“Onun şah damarını keserdik”
Sıradan bir vatandaş eline bir Kur’an meali/çevirisi aldığında ne okuyor?
Önceki Mülk suresi anlatımında ilgili ayetlere dayanarak, surenin tehditlerle dolu olduğunu, uzun zincirli hadis rivayetlerine göre bu sureyi okumadan uyumayan Muhammed peygamberin, surenin kabir azabından koruduğunu belirttiğini ancak Hz. Peygamber’e isnat edilen bu sözlerin doğruluğunun tartışılır olduğunu çünkü bunların Kur’an’da yer alan kabirden çıkma, dirilme gibi ifadelerle uyumlu olmadığını belirtmiştik.
Mekkî surelerle ilgili yaptığımız vatandaş okumamızın elli dokuzuncusundayız.
İbn Abbas-Kurayb rivayet zincirine göre yetmiş beşinci sure “Hakka” dır. (Kesin Gerçeklik)
Elmalılı tefsirine göre sure, adını “ilk ayetindeki ‘el-hâkka’ kelimesinden almıştır. ‘Hâkka’ ya değişik manalar verilmiştir. ‘Hak’ kökünden geldiği için, hepsinde hak ve hakikat manası vardır. Daha çok ‘kıyamet’ manası verilmektedir.”
Sure; “Kesin gerçeklik! Kesin gerçeklik nedir?/ (Gerçekleşecek) Kıyamet! Nedir, o Kıyamet? Gerçekleşenin (Kıymetin) ne olduğunu sen nerden bileceksin?” ifade ve sorularıyla başlar ve Yahudi kavimlerinin yok ediliş anlatıları ile sürer.
Rabbin gönderdiği elçi, elçinin kavmi tarafından yalanlanması ve kavmin yok ediliş döngüsü bu surede de tekrarlanır. Semud ve Âd, “kapılarını çalacak olan o felaketi/çatırdamayı” yalan saymışlardır. Semud kavmi “korkunç bir sesle/bir çığlıkla,” Âd kavmi de “gürültülü ve azgın bir fırtına ile/önünde durulmaz, dondurucu bir rüzgârla” yok edilmiştir.
Muhammed peygambere hitapla şöyle devam edilir:
“Onların kökünü kesmek üzere, üzerlerine onu (fırtına) yedi gece sekiz gün saldı. Öyle ki, o kavmi içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün. Bak şimdi görebilir misin onlardan bir kalıntı?”
Yok ediş/ediliş anlatımı sürer. “Firavun, ondan öncekiler ve altı üstüne getirilen beldeler de hep o hatayı” işlemişlerdir yani “Rablerinin elçisine/elçilerine” karşı gelmişler, baş kaldırmışlar, “O da onları pek şiddetli bir şekilde” yakalayıvermiştir.
Ardından Biz şöyle der: “Kuşkusuz, sular kabarınca sizi gemide/süzülen gemide biz taşıdık. Onu size bir ibret yapalım ve belleyici kulaklar bellesin diye.” (Nuh Tufanı)
Devamla kıyamet, hesap, cennet, cehennem döngüsüne geçilir.
Sur’a üfürülür, arz ve dağlar yerlerinden kaldırılıp şiddetle birbirine çarptırılıp darmadağın olur, gök yarılır ve sarkmıştır/kuvvetten düşer. “Melekler de onun etrafındadır, O gün Rabbinin Arşını bunların da üstünde sekiz melek yüklenir./Melek onun çevresindedir; o gün onların üstünde olan sekizi, Rabbinin tahtını taşır. O gün siz huzura alınırsınız, hiçbir şeyiniz gizli kalmaz.”
Hesap verme başlamıştır.
Kitabı sağdan verilenler şöyle der: “Alın kitabımı okuyun, doğrusu, bir hesaplaşma ile karşılaşacağımı umuyordum/sezmiştim.” Onlar için şöyle denir: “Artık o meyveleri sarkmış/yakın yüksek bir bahçede/yüksek bir cennette, hoş bir yaşayış içindedir. Geçmiş günlerde, önceden işlediklerinize karşılık, hoşnutlukla yiyiniz, içiniz.”
İsmail Hakkı İzmirli, “meyveleri sarkmış/yakın” ifadesi için şu yorumu yapar: Ona, oturan da erişir, ayakta olan da uzanan da.
Kitabı sol tarafından verilenler ise şöyle der: “Kitabım keşke bana verilmeseydi; keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim; artık bu son bulsaydı/ne olurdu o ölüm, iş bitirici olsaydı; malım bana fayda vermedi; gücüm de kalmadı/gücüm de benden yok olup gitti.” Ardından, zebanilere seslenilir ve cehennemlikler için emirler verilir:
“Onu yakalayın da bağlayın. Sonra cehenneme atın/alevli ateşe yaslayın onu. Sonra onu, boyu yetmiş arşın olan zincire vurun!”
Bu “işkence” ifadelerinin nedeni de sıralanır: “Çünkü o, yüce Allah’a inanmıyordu. Yoksula yedirmeye teşvik etmiyordu. Bu sebeple bugün burada onun candan bir dostu yoktur. Bir irinden başka yiyecek de yok. Onu günahkârlardan başkası yemez.”
Konu değişir… “Gördüklerinize ve görmediklerinize” yeminiyle Kur’an’ın; şerefli bir peygamberin getirdiği bir söz olduğu, şair ya da kâhin sözü olmadığı belirtilir ve “âlemlerin Rabbi tarafından indirilme” olduğu vurgulanır. Arap kavmi bu konuda, “siz çok az inanıyorsunuz, ne de az düşünüyorsunuz” ifadeleriyle kınanır ve uyarılır. Aynı konuda Biz, Muhammed peygamber için de şöyle der: “Eğer, Bizim adımıza, ona bazı sözler katmış olsaydı/ uydurmaya kalkışsaydı, andolsun Biz onu kuvvetle yakalardık, sonra, andolsun onun şah damarını keserdik/keser atardık. Hiçbiriniz de onu savunamazdınız/ona siper de olamazdınız.”
Şunu soralım: Biz’in elçisi için yaptığı bu ağır uyarının asıl amacı Elçi’yi toplumuna karşı korumak ve inandırıcılığının artmasını sağlamak mıdır?
Kur’an’ın; takva sahipleri/saygılı olanlar için unutulmayacak bir öğüt ya da bir hatırlatma olduğu uyarısını yapan Biz, Elçi’sine ve Arap kavmine hitap eder:
“Bununla beraber biz biliyoruz ki sizden inanmayanlar var. Kuşkusuz bu Kur’an kâfirler için bir pişmanlık vesilesidir/bir iç çekmedir. Gerçekten o, şüphe götürmez bir bilgidir./Ve doğrusu o inkârcılar için ve doğrusu o kesin gerçektir. O halde, haydi tesbih et Rabbinin yüce ismiyle/ öyleyse, yüce Rabbinin adını yüce tut.”
Hakka suresi anlatımı tamamlanmıştır. Sıradan bir vatandaş eline bir Kur’an meali/çevirisi aldığında Hakka Suresi olarak yukarıdaki satırları okumaktadır. Mekkî surelerle ilgi çalışmamız sürecektir.
Canan Murtezaoğlu
