Tükenmeyen bir vurdumduymazlık olgusu; Oblomovluk üzerine*


Oblomovluk kelimesi, 19. yy’da Rus edebiyatının değerli kalemi İvan Gonçarov’un kitabındaki aristokrat kişinin isminden gelmektedir.

Bu kitabın önemi kadar, bu kitaba eleştiri yazan ve 25 yaş gibi çok erken yaşta ölen bir dahi çocuk Nikolay Aleksandroviç Dobrolyubov’un “Oblomovluk nedir?” kitabı da değer taşır.

Sn. Öner Yağcı tercümesinde Oblomovluğu şöyle tanımlar: “Maddi koşulların yarattığı ve insanın kendisini gerçekleştiremeyerek köleleşmesi”

Oblomov, 19.yy Rusya’sının aristokrat ailelerinden birine mensuptur ve 1840/50’li yılların Çarlık rejiminin toprak sahiplerinin acımasız, vurdumduymaz, olaylara ilgisiz, aşırı bencil, sevgiyi ancak kelime olarak bilebilen, özünde zavallı ve aşırı zenginlikten dolayı tembel ve de bir insan için en korkunç olan amaçsızlığı yaşam biçimi gibi gören bir garip varlıktır.

Oblomov’un en belirgin özelliklerinden biri çoğu kez yatakta, bazen koltukta ve de genellikle pijaması ile üstüne giydiği robdöşambr ile gününü geçirmesidir.

Burada bir soru bize yol haritası olabilir mi? Bu tanımda, günümüzde de bize bir veya birilerini anımsatan Oblomovlar yok mu?

Tarihsel süreçte eski dünler, yakın dünler ve bugünün dünlerinde de bu tip garip varlıklarla hep karşılaşmıyor muyuz?

Romalı yazar Gaius Suetonius Tranquillus’un On iki Sezar’ın yaşamını anlatan yapıtında; yönetenlerin, varsılların sefahati ve ezilenlere karşı vurdumduymazlığının giderek devleti çürüttüğünü, Fransız devrimine giden yolda aristokrat umursamazlığının giyotine malzeme olarak sonuçlanmasını, sanayileşen İngiliz burjuvazisinin çocuk ve kadın sömürüsüne iştahla yaklaşmasını Oblomov’un insanımsı ataları her köşede yaşatmışlar çağlar boyunca.

Ayrıca din apoletli Cicerolar da kutsal saydıkları kitapları hep Oblomovlara göre düzenlemişler ve de aynı acımasızlık bugün de insanlığı inim inim inletiyorlar.

Boccaciolar, Balzaclar, Dostoyevskiler, Hugolar, Dickenslar, Tolstoylar, Steinbeckler, Fikretler, Nazım Hikmetler, Oblomov karakterine vurgu yaparak farklı ve daha sevecen insanın da var olabileceğini anlattılar. Tarihin içinden süzülüp gelen bunca çaba acaba Oblomov’un pijamasını çıkarmasına, botlarını giyinmesine, atına binip işine gitmesine en azından yol açabildi mi?

Burada sormak gerekir: Tembel Oblomov’a benzemek için kurgusu olan, onu ideal olarak benimseyecek yok mu sanıyorsunuz! Körfez ülkelerinin, Arabistan’ın yüksek duvarlı malikanelerinde çekilmiş selfilere bakın, Brunei’nin sultan ailesini, Rus oligarklarını, Çin’in komünist partili zenginlerinin günlük yaşamlarında deste deste Oblomov bulursunuz.

Çabasız zenginlik kişiyi ruh tembelliği ve giderek kendinde olmayan bir kendine dönüştürür…

O kadar sevgisiz bir olgu ki Oblomovluk, etrafındakilere bu sevgiyi esirgediğinden insanlar, bir sinerji yumağı olan güçlü ile güçsüzün birlikteliğinin umutsuzluk rüzgârına kapılması sonucu toplumsal depresyon, hiçliği yani ruhsal çöküntüyü oluşturmaya başlıyor.

