Kur’an’ın sahibi, Muhammed peygambere ne dedi (1)


“Oku!” emriyle başlayan hitabın ardından Muhammed peygambere; Rabbinin nimetinden dolayı deli değilsin. Doğrusu, sana kesintisiz bir ödül vardır. Ve doğrusu sen büyük bir ahlak üzeresin.” (Kalem, 3-4) denir ve “iman” konusunda ilk uyarılar açıkça sıralanır: “Bundan böyle yalanlayanlara boyun eğme. Onlar keşke yağcılık etsen isterler ki kendileri de yağcılık etsinler. Malı ve oğulları vardır diye, yemin edip duran alçağa, diliyle iğneleyene, kovuculuk edene, iyiliği sürekli engelleyene, saldırgana, günahkâra, zorbaya, ayrıca soysuzlukta damgalı olana uyma. İlkelerimiz ona okunduğu zaman ‘öncekilerin masalları’ der.” (Kalem, 8-15)

Bugün İslam dünyasında, Kur’an’ın kapakları arasındakiler çoğunluk için gerçekten de “öncekilerin masalları” olmuştur. Özellikle İslam’ı paravan yaparak, dini satarak, Allah ile aldatarak siyaset yapanların yani siyasal İslamcıların âdeta şeceresi verilmiş vahyin hemen ilk satırlarında. Bu olumsuzlukları sadeleştirerek verelim: Yağcılık, yemin edip durmak, dil ile iğnelemek, kovuculuk, iyiliği sürekli engellemek, saldırgan, günahkâr, zorba ve soysuz olmak!

Muhammed peygambere sonraki hitaplar; Kur’an’ı ağır ağır okuması, söylenenlere dayanması, sataşanların yanlarından güzellikle ayrılması ve kalkıp uyarmasıdır. Bir tebliğ görevinin ana hatları çizilmiştir bu ifadelerde.

Alâ bölümüne gelindiğinde Hz. Peygamber’e şu garanti verilir: “… ve Allah’ın dilediğinden başkasını asla unutmayacaksın.” (Alâ,7) Bu ifade, başka bir vesile ile de sorduğum şu soruyu yinelemeyi gerektiriyor diye düşünüyorum: Hz. Muhammed Mustafa -övgü ve esenlik üzerine olsun- yüklendiği sorumluluğu tamamlamadan yani vahyin kitaplaştırılmasını, Kur’an haline getirilmesini tamamlamadan bu dünyadan ayrılmış olabilir miydi ya da buna izin verilir miydi?

Sonra gelen iki bölümde, öksüzün canını sıkmamak, bir şey isteyeni azarlamamak” (Duhâ/Kuşluk Vakti, 9-10) ve “bir işi bitirince diğerine girişmek” (İnşirah/Genişlik, 7) konularında uyarılır Hz. Muhammed. Bu ifadeler; insan olabilmenin, medeni olabilmenin de ana unsurlarıdır; tüm zamanlar ve tüm toplumlar için… Kendisi de bir yetim olan Hz. Muhammed, yetim haklarının korunması konusunda çok hassas davranmıştır. Bugün ise sadece yetim ve öksüz değil tüm çocukların hakları korunmaya muhtaçtır. Artık, açlık nedeniyle çocuk ölümleri olmamalı ya da cansız küçük bedenler kıyılara vurmamalıdır. Örnek olması gereken “Müslüman” toplumlarının durumu ise ortadadır!

İnkârcıları anlatan Kâfirun suresinde, din adına her türlü tartışmayı bitirecek bir ifadeyi tekrarlaması istenir Muhammed peygamberden: “Sizin dininiz size, benim dinim de banadır!” (Kâfirun, 6)

Yine günümüz İslam dünyasına bakalım; köşe başlarını tutmuş birtakım adamların hezeyan, cinsellik, hırs ve narsizm kokan din anlayışlarını dayatmaya çalıştıkları İslam dünyasına. Ve ülkemiz… Bırakın tarih içinde yerleşmiş mezhepçiliği, Türkiye artık tarikat, cemaat ve bunlardan türeyen yüzlerce kol ve alt kolla örülmüş durumdadır. Bu kapıları sonuna kadar açan da elbette yirmi yıldır ülkenin başındaki iktidardır; işine geldiğinde bu “kol” larla birlikte yürür, olmadı yolları ayırır. Bedel ödeyen de her zaman Türk milleti olmaktadır. İnancı dayatmak, hayatın akışını şekillendirmek söz konusu olmasa, fikir dünyası der geçersiniz ancak iş öyle değildir; iş gerçekten öyle değildir! Bakın iş gerçekte nasıldır?

Geçenlerde dünya değiştiren bir cemaat liderinin, örneğin kız çocukları, kadınlar için söyledikleri ortadadır. Bu zat için kız çocuklarının eğitim hakkı, kadınların çalışma, memur olma gibi hakları yoktur! Kadını yaşarken “diri diri” gömen bu zihniyet Kur’an’dan onay almaz. Diğer yandan bu cemaat lideri; katledilen kadınları korumak için hükümet tarafından önce imzalanan sonra da bir kararname ile yürürlükten kaldırılan “İstanbul Sözleşmesi” nin iptalinde baş rolü oynamış, mevcut Cumhurbaşkanı’ndan istediğini alabilmiştir. (Basın) Bu, hayatın akışına müdahaledir! Kendisi veya benzerlerinin arkasında hangi odaklar vardır da Atatürk’ün kurduğu laik hukuk devletinde böyle “keyfe keder” at oynatabilmektedirler? Halkımız da ne yazık ki beklenen tepkiyi gösterememiştir!

Yıllar önce “For a Few Dollars More” adlı ünlü bir film vardı; yani birkaç dolar için! İzledikçe sorarsınız asıl istenen para mıdır intikam mıdır, