Vatandaş Okuması

Bilgi ile büyüyelim, akıl ile yükselelim, beynimizi özgür kılalım!

Kalem Kardeşliği

Türkiye’yi bekleyen tehlike: Akad sendromu


Yıl 2024 ve biz 1923’ten bugüne şekillenmiş bir Cumhuriyet’in erdem, hukuk, siyaset ,sosyal boyutları içerisinde “çağdaş medeniyet” yolunda yürüyoruz.

Ama öyle mi?

Yaşadığımız son yirmi yılda ülke yönetimine gelenler, hep bir “dava” dan söz ederler. Bu dava giderek berraklaştı. Biri, göç ile nüfus kompozisyonunu değiştirmek, ki yazımızın konusu bu olacak, diğeri Misakı Millî içinde oluşan, sevgili Atatürk’ün Türk milleti yerine, sınırları belli olmayan bir “ümmet” oluşturma serüveni. Bunu bir dahaki yazımda anlatmaya çalışacağım.

Yazımın başlığı Akad sendromu; tarihte ilk imparatorluğu kuran Akad kralı Sargon’un tarihe örnek olan  yaşam süreci..

Sargon, kesin olmamakla birlikte M.Ö. 2350-2279 yılları arasında yaşamış bir Akadlıdır. Annesi bir tapınak rahibesidir ve babası belirsizdir. Bu doğumda, annesi onu Dicle nehrine sepet içinde  bırakır ve onu Akki adlı bir kişi bulup büyütür. Bu sepette çocuk ritüeli, daha sonra Babil’de Tevrat yazılırken Musa’nın doğumunda da kullanılır.

Sargon, Sümer kenti olan Kiş’te kralın sakisi ve muhasebecisi olarak çalışır, yetenekli bir kişi olarak zamanla Sümerlere tâbi yaşayan Akadlarla birlikte yönetimi le geçirir. Sümerlerin köken itibarıyla Orta Asyalı oldukları, M.Ö. dördüncü binden başlayarak Mezopotamya’ya yerleştikleri, burada ileri bir kent uygarlığı kurdukları ve de yaşadıkları iki bin yıl süresince Amurru, Arap kökenli Akad gibi halkların da yüzyıllarca bu bölgede Sümerlere hizmet vermiş insanlar olduğu bilinmektedir.

Sargon, Ur ve Uruk kentlerini alıp bütün Sümer ülkesine hâkim olarak, nerede ise iki bin yıllık Sümer yönetimine son verir. Kentlerin kale duvarlarını yıkar ve Sümerce yerine Akadca öğrenme zorunluluğunu getirir. Bu durum; tarihte bilinen, kentli, yerleşik toplumlar çevresinde veya ona hizmet ederek yaşayan göçmen veya sığınmacı halkların zamanla iktidarı ele geçirmesi süreci ve bunun tahripkâr sonuçlarıdır. Bu tip süreçler, Romalıların Gotlarca istilası, Çin’in Moğollarca ele geçirilmesi ve de Emevi ve Abbasilerce esir edilen ve Mevali olarak tanımlanan Türk ve İranlıların zamanla yönetimi ele geçirmesinde de görülmüştür.

Tarihe yön veren temel olaylar vardır. Bunlar doğa olaylarının oluşturduğu yıkım, nüfus kompozisyonunun giderek değişmesine neden olan kavim göçleri ve de ezilen kitlelerin isyanlarının sonuçlarıdır. Yaşamın süreklilik ve sürdürülebilirliğini, toplumsal direnç ve düzenini, hem üretim, ticaret hem de güvenlik olarak sağlayan, nüfusun miktar ve kalite olarak yapısıdır.

Demografi ve sosyoloji bize temel bir başlık sunar: Bu nüfusun yapısıdır. Bir yerleşimde hâkim olan güç, ya kendi ırk, kavim, millet sayısal üstünlüğüne dayanarak yaşamını biçimlendirir ki bu uzun tarihsel bir süreklilik sağlar ya da silah gücü ile ele geçirilen yerlere kendi toplumundan insanları kaydırır. Türk toplumunun bu konuda iki farklı tarihsel oluşumu vardır:

Birincisi Türk kökenli gruplar, 950’li yıllardan başlayarak Anadolu’yu yurt durumuna getirmişler, yoğun yerleşme ve Türkleşme bu dönemde başlamıştır. Tarihsel süreç içerisinde bütün Balkan bölgesi, Yunanistan, Kafkaslar, Kuzey Afrika ve Ortadoğu, Türk dünyasının yönetimi altına girmiştir. Anadolu’dan özellikle Balkanlara Türk unsurlar yerleştirilmiştir. Diğer hâkim olunan bölgelere ise Türk yönetimi, aileleri ve diaspora diye tanımlayabileceğimiz bir yönetsel sınıfı yerleştirmiştir.

Önemli bir tarihsel zafiyet, 7/8 yüzyıl yönettiğimiz bu devasa ortamları ne yazık ki yalnızca güce dayanarak, gelir getirici kaynaklar olarak düşünüp davranmamızdır. Türk kültür hegemonyasını kurmadığımız gibi her toplumu kendi hukuk ve yaşam koşulları içinde özgür bırakmışızdır. Bu model, su ve zeytinyağı gibi asırlarca kaynaşmadan beraber yaşamayı oluşturmuş, ilk zafiyette kopma ve kaotik sonuçları olmuştur. Güç bitince kültür hegemonyası yani Türkleştirmek olmadığından yerleşik toplumlar isyan etmiş ve yönetimimizden çıkarak 1850’lerden 1930’lara kadar farklı Türk toplulukları uzun yüzyıllardır oturdukları toprakları bırakarak son kale Anadolu’ya sığınmışlardır. Kırım, Kıpçak, Çerkez, Balkan göçleri acı ve örnek sonuçlardır.