Bu sıkışma, tarihin “diyalektik” çözümünü podyuma çıkarttırıyor. Sonuçta, bu toplumsal çöküntü, tarihsel bir yapılanma modeli olarak süre gelmiştir. Bütün devrimlerin, yenilenmelerin kaynağını oluşturduğu gibi, bu durum kısa sürse de Oblomovluk’tan kurtuluşun mutluluk dönemleri olarak tarihe yazılıyor.

Oblomovlar zamanında; Nekrasof’u, Puşkin’i, Turgenyev’i, Çernişevski’yi, Dostoyevski’yi ve en iyi anlayan genç Dobrolyubov’u dinlemediler. Oblomovlar kalkıp pijamalarını çıkartıp botlarını giyse, atına atlayıp topluma karışsa, üretimle Mujiklerin karınlarını biraz daha doyursa, yüzlerini güldürse farklı bir dünya olurdu. Lakin Oblomovların varlık içindeki amaçsızlığı; tarlada, fabrikada, sokakta kan çiçeklerine tomurcuklanma sevdası verdi.

Tekerleği en tembel insan üretti; yürümek istemediği için derler! Bu bile bir yüce amaç taşıdı. İnsanoğlu Kalahari çölünden Ren vadisine gelebildi.

1917 Ekim Devrimi günlerini birebir anlatan Amerikalı gazeteci John Reed en çok Oblomovları ve amaçsızlığının getirdiği kanı, gözyaşını ama bir o kadar da insanların silkinmesini anlatır.

Ekim Devrimi Oblomovlardan kurtulmak için bir uzay kapısı gibi oldu ama o günlerin dünyası silah markalarının EXPO’su gibi, şu soruyu gündemde tuttu sinsice:

Oblomovlar bukalemunlaşabiliyordu; bir atışta kaç kişi ölebilir, kaçı yere yıkılabilir gibi tadına doyum olmayan sohbetleri vardı Bismark bıyıklıların, redingotlu göbekzadelerin.

Lenin, devrimine şekil veremeden öldü, Stalin komünizmin doğasındaki paylaşımcı inceliği anlamayacak kadar yongası alınmamış kütük misali bir fenomen ve insanları “tüyü alınmış tavuk” politikasının yarattığı sığınmacı yöntemlerle eğirdi büktü.

Nerede ise Oblomovluk aranır duruma gelecekte ki, Hitler imdada yetişti, komünizm idealleri yerini Rus milliyetçiliğne bıraktı. Oblomovlar artık Politbüro’daki yatak odasıyla kanepe arasında yeni bir yer bulmuştu.

Ne yazık ki zaman tünelinde, kâh gündüzler geceden çalıyor, kâh geceler gündüzlerden hesabına aktarıyordu. Bu dönüşler hep Oblomovları petrolden, elmastan, hisse senedinden, altından, eroinden besledi, yine o kısır yatak-kanape dünyası ve sıkı sıkıya kapalı perdeler varlığını korudu. Sahne aynı, oyuncular değişti.

Zincirsiz Mujiklerin yerine Batman filmindeki Gotham’da yaşayan tüketilmiş ruhlarla yaşayan insanlara dönüştürüldük.

i-phone çıktı mertlik de dostluk da bozuldu ama Oblomov yine o zenginlikleriyle, o perdeleri sımsıkı kapatarak ve de pijamasını hiç çıkarmadan üstelik jakuzisinde yaşatılmaya devam ediyor.

Neyse, belki bir başka “tembel” çıkar bir gün, tekerlekten öte, hep var olacak Oblomovları da çalıştırabilecek bir oluşum yaratır.

M. Cenap Murtezaoğlu – İşletmeci

 

Dinlemek için tıklayın

 

* Benzer başlıkta ve 2021’de yayınlanan yazı, genişletilerek tekrar yayınlanmaktadır.