“Orda bir köy var, uzakta…” (1)


Minnacık, topu topu 0.08-0.09 mikron ebadında bir virüsün esir aldığı iki yılımız, labirentte sıkışıp kalan fare misali dört duvar arasında geçince, eminim pek çok kişinin yapmayı en çok düşlediği şey, virüssüz günlerimizdeki gibi korkusuzca gezmek ve seyahatlere gidebilmek olmuştur herhalde. Bugün virüsü unuttuk gibi. Madem pandemi bitti dediler, biz de güzel ülkemizi keşfetmeye devam edelim istedik. Bu seferki rotamız, biraz tesadüfen oluştu doğrusu. Açıkçası Elazığ, Kemaliye ve Tunceli dolaylarına gitmek, hiç de aklımızda yoktu. Isparta’nın güllerini, Karadeniz’in yeşilini görmeyi hayal ederken, kendimizi Elazığ’da bulduk. Yine eski dostlarla, hiç tereddüt etmeden güvendiğimiz Kanula Turla; Hasan Bey ile ve değerli eşi Lâle Hanım’la, düştük sabahın dördünde Elazığ yollarına.

Keban baraj gölü kenarındaki Elazığ’ın eski adı; Mamuretül-Aziz. Eski Harput’un Sultan Abdülaziz devrinde, şimdiki yerine taşınmasıyla, Abdülaziz’e atfen bu isim verilmiş şehre. Sonra el-Aziz denilmiş, daha sonra da Elazığ…

İlk durağımız olan Harput’a ayak basınca, kahve krizimizi gidermek için oturduğumuz meydandaki kahvehanede ilk dikkati çeken şey; servis yapan delikanlının, kahveleri önce kadınlara vermesiydi. Usûl adap bilmek gibi ayrıntılar, günümüzde “meziyet” oldu malûm. İstanbul’da çoğu kez görmeyi unuttuğumuz bu tip incelikleri buralarda görünce, şaşırmadık desem yalan olur. “Buralar nispeten küçük yerler olduğu için, herkes birbirini tanır ve kınanma korkusuyla saygısız davranmaya çekinir. Ama aynı kişi İstanbul’a gittiği zaman, davranışları değişiyor,” diyor bu toprakların bir ahalisi. Demek ki adamı İstanbul değil; mahalle baskısının olmadığı bünyede, özgürlüğün doz aşımı bozuyormuş. Onu anladık!

Yükseklik korkunuz yoksa, cam zemin üstünde yürüyüp Harput manzarasının keyfini süreceğiniz “Cam Seyir Terası” keyifli bir yer olabilir. Bir de Harput’un kalesi var ki; harcının sütten yapıldığı söyleniyor. Zaten bir adı da “Süt Kalesi” imiş… Nasıl bir bolluk yaşamışlarsa artık; bu kale yapılırken su kıtlığı baş gösterince, hayvanların sütleri kullanılarak tamamlandığı rivayet ediliyor. Sütün kilosu 20 TL’ye dayandı hacı! Biz süte alarm takıyoruz, bunlar duvar örmüş. Pes!

Bu toprakların evliyası bol… Hal böyle olunca, hikâyeleri de çok. Bunlardan biri, başıyla gövdesi birbirinden ayrı olarak sergilenen ve “Arap Baba” adıyla anılan, Selçuklu kumandanına ilişkin… Hikâyesi bir yana işin ilginç tarafı, mumyalanmadığı söylenmesine rağmen halen varlığını koruyor oluşu.

Elazığ, Kemaliye, Tunceli… Bölgede nereye varsanız, ortalık şelâleden geçilmiyor. Güzergâh boyunca sizi takip eden enfes manzaraya eşlik eden Fırat, Karasu, Murat ve Munzur nehirleri dışında, sokak aralarından bile su fışkırıyor. Şişeye koyup götüresiniz geliyor. Keban’da, Çırçır Şelalesi bünyesindeki alabalık çiftliğinde yetişen lezzetli alabalıklar, bölgede bol bulunan ve lezzetine doyulmayan et, nohut ve fasulyenin yanında, güzel bir seçenek sunuyor.