Bunun temel nedeni, Türklerin geç kentleşme sonucu, millî beraberliği sağlayabilecek dil gelişimi zayıf kalmış, Türkçemizin yönettiği toplumlara kültürel üstünlük kuramaması, sabit ve uzun süreli, asimilasyona engel olmuştur. Bu kültürel az gelişmişlik asal nedeni, ilk yerleşik düzenimiz olan Selçuklular döneminde aydınlarca Farsçayı yönetim dili, Arapçayı bilim dili olarak kabul etmemiz, Türkçeyi ise halk ve asker ocağında bırakmamızdır. Yönetimimiz altında yüzyıllarca yaşayan ve kültürlerini koruyup geliştiren Fars ve Arap toplumlar, güç kalkınca millî devletlerini kurmuşlardır. Benzer bir sonuç, Osmanlı yönetiminde beş yüzyıl kalan Balkan halkları, Türkçenin egemenliğine girmemiş kendi millî değerlerini koruyarak, yeniden dipdiri özgür devletler olmuşlar ve sonuçta Türkleri çıkartmış veya asimile etmişlerdir.

Atatürk Türkiye Cumhuriyetini kurarken bu tarihsel zaafımızı çok iyi bildiğinden hem TDK hem de TTK’yı kurup eğitimde birliği sağlayarak, ortak dili Türkçe yaparak Hakkari’den Edirne’ye hem millî birlik ve hem aydınlanma için Türkçenin kullanımını ve gelişimini sağlamıştır. Yeni alfabe, Türkçenin hem kolayca öğrenimini hem de gerek sanat, yazın, gerekse bilim dünyasında millî gelişimlere yol açmıştır.

Anadolu’da tarihsel bir gerçeklik vardır. Dünyanın köprü kabul ettiği topraklarda yaşıyoruz .Buranın tarihsel vurgusu göçlerle oluşmuştur. Hemen her kavim -Luvilerden Iyonyalılara, Friglerden Ermenilere, Türklere- gelip yerleşmişler, ya hâkim ya yönetilen olmuşlardır.

Yazımın başlığı Türkiye’yi bekleyen tehlike!

Bu tehlike maalesef son yirmi yılda iktidarın ama bilinçli ama yetersiz tarih bilgisinden dolayı bizleri içine çektirdiği “göç girdabı” dır. Göçmen, bir eve gelen davetsiz misafirdir! Bu ülkenin kurucusunun bize bıraktığı en önemli öğütlerden biri, Arapların iç işlerine karışmama konusudur. Buna karşın, yeni Osmanlıcılık ve halifelik rüyası, Batı, özellikle ABD tarafından değerlendirilerek BOP adı altında Orta Doğu’ya yeni biçim verme  yoluna gidildi ve BOP’un başkanlarından biri Erdoğan oldu. 2010’larda başlayan Arap baharı ile maruf ayaklanmalar bu bölgedeki her ülkede olaylar çıkardı ama iki ülke savaş cehennemine çekildi ve Irak ile Suriye kağıt üstünde bütünlük gösterirken iç savaşlar başlatıldı. Sonuç olarak toplam yirmi milyon masum insan yollara düştü. Bize, başta, masum bir ensar-muhacir vakası gibi gösterilen göç olayının asıl hedefinin farklı olduğu zamanla belli oldu. On iki yılda, öncelikle Suriyeli ve Iraklı gelirken buna Afrikalı ve özellikle Afgan göçmenler eklendi. Kaba bir sayı ile 85 milyona 10 milyon eklendi ve bunlar, çok az bir kısmı dışında, çoğunluk bizlerin vergileri ile beslenip bakılıyor.

Bu durum görünürde tedirginlik verici ve giderek on iki yıl sonunda ulaşılan ve devletçe fazla açığa vurulmayan gerçeklerle dehşet bir tablo oluşmaktadır. Gelenler bizim %1,9 olan doğum oranımıza karşın %5,1 oranında üremekteler ve bunlar en fazla on yıl içinde yönetilemeyecek boyuta gelebilirler. Bir kısım işveren bunları ucuz işgücü görerek aslında ateşe benzin dökmektedir.

Gelenler Türk toplumuna asimile olmak istememekte ve hükûmetin her sahadaki öncelikleri nedeniyle Türk vatandaşlarının hakları zayi edilmektedir. Bazı bölgelerde demografi bozulmuştur. Kalitesiz ve eğitimsiz bu gruplar yakın gelecekte mafyalaşır. Afgan göçmenler erkek olarak gelmektedir, aileleri yoktur, bu bir sosyal tehlikedir. Son bilgilere göre, Pakistan’da yapılan propagandalarla Türkiye’ye davet çıkarılmaktadır. Vatandaşlığın para ile verilmesinin yarattığı sosyal tahribat da giderek büyümektedir. Olay dünya gündemine o kadar yerleşmiştir ki son seçimde, “göçmenleri geri göndereceğim” diyen partiye karşı AB, ABD, Arap ülkeleri ve Rusya AKP’ye açık destek vermişlerdir.

Bahçenize gelen ezik, hırslı ve eğitimsiz insanlar dünün Akad halkı gibidir. Fırsat çıktığında nasıl Sümer devletini yok ettilerse, Türkiye’nin başına bunu gelmeyeceğinin bir garantisi yoktur. Umarım yazdıklarım sizlere olayın büyüklüğünü fark ettirir.

M. Cenap Murtezaoğlu


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir