Üç öykü (1)
Gâşiye suresi anlatımında; hisseden bir varlık olan insanın somut kavramları soyut kavramlardan daha iyi idrak edebildiğini belirtmiş, cehennem-cennet betimlemeleri ile yapılmak istenen, bu soyut kavramları elle tutulur hale getirebilmek midir, diye sormuştuk. Mekkî surelerle ilgili yaptığımız vatandaş okumamızın ellincisindeyiz. İbn Abbas-Kurayb rivayet zincirine göre altmış altıncı sure “Kehf” tir. (Mağara) Sure adını, metnin içinde “söz konusu edilen ve ‘mağara arkadaşları’ demek olan ‘Ashab-ı Kehf’ten almıştır.” (Elmalılı)
Allah; “katından gelecek şiddetli azaba karşı” insanları uyarması ve “yararlı işler yapan müminlere kendileri için güzel bir mükâfat bulunduğunu müjdelesin,” diye, içinde eğrilik bırakmadığı kitabı kuluna indirmiştir. Elçi, “Allah çocuk/oğul edindi” diyenleri de uyarmalıdır çünkü “bu hususta ne kendilerinin ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur.” Ağızlarından çıkan söz “büyük bir iftiradır” ve onlar “yalandan başka bir şey” söylememektedir. Muhammed peygamber, Kitaba inanmayanlar “peşinde üzüle üzüle” kendini helak etmemelidir. Biz; “insanların hangisinin daha güzel iş işlediğini” denemek için “yeryüzünde olan şeyleri oranın süsü” yapmıştır ancak Biz, “yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak” haline de getirebilir.
Vatandaş okuması yaparsak, Biz, verdiğim gibi de alırım, demektedir!
Bu surede üç öykü bulunmaktadır: Mağaradaki gençler, Musa-genç arkadaşı-bir kul ve Zülkarneyn…
Birinci öykü olan mağaradaki gençlerin anlatımına, “Yoksa sen Kehf ve rekîm sahiplerini şaşılacak ayetlerimizden mi sandın?” sorusu ile başlanır. (Kehf: mağaranın bulunduğu vadi dağ, Ashab-ı Kehf’in köyü. Rekîm :Gençlerin isimlerinin yazılı bulunduğu taş kitabe) Birkaç genç mağaraya sığınır, Rablerinden rahmet diler ve işlerinde başarılı olmalarının sağlanmasını isterler. Bunun üzerine Biz, gençlerin kulaklarını tıkayarak onları yıllarca uyutur. Biz, “sonra da iki gruptan hangisinin, kaldıkları süreyi daha iyi hesap edebileceğini,” bilmek için onları uyandırır. Muhammed peygambere, “sana onların kıssalarını gerçek olarak anlatacağız,” diyen Biz, Rablerine iman eden bu birkaç gencin hidayetlerini/doğru yol göstergelerini artırdığını, gönüllerini sağlamlaştırdığını belirtir.
Gençler, hükümdarlarının karşısında ayağa kalkmış ve “bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O’ndan başkasına ilah deyip tapmayız, yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz,” demişler ve kavimlerini, “Allah’tan başka ilah edindiler. Onların ilah olduğuna dair açık bir delil getirselerdi ya! Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir,” diyerek kınamışlardır. İçlerinden biri de şöyle demiştir: “Mademki, siz bu insanlardan ve Allah’tan başka taptıklarından ayrıldınız, öyle ise mağaraya sığının, Rabbiniz rahmetini size yaysın ve işinizde de size kolaylık göstersin.”
Biz, elçi Muhammed’e şöyle der: “Baksaydın, güneşin doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına yöneldiğini, batarken de sol taraftan onları makaslayıp geçtiğini görürdün. Onlar, mağaranın geniş bir yerinde idiler. İşte bu Allah’ın mucizelerindendir. Allah kimi doğru yola koymuşsa, o, doğru yoldadır. Kimi de şaşırtmış ise, ona yol gösterecek bir dost bulamazsın. Bir de onları mağarada görseydin, gözleri açık olmakla onları uyanık sanırdın. Halbuki onlar uykudadırlar. Biz onları sağa sola çevirirdik. Köpekleri de girişte ön ayaklarını ileri doğru uzatmıştı. Eğer onları görseydin, arkana bakmadan kaçardın ve için korku ile dolardı.”
Biz, “onları bir mucize olarak” uyuttuğu gibi, “birbirlerine sorsunlar diye” de uyandırır. İçlerinden biri şöyle der: “Ne kadar durup kaldınız/eğleştiniz?” Birkaçı, “bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık,” diye yanıtlarken birkaçı da şöyle der: “Ne kadar durduğunuzu, Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi, bu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangi yiyecek daha temiz ise, ondan size azık getirsin. Hem çok dikkatli/nazik davransın ve sizi kimseye sezdirmesin/duyurmasın. Çünkü şehir halkı, sizi ellerine geçirirlerse muhakkak sizi taşlayarak öldürürler veya döndürürler ve bu durumda asla kurtulamazsınız.”
Biz, insanların onları bulmalarını sağlar. Amaç; “öldükten sonra dirilmenin hak olduğunu ve kıyamet gününden şüphe edilemeyeceğini” bildirmektir. Onları mağarada bulanlar aralarında tartışır ve “üstlerine bir bina yapın,” derler. Sözlerini geçirenler ise “onların üzerine elbette bir mescit yapacağız,” derler.
Anlatım mağaradaki kaç kişi olduğu konusu ile sürer ve şöyle denir: “Karanlığa taş atar gibi/gaybı taşlar gibi, kimi, ‘onlar üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir,’ der. Kimi de ‘beş kişidir, altıncıları köpekleridir,’ der. Kimi, ‘yedi kişidir, sekizincileri köpekleridir,’ der. De ki: ‘Onların sayısını en iyi Rabbim bilir. Onları pek az kimseden başkası da bilmez. Bunun için, onlar hakkında, bu bildirilenler dışında kimseyle tartışma ve onlar hakkında başkalarından bilgi isteme/hiç kimseye de bir şey sorma.” Devamla Muhammed peygamber uyarılır: “Allah dilerse’ demeden, hiçbir şey için, asla ‘ben onu yarın yapacağım,’ deme. Ve unuttuğun zaman Rabbini an ve ‘umarım ki, Rabbim beni doğruya, bundan daha yakın olarak ulaştırır’ de.”
Mağaradaki gençler öyküsü şu ifadelerle sonlanır: “Onlar, mağaralarında üç yüz yıl kadar kaldılar ve dokuz yıl da buna ilave etmişlerdir. De ki: ‘Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir.’ Göklerin ve yerin gaybı O’na aittir…”
Bu öykü, Hristiyanlıkta “Yedi Uyurlar” olarak bilinmektedir. “Hıristiyanlıktaki yedi uyurlar kıssasını ilk defa Süryaniler’in naklettiği, kıssanın ana hedefi olan ölüm sonrası dirilişin IV. yüzyılın ilk yarısından itibaren Süryanîler arasında tartışıldığı göz önünde bulundurularak Hıristiyanlıktaki bu kıssanın Doğu menşeli olduğu da ileri sürülmektedir.” (TDV İslam Ans.)
Aynı kaynakta; mağaradaki gençlerin üzerine yapılması düşünülen “mescit” ve yiyecekleri için kullanılan “ezkâ” kelimeleri ile bir Yahudi kavmi olan Essenîler arasında ilişki olduğu öne sürülür. Essenîler mabetlerine mescit demektedir ve Tevrat’ın yiyeceklerle ilgili hükümlerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Öykünün geçtiği yer kesin değildir. İspanya, Cezayir, Mısır, Ürdün, Suriye, Afganistan, Doğu Türkistan, Efes, Tarsus ve Afşin’de Ashab-ı Kehf’e ait olduğu ileri sürülen mağaralar vardır. Hristiyan kaynaklardaki anlatımın Kur’an’dan farkı, kişi adlarının yer almasıdır. Öykü, Hint kutsal kitaplarından Mahabharata’da yedi kişi ve köpekleri olarak, Yahudilerin efsanelerini, tören kurallarını içeren Talmud’da da bir kişinin yetmiş, diğerinin altmış altı yıl uykudan sonra uyandıkları şeklinde anlatılmıştır.
Kur’an metnindeki ifadeler değerlendirilirken; Yahudi ve Arap kavimlerinin iç içe yaşamları, bölgedeki olaylar ve de İslam öncesinde bölgenin çevre medeniyetlerle, özellikle Bizans’la yoğun ticari ilişkiler içinde olduğu akılda tutulmalıdır.
Sureden devam edelim…
Muhammed peygambere uyarı niteliğinde öğütler verilir. “Rabbinin kitabından” ona vahyedileni okumalıdır. “O’nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. Ve O’ndan başka bir sığınılacak da” bulamaz. “Sabah akşam rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber candan” sabretmelidir. “Dünya hayatının süsünü isteyerek” onlardan gözlerini ayırmamalıdır. Biz şöyle der: “Kalbini, bizi anmaktan gafil kıldığımız, nefsinin kötü arzusuna uymuş ve işi hep aşırılık olan kimseye uyma. Ve de ki: O hak Rabbimizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Çünkü biz zalimler için öyle bir ateş hazırlamışız ki duvarları, çepeçevre onları içine alacaktır. Eğer feryat edip yardım isteseler, erimiş maden/zeytinyağı tortusu gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. O ne kötü bir içecek ve ne kötü bir dayanma yeri! … İman edip de güzel davranışlarda bulunanlar” ise Adn cennetlerinde olacaktır. Altlarından ırmaklar akan cennetler, önceki benzer ifadelerle anlatılır; “onlar altın bileziklerle süslenecekler, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek koltuklar üzerine dayanıp” kurulacaklardır.
Daha önce de örneklerini gördüğümüz gibi eli kolu bağlanan insana “dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin,” ifadesiyle seçim hakkı verilmiş gibi görünse de sonuç değişmemektedir. İnanmayanlar, “erimiş maden/zeytinyağı tortusu gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap” alacak, inananlar ise altlarından ırmaklar akan cennetlerde altın bilezikler, ipek giysiler içinde olacaktır.
Cennet betimlemelerinde öne çıkan altın tutkusu, tüm bölge için geçerlidir. Tevrat’tan şu satırları verelim:
“RAB korkusu paktır, sonsuza dek kalır, / RAB’bin ilkeleri gerçek, tamamen adildir. / Onlara altından, bol miktarda saf altından çok istek duyulur, /Onlar baldan, süzme petek balından tatlıdır.” (Mezmurlar 19: 9-10) “Onu güzel armağanlarla karşıladın, / Başına saf altından taç koydun.” (Mezmurlar 21: 3) “Kral kızı odasında ışıl ışıl parıldıyor, / Giysisi altınla dokunmuş.” (Mezmurlar 45: 13) “RAB ülkede ilk doğanların hepsini, İlk çocuklarını öldürdü. / İsrailliler’i ülkeden altın ve gümüşle çıkardı, / Oymaklarından tek kişi bile tökezlemedi.” (Mezmurlar 105: 36-37) “Develer su içtikten sonra, adam bir beka ağırlığında altın bir burun halkasıyla on şekel ağırlığında iki altın bilezik çıkardı.” (Yaratılış 24: 22) “Kral Süleyman’ın kadehleriyle Lübnan Ormanı adındaki sarayın bütün eşyaları saf altından yapılmış, hiç gümüş kullanılmamıştı. Çünkü Süleyman’ın döneminde gümüşün değeri yoktu.” (1. Krallar 10: 21)
Kehf suresi anlatımı sürecektir…
Canan Murtezaoğlu
