İnsan ve aktöre


İnsanoğlu binlerce yıldır yaşamı öğrenmek, deneyimlemek için geldiği bu dünyada belli varoluşsal kalıplar içerisinde birey esaslı olarak kendini ifade tutumunu benimsemekte, içinde bulunduğu toplum ve canlılar dünyasının diğer üyeleri ile bu doğrultuda iletişim kurmakta, etkileşime girmekte ve toplumsal bilince erişecek sorumluluk alan ve hukukunu kurumsallaştırarak uygarlaşmaktadır.

Ortak yaşamı nitelikli ve kolay kılan aktöre (ahlâk) ölçütleri bu süreçte oluşmakta, insanlık değerlerini beslemektedir.

Düşün ve duygu dünyası çok zengin olan insanlık ailesi, bireysel olarak bencilce seçimler ve toplumun evrenselliğe bağlı olarak sürekli güncellenen ortak yararına uygun olmayan davranışlar gösterdiği ölçüde birbirine yabancılaşmakta; dil, cinsiyet, köken, gelenek ve yaratıcılık eserleri gibi çeşitlilik ile zenginlikleri, bu ayrımcılık algısını besleyen olumsuz sömürü araçlarına dönüştürebilmektedir.

İnsan bireyi; kendi doğası, içinde yaşadığı dünyanın doğası ve üyesi bulunduğu toplumun öz yapısı ile aykırı düşecek seçimleri; bilgi ve bilinç eksikliği, dolayısı ile özgecilik yoksunluğu ile (yani yaşamın diğer üyelerini de düşünerek hareket sorumluluğu duymadan) yapagelmektedir.

Bu tür “bilince dayanmayan” seçimlerin başında, genel olarak da rastladığınız üzere, özellikle çocukluk döneminden korkutularak yaşayagelen bireyin korkutmayı ve ikiyüzlülüğü birer “araç” olarak kullanmaya başlaması gelmektedir.

Yabancılaştıran ve özellikle nazımızın geçtiği veya hiç tanımadığımız insanlara karşı bilinçaltısal alışkanlık ile en yoğun biçimde, hatta otomatikman kullanılan bu araçlar; sevgi, uyum ve karşılıklılık içermeyen doğası nedeniyle toplumda kin ve nefret esaslı bir kısırdöngüyü beslemektedir.

Kendi kusurlarımızın ve bilinç altında baskıladığımız, yüzleşip barışamadığımız geçmişimiz ve haksızlık karşısında eylemsizliğimizin de yansıması diyebileceğimiz bu kısırdöngücülük önemli bir risk taşımaktadır: Kendi kusurlu bakışımızı iyileştirmek yerine başkalarına yansıtıp onları suçlayarak, örtülü veya açık olarak, ikna edilen diğer nefislerle birlikte “doktiriner (öğretisel) yaklaşım” geliştirilmesi…

Bencillik, bireyler arasında organize olarak, kişisel ve kamusal varlık ve kaynakları, evrensel insan ve doğa haklarına dayanarak yaşamaya gayret edenlerin elinden zekâ gücü ile alıp, kendi çarpık gerçekliğini de üye gurubuna dayatarak kısırdöngüyü her bireyde beslemeye odaklanmaktadır.

Toplumu ve uygarlığı çürütürken sevgisiz ve sorumsuz bu yaşam tarzı ile kendi felsefesini başkalarını ötekileştirme çalışmasına, özellikle geçmişin içi boşalıp çoktan yozlaşmış kavram, kurum ve âdetlerini diriltip çağdaş sistemlerin yanına, sonra yerine koymaya yönelmektedir.

Bu süreçte korku ve beslediği yoz bilinçaltının yansıtıldığı “normalleşerek uygarlaşma gayreti gösterenler”, öfke ve nefret kümesinin önce gizli, zamanla da (maddî gücü elde edince) açık olarak hedef aldığı nesneleri olmuş olmaktadır.

Bu süreç; hem akıl ve bilimi, hem de sevgiyi ve saygıyı, hukuka dayayarak çağdaş uygarlığa temel yapmaya gayret eden kültür ve anlayışa karşı çıkmaktadır. Önce ikiyüzlüce ve sempati ile yaklaşıp yakınlık kazanan, sonra korku ve ezberle bireysel iç dünyayı yoksunlaştırıp kültür ve terbiyeyi yıkarak ifade özgürlüğü alanını elde edip tasfiye etmeye çalışan kısırdöngücü anlayışa iki seçenek sunmaktadır.

Birinci seçeneğe göre:

Kur’an ve Atatürkçülük aklı ve bilimi önceleyen, dürüstlük ve çalışkanlık ile yaşam sevgisi ve saygısına dayanan ilki yüce, diğeri dünyasal iki kurum ve varlığımızdır. 

Uyum içinde birlikteliğin temelini yüzyıl önce atarak, çağdaş uygarlığımızı kurumsallaştırmaya birlikte başlayan bu iki varlığımız, amaca ulaşmak için ikiyüzlülük, içten pazarlıklılık ve/veya din ticareti odaklı ilişki ve hukuksuz çıkar alışverişinin yıkıcılığını yüzyıllardır anlatan ve önleyen kültürlerini, Anadolu Kültürü ile Türk’ün kalbinde çıpalamışlardır.

Artık iyi yaşamın, sevginin ve mutluluğun çaresi; bu çıpayı atarak demirleyen adalet, bilim ve aklı taşıyan “Cumhuriyet Gemisi” olan Anadolu’yu ve yüzdüğü “İslâm Okyanusu” Kur’an ile onu benimsemiş Türk Kültür ve Töresi’ni keşfedip hakkını teslim etmektir.

Bu keşfin ve hak tesliminin yolu ise; insanı küçümseyen, toplumu bölen ikiyüzlülük kurumu ile yatırım yaptığı “şirk_etlerini terk ederek, yabancılaşan ve yabancılaştırılan insan ve doğa canlılarının gereğince tanınıp sevgi ve adaletle iyileştirilmesidir.

İkinci seçeneğe göre ise:

Birinci seçenek artan farkındalık ve özgecilikle yaşama geçirilirken, diğer yandan da Cumhuriyet Gemisi ile tüm kıtalara uğrayıp, karşılıklı keşfedilen laik karakterli değerlerini, ve onlarla hukuk ve özgürlük bulan insan, doğa ve Kur’an gerçeklerini aktarıp, toplumlararası, ikiyüzlülük ve ayrımcılığı geçmişte bırakan bir “dünya uygarlıkları uyumu” nun algılanıp benimsenmesine emek vermektir.

İnsan ve aktöre çerçevesinde, tarihte ve günümüzdeki kavram ve kişilerden oluşan değerlerimizin bize çağrıştırdıklarını ve düşündürdüklerini ifade etmeye gayret ettik.

Esin vermesi dileği ve saygılarımızla.

Cengiz Gökdeniz


One thought on “ İnsan ve aktöre

Yorumlar kapatıldı.