Vatandaş Okuması

Bilgi ile büyüyelim, akıl ile yükselelim, beynimizi özgür kılalım!

Dinsel

“Memeleri tomurcuklanmış” (kevaib)


Sıradan bir vatandaş eline bir Kur’an meali/çevirisi aldığında ne okuyor?

Önceki Mearic suresi anlatımında, kutsal kabul edilen metinlerin amacı insanı arafta bırakmak mıdır, diye sormuş ve çözümün laiklikte olduğu vurgulamıştık. Mekkî surelerle ilgili yaptığımız vatandaş okumamızın altmış birincisindeyiz.

İbn Abbas-Kurayb rivayet zincirine göre yetmiş yedinci sure “Nebe” dir. (Haber)

“Kıyamet haberlerini ihtiva ettiği için bu ad verilmiştir. Amme suresi dahi denilir.” (Elmalılı)

Sure; bir önceki Mearic suresinin başlangıç satırlarıyla benzeşen: “Birbirlerinden neyi soruşturuyorlar? Üzerinde anlaşmazlığa düştükleri büyük haberi (kıyamet) mi?” cümlesi ile başlar. Soruyu; “Hayır, ilerde bilecekler. Hayır hayır, ilerde bilecekler.” ifadesiyle yanıtlayan Biz, Arap kavmine verdiği nimetleri sıralar:

“Yeryüzünü bir beşik yapmadık mı? Dağları da birer kazık kılmadık mı? Sizi çift çift yarattık. Uykunuzu bir dinlenme kıldık. Geceyi bir örtü yaptık. Gündüzü de bir geçim zamanı yaptık. Üstünüze yedi sağlam bina (gök) çattık. Parlak ışık vereni var ettik/ İçlerine ışık saçan bir kandil astık. Yoğunlaşmış bulutlardan şarıl şarıl bir su indirdik. Onunla taneler ve otlar çıkaralım diye. Ve sarmaş dolaş bağlar bahçeler (çıkaralım diye).”

Değinilen bu nimetler daha önceki anlatımların tekrarıdır ve yer, gök, dağlar, çift çift yaratılma, uyku, gece, gündüz, gök, ışık saçan kandil, bulutlardan indirilen su, tanelerin, otların çıkarılması, bağlar bahçeler gibi değişmeyen ögeleri içerir.

Ardından kıyamet, hesap, cehennem, cennet döngüsüne geçilir. Yargı günü belirlenmiştir ve şöyle denir: “Sur’a üfürüldüğü zaman, hepiniz bölük bölük gelirsiniz. Gök açılıp kapı kapı oluvermiştir. Dağlar yürütülmüş, serap olmuştur.” Kıyametin iki şaşmaz ögesi burada da verilmiştir: Gök ve dağların değişimi.

Sure cehennem anlatımıyla sürer: “Azgınlar için son varılacak yer olmuştur. Orada çağlarca/devirlerce kalacaklardır. Orada ne bir serinlik tadacaklar ne de içecek bir şey. Ancak bir kaynar su ve irin (içecekler).” Bu cehennemlikler, hesaba çekileceklerini ummayanlar, Biz’in ayetlerini yalanlayanlardır. “Her şeyi sayıp bir kitaba” geçiren Biz şöyle der: “Şimdi tadın (cezanızı). Artık size azabınızı artırmaktan başka bir şey yapmayacağız.”

Devamla cennetlikler anlatılır: “Kuşkusuz takva sahipleri için bir kurtuluş var. Bahçeler var, bağlar var. Memeleri tomurcuklanmış (kevaib) yaşıt kızlar/turunç sineli yaşıtlar var. Dopdolu kadehler var. Orada ne boş bir söz işitirler ne de bir yalan. Bunlar, Rabbinin tarafından hesapları karşılığı verilenlerdir.”

Bu ayetlerle Arap erkeğinin hayal dünyasına hitap edildiğini bir kez daha görmekteyiz. Cennetin ana unsuru kabul edilen bu erkeklere sunulanlar ise kadınlar, bağlar-bahçeler, dolu kadehlerdir; tıpkı dünya yaşantılarında olduğu gibi.

