“O bir cilacı değil, bir yontmacı idi”
Falih Rıfkı Atay, Atatürk için: “O bir cilacı değil, bir yontmacı idi,” der.
“Mustafa Kemal’de tek olmayan şey ‘âlet olmak’ zaafı idi.” der.
Atay, çok çok az insanın Mustafa Kemal’e inandığını, sabrının ve dehasının tartışılmaz olduğunu ve o sabır ve dehayla ülkeyi kurtardığını yazar ve “Türk tarihi 1923 iradesinin ve kafasının mucizesini unutamaz,” der.
Biz de o irade ve kafanın mucizesine satır başları ile değinelim…
Türk milleti:
Anafartalar Zaferlerinin, Gılgamış hikâyelerinde geçen “yeryüzüne inmiş bulut” larla değil, Mustafa Kemal’in askerlerinin süngü savaşı ve boğaz boğaza mücadelesiyle kazanıldığını unutmamalıdır.
“Ulusun hakları adına yüksek sesle bağırmak ve bütün ulusun bu haykırışa katılmasını sağlamak” için yola çıkarak “çok gösterişsiz bir okul salonunda” Erzurum Kongresi’ni gerçekleştirenleri ve burada alınan, “ulusal sınırlar içinde vatanının bir bütün olması, millî iradeyi hâkim kılmak ve manda ve himayenin kabul olunamayacağı” kararlarını unutmamalıdır.
“İtilaf Devletlerinin baskısı ve hıyanet şebekelerinin propagandası altında şaşırmış ve bunalmış” bulunanların, Amerika mandası istek ve dayatmaları ile dolu telgraf metinlerini ve büyük tartışmaların yaşandığı Sivas Kongresi günlerini unutmamalıdır.
Yüz kilometrelik cephe üzerinde verilen büyük ve kanlı Sakarya Meydan Savaşı’nı, bir kıyamet ifadesi olan bu Melhame-i Kübra’yı unutmamalıdır.
Büyük Taarruz öncesi Mustafa Kemal Paşa’nın: “Efendiler, 1922 senesi Ağustos’una kadar Batı devletleri ile olumlu anlamda gerçek ilişkiler kurulmadı. Memleketimizde bulunan düşmanları silah kuvveti ile çıkarmadıkça, çıkarabilecek ulusal varlık ve gücümüzü edimli olarak kanıtlamadıkça, diplomasi alanında umuda kapılmanın yeri olmadığı yolundaki inancımız kesin ve sürekli idi.” açıklamasını ve “Türk’ün hakiki kurtuluş güneşi” nin, 30 Ağustos sabahı bütün parlaklığı ile doğduğunu unutmamalıdır.
Falih Rıfkı şöyle yazar “Çankaya” adlı eserinde:
“Ben, ömrümde hiçbir edebiyat eserinde, ordulara ilk hedeflerinin Akdeniz olduğunu bildiren günlük emri okurken duyduğum zevki duymadım. Bu, bütün heyecanların üstünde bir heyecan veren, bütün şiirlerin üstünde bir şiirdi. Ne olmuştuk, biliyor musunuz? Kurtulmuştuk. Nemiz varsa, bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı ve kafamızı Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz.”
Türk milleti:
“Türk milletine karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın yıkılışını bildiren belgeyi, Osmanlı dönemi tarihinde eşi görülmemiş bir siyasî zaferin eseri” olan Lozan Barış Antlaşması’nın bu ülkenin çerçevesi olduğunu unutmamalıdır.
“19 Mayıs’ın doğan güneşiyle Samsun’a ayak basan Atatürk, Lozan Barışının imzalanmasına kadar gece uykusu görmedi,” diyen yaver Cevat Abbas Gürer’in özlü sözünü ve aydınlık yarınları için Cumhuriyetinin, “laik, hukuk devleti” kavramı ile çerçevelendiğini unutmamalıdır.
Türk milleti; ulus devlet yapımızı istemeyenlere, “hayırsever monarşi” önerenlere, Medine aklı ile yürümek isteyenlere, yani 14 asır önce Müslümanların, paganların ve Yahudilerin oluşturduğu bir konfederasyondan dem vuranlara, “yüz yıllık ezberlerle yeni bir dönem kurulamaz,” diyenlere, “çoğulcu ortam, demokratik bir yenilenme, yeni bir başlangıç” gibi ifadeleri Batı’ya sunanlara, her türlü onur ve haysiyet sınırını çiğneyerek siyaset yaptığını sanan hovarda yapıya güvenmemelidir.
Türk milleti; ülkelerin sosyo-politik sistemini kontrol etmekle ünlü milyarder ve hayırsever (!) Soros’un kasıtlı olarak kurduğu, “Türkiye’nin en iyi ihraç malı; askeridir.” cümlesini kaldırıp atmalı ve Kurucu Lider’inin şu tarihî uyarısını daima hatırlamalıdır:
“Milletimiz, yüzyıllarca, bu boş görüşlere oyuncak edildi. Ama ne oldu? Her gittiği yerde milyonlarca insan bıraktı. Yemen çöllerinde kavrulup yok olan Anadolu çocuklarının sayısını biliyor musunuz? Suriye’yi, Irak’ı korumak için, Mısır’da barınabilmek için, Afrika’da tutunabilmek için ne kadar insan öldü, bunu biliyor musunuz?… Yeni Türkiye’nin ve yeni Türkiye halkının, artık, kendi canından ve mutluluğundan başka düşünecek bir şeyi yoktur, başkalarına verebilecek en küçük bir şeyi kalmamıştır!” (Nutuk)
Türk milleti, devletinin kurucusunun; “Memlekete hizmet etmek isteyenlerin kalbi açık olmalıdır. … Olan şeyler ve yapılacak şeyler, olduğu gibi ifade olunmalıdır.” cümlelerini de unutmamalıdır.
Sözün özü:
Türk siyaseti ülke yararına değişim istiyorsa, Atatürk’le inatlaşmayı bitirmeli, şehitlerine ve Cumhuriyete borçlu olduğunu bilmelidir. Siyasi partiler, ilgili Kanun’da yer alan “Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı olarak çalışırlar” ifadesini yönetimlerinin esası yapmalıdır.
Türk milleti de başının üstüne çıkaracağı “adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı” çok iyi incelemeli, ABD’siz, Chatham House’sız siyaset yapabilen var mı diye aramalı, atılan her adımın arkasında ne kadar “vatan” var diye irdelemeli ve özellikle “din” dili kullanarak aldatan her siyasetçiden uzak durmalıdır!
“Yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı ve kafamızı Doğu’nun pençesine” yüz yıl sonra yeniden teslim edemeyiz.
Canan Murtezaoğlu