Bölgeler birbirine yakın olduğu için seyahat ederken, komşu illerin sınırlarına girip çıkıyorsunuz doğal olarak. Bu arada belirteyim, her ne kadar bugün Tunceli’ye “Dersim” deseler de aslında Osmanlı’da Dersim vilayeti; Elazığ’ın, Malatya’nın, Erzincan’ın, Tunceli’nin ve de Bingöl’ün bir kısmını içeren geniş bir coğrafyanın adı. Biz de Malatya sınırlarına girince, Arapkir Onar Mahallesi’nde 800 yıl önce yaptırılan ve de Türkiye’nin en eski cem evi olarak bilinen “Büyük Ocak Cem Evi” ni ziyaret etmeden geçmek istemedik. Buralarda tâbir yerindeyse, elinizi sallasanız ya Alevi dedesine ya da dede soyundan birilerine çarpıyor. Cem evi, bilindiği üzere Alevilerin ibadethanesi. Ayakkabılarınızı çıkarıp, uzun koridorda yürürken, tasavvuf yazınından da aşina olduğumuz, sembolik “dört kapı” dan geçerek giriyorsunuz içeriye. “İlk kapı, şeriat kapısıdır” diyor ataları Alevi dedesi olan, Dursun Kaygusuz amca. “Şeriat’tan kasıt, devlet işidir. İkinci kapı tarikat; yani ibadet, üçüncü kapıysa marifet kapısı, o da bugünkü teknolojiyi, ileri görüşü sembolize eder. Son kapı sırrı hakikat kapısıdır. Oradan içeriye geçince gerçekler konuşulur artık,” diye devam ediyor Dursun amcamız. Daha, içeriye girerken farkındalıkla girmeniz gerektiğini anlıyorsunuz duvardaki yazıları okuduğunuzda. “Hepimizin başı Kur’an’a bağlı. Allah’ı nerede arayacağız? Ne burada ne camide ne de Mekke’de… Allah burada” diyor kalbini göstererek… İnsanı Kâbe edinen felsefenin, iki satırda özeti gibi âdeta… Cem’e girmek için; dış temizliğin yanı sıra iç temizliğinin de olması gerektiği, iç temizliği olmayanın güzel düşünemeyeceği, bu yüzden önce barışmanın esas alınması gibi temel koşulların varlığını öğreniyoruz. Pratikte ne kadar geçerlidir bilmem ama, teorisi bile vicdanları okşuyor. Cem yapmanın incelikleri ve işin edep boyutu bir yana, Aleviliğe ilişkin anlattıkları içinde bana en önemli gelen kavram, “musahiplik” denilen ve törenle gerçekleşen, “yol kardeşliği” kavramı oldu. “Dünya-ahiret” kardeş olmanın, olanın olmayanı koruyup kolladığı bir kardeşlik, dostluk şekli musahiplik dedikleri. “Ama maalesef şimdi dedeyle talip bile birbirini tanımıyor” diye de eklemeden edemiyor Dursun Amca. Aslında Alevi-Sünni fark etmeksizin, İslam’ın tam da merkezindeki anlayış bu değil mi zaten? Nasıl ki; “Cuma” ya gitmenin temel mantığı toplanıp, insanların sorunlarını çözmek, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyacını gidermek, barışı tesis etmek, özetle dayanışmayı ve paylaşmayı teşvik etmekse, cem etmenin ve yol kardeşliği yapmanın da temel mantığı aynı. Ama maalesef anlaşılan o ki; yozlaşmanın dini imanı olmadığı gibi mezhebi de yok!

Yolumuz uzun, heyecanımız da yüksek. Her ne kadar yaş ortalamamız ikinci bahar seviyesinde olsa da yine de Doğu Anadolu’nun zorlu coğrafyasını kat edebilecek kadar genç sayılırız. Kemaliye’ye 40 km. mesafede bulunan Ocak Köyü’nde, düşkünlerin piri de denilen “Hıdır Abdal” a bir Fatiha okuduktan sonra, sadece bu bölge insanının değil, tüm Türkiye’nin tanıdığı ve sevdiği Vali Recep Yazıcıoğlu’nun adıyla anılan Başpınar Köyü’nün o efsane köprüsü, Karasu Nehri üstünde selamlıyor ziyaretçilerini bütün ihtişamıyla. Ayşe Kulin’in “Köprü” adlı romanını okuyanlarınız bilir buranın öyküsünü. Üzerinde yürürken her attınız adımda, içiniz bir garip oluyor. Öyle büyüleyici ki atmosferi, sanki Yazıcıoğlu’nun ruhu sinmiş her tarafa. Halâ oralarda bir yerlerden sizi izliyormuş hissine kapılıyorsunuz. Ruhu şâd olsun. Sadece o köprüden geçmek, Yazıcıoğlu’nun tamamladığı “Taş Yol” da yürüyüp, “Karanlık Kanyon” da, Karasu Nehri üzerinde tekne gezisi yapıp, o büyüleyici coğrafyayı görmek için bile gitmeye değer o topraklara. Tek kelimeyle muhteşemdi! Galiba muhteşem olmayan tek şey; altın madeni arayan rant düşkünlerinin ve de her tarafı aynı kalıba döküp sanat eserine (!) çeviren “muhterem” Toki’mizin, o güzelim doğada bıraktığı “yara izleri” olsa gerek! Umarım bu güzel coğrafyayı da kurban etmeyiz diye düşünürken, İliç’ten geldi kara haber: Siyanür borusu, Fırat’ın böğründe patladı!

Denilen o ki; İliç’te altın madeninin kokusunu alanlar, ilçeyi taşıyabilmek için zamanında lüks evler yapıp halkı ikna etmişler göçmeye. Şimdi aynı şey bugün Kemaliye için dillendiriliyor maalesef!

Devam edecek…

Meltem Kaynaş Kazezyılmaz – Planlama Uzmanı