içeride ve dışarıda dinlenir ve sözü geçer olmak, kuşkusuz millî iradeye dayanmak koşuluna bağlıdır.”

Çıkarım iki: Aynı hükümet görüntüsü altında bürokraside defalarca değişim geçiren ve güç kaybeden yapıya karşı millî iradeyi her şeyin üstünde tutacağız.

“Yaşamak hakkı ve bağımsızlığı için çalışan milletin amacındaki temizlik ve içtenliğe karşı İstanbul hükûmeti düşmanca davranmayı yeğliyor. Bu tutum doğal olarak büyük üzüntü doğurur. Ulusu, İstanbul hükûmetine karşı, istenmeyen davranışlara sürükleyebilecek niteliktedir. Çok içtenlikle söyleyeyim ki, millet, her türlü isteğini yapabilecek güçtedir.”

Çıkarım üç: İster iç siyasette, ister dış siyasette olsun, yaşam hakkı ve bağımsızlık her ulusun olmazsa olmazıdır ve ulusumuz her türlü isteğini yapabilecek güçtedir!

“Girişimlerinin önüne geçebilecek hiçbir güç yoktur. İstanbul hükûmetinin olumsuz girişimleri hiçbir yerde ve hiçbir kimse tarafından uygulanamayacaktır.”

Çıkarım dört: Her türlü olumsuzluk için milletçe mücadele edeceğiz.

“Millet, çizdiği program içinde, çok kesin ve belirgin adımlarla amacına doğru yürümektedir. İstanbul hükûmetinin şimdiye kadar olan engelleyici girişimlerinin hiçbir yerde hiçbir etki yapmamakta olması nedeni ile gerçek durumu anlamış olacağınıza kuşku yoktur.”

Çıkarım beş: Atatürk Cumhuriyeti için kesin ve belirgin adımlarla yürümeye devam edilmeli, ulusun beklentileri esas alınmalıdır.

İngiliz romancı ve gazeteci Robert Harris şöyle demiş: “Ummak, başkasının yapmasını beklemektir.”

Türk milleti olarak ummayı bırakıp, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerinin izinde Cumhuriyet’imizin “yüzüncü yıl” seçimleri için her türlü doğru, saygın ve adil bir çalışma içinde olmalıyız.

Canan Murtezaoğlu

 

Dinlemek için tıklayın

 

Yararlanılan Kaynak:
SİTE, NUTUK; 2. Dosya, s-50-99