“Memeleri tomurcuklanmış” ifadesinin karşılığı özgün metinde, “kevaib” kelimesidir. Elmalılı kelime ile ilgili olarak şu açıklamayı yapar: “Kâ’ıb’in cem’i ki memeleri kübik, yani yeni ağırşaklanmış, turunç memeli denilen taze kızlara denir.” Kabul görmüş tefsirlerdeki açıklamalara göre de cennet kızları on altı yaşında, erkekleri otuz üç yaşındadır. Bu bağlamda ağırşaklanmak kelimesinin TDK’daki karşılığını da verelim: Ergenlik döneminde çıbanda veya memede ağırşak biçiminde bir tümsek oluşmak. Ağırşak da yün veya iplik eğrilen iği ağırlaştırmak için alt ucuna geçirilen yarım küre biçiminde, ortası delik ağaç veya kemik parça olarak açıklanır TDK’da. (İğ: Pamuk, yün vb. nden iplik eğirmekte kullanılan, ortası şişkin, iki ucu sivri ve çengelli olan, alt kısmında ağırşak bulunan, ağaçtan yapılmış araç)

Kevaib kelimesi Osmanlıcada da “tomurcuk memeli kızlar” anlamına gelmektedir ve Osmanlı Devleti döneminde kullanılan bir terimdir. “Kevaib,” yeni yetişmiş turunç memeli kızları da ifade eder.

Bu tür ifadeler birçok çeviri/meal okuyucusunu rahatsız etmektedir. Kimi çeviri yapanlar bu ifadelere yer vermeseler de kelimenin anlamını yok etme ya da bu tür çevirileri reddetme durumunda değiliz çünkü bunlar din adına resmi otorite sayılan kurumlar tarafından onaylı çevirilerdir.

Bu tür ifadelerden rahatsız olmak yerine şu soruları sormak daha akıllıca olsa gerektir: Göklerden sunulduğu düşünülen ya da öyle kabul edilen vahiy, neden bu konulara değinir ve bu tür ifadelerin amacı nedir? Acaba eskinin din adına konuşanları, bu gibi ifadeler nedeniyle mi halkın Kur’an’ı kendi dilinde okumasını ve anlamasını engellemiştir?

21. yüzyılın ilk çeyreğini tamamlamak üzere olduğumuz şu günlerde bir müftülük halkımızı, “şehrin ve ülkenin âfet ve belalardan korunması için 500 yıldır süren ‘1001 Hatim’ okuma programı” na davet ediyor ve halkımız da buna ilgi gösteriyorsa bu durum, Kur’an’ı anlayarak okumamanın bir sonucu mudur? (https://www.yeniasir.com.tr/gundem/2025/11/22/erzurumun-1001-hatim-gelenegi-izmirde-basladi)

Hatim, Kur’an’ı baştan sona okumaktır; örneğin yukarıdaki ayetler de buna dahildir. Bu anlatılarla bir şehrin âfet ve belalardan korunması nasıl bağdaşabilir? Bazı yayınlara göre Türk halkının % 8’i Kur’an okuyor ancak meal ya da çeviri okuyan % 2.5. Bu oranları teyit etmek pek mümkün değil ancak görünen o ki büyük çoğunluk için Kur’an okumak ya Arap alfabesinin harflerinin okunuşunu tekrar etmek ya da Arapça metnin Latin harfleriyle yazılmış şeklini okumak. Bu durumda da bir şehri felaketlerden korumak için “1001 hatim” gibi bir gelenek 21. yüzyılda da sürebiliyor; tıpkı örneğin Mülk suresinin, kabir azabından koruması için okunduğu gibi.

Şu bilgi notunu da paylaşalım. 1001 hatim etkinliğini başlatan Erzurumlu Pir Ali Baba, 16. yüzyılın başlarında, Yavuz Sultan Selim ve oğlu Kanuni Sultan Süleyman devrinde yaşamıştır. Mübarek bir zat olduğu düşünülen mutasarrıf (herhangi bir makam, görev veya memuriyeti elinde bulunduran, idareci) Pir Ali Baba, devrin büyük zenginlerindendir ve kaynaklara göre şöyle demiştir:

“Eğer her yıl bin bir hatim okursanız Allahu Teala bu memleketi hususiyetle zelzeleden korur.”

Erzurum, tarih boyunca deprem felaketi yaşamış bir ilimiz. Bölge de öyle çünkü bir deprem ülkesiyiz. Osmanlı’da herhangi bir olaya bilimle yaklaşmak son derece sınırlı; yer bilimi çalışmaları ise yabancı araştırmacıların tetkikleri ile ancak Tanzimat dönemi ile başlayabilmiş. Pir Ali Baba da idareci olarak çözümü kutsal metinlerde bulmuş görünüyor tıpkı Sarıkamış faciası öncesi Enver Paşa’nın, moralleri düzeltmek için askere, “matbu kurşun geçmez muska” dağıttırması gibi. Depremin yani yer sarsıntısının Kur’an’da, kıyametle eş anlamlı olarak kullanıldığını hatırlatalım.

Türk milleti 13 asır boyunca Kur’an’ı kendi dilinde okuma imkânı bulamamıştır. Cumhuriyet dönemine kadar da gerçek manada bir Türkçe Kur’an-ı Kerim çevirisi yapılmamıştır. Tüccarzade İbrahim Hilmi Bey, Süleyman Tevfik ve Mehmet Cemalettin Efendi gibi isimlerin Türkçe çevirileri de bazı çevrelerce güvenilir bulunmamıştır. Atatürk din konusundaki düşüncesini: “Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır.” şeklinde açıklamış ve Kur’an’ın Türkçeye çevrilmesini istemiştir. Gerekçesini de şöyle vermiştir:

“Türkler dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kur’an Türkçe olmalıdır. Türk, Kur’an’ın arkasından koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde ne var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın.”

21 Şubat 1925’te Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesi görüşmeleri yapılmaktadır. Abdullah Azmi Efendi, 53 vekilin imzasını taşıyan bir önergeyi Meclis’e sunar. Önerge ile teklif edilen “bir Kur’an tercüme ve tefsirinin hazırlatılması ve uygun bir hadis kitabının Türkçeye çevrilmesidir.” Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi ve yardımcısı Ahmet Hamdi Akseki, çeviri için Mehmed Âkif’i, tefsir için Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ı, Sahîh-i Buhârî’nin tercüme ve şerhi için de Babanzâde Ahmed Naim’i düşünürler ve bu iş için Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesine 12.000 lira ödenek konur. Mehmet Âkif Ersoy bazı çeviri çalışmaları yapsa da sonunda çeviri ve tefsir işi Elmalılı’ya kalacaktır. Yazır’ın çalışması 1926-1938 yılları arasında sürer. “Hak Dini Kur’an Dili” adlı bu dokuz ciltlik eser 1935-1939 yıllarında İstanbul’da basılmaya başlanır. 

Sureden devam edelim…

Tekrar kıyamet ve hesap günü anlatısına dönülür ve şöyle denir:

“O, göklerin, yerin ve ikisi arasında olanların Rahman olan Rabbidir. O’nun önünde kimse konuşamaz. O gün Ruh ve melekler sıra sıra dururlar. Rahman’ın izin verdikleri dışında hiç kimse konuşamaz. İzin verilen de doğruyu söyler. İşte gerçek gün budur./İşte bu hak gündür. Dileyen kimse, Rabbine götürecek bir yol tutar.”

Sure, Biz’in sözleriyle son bulur: “Biz sizi yakın bir azap ile uyardık. O gün kişi ellerinin ne takdim ettiğine bakacak ve kâfir diyecek ki: ‘Ah ne olaydı, ben bir toprak olaydım.

Nebe suresi anlatımı tamamlanmıştır. Sıradan bir vatandaş eline bir Kur’an meali/çevirisi aldığında Nebe Suresi olarak yukarıdaki satırları okumaktadır. Mekkî surelerle ilgi çalışmamız sürecektir.

 

Canan Murtezaoğlu


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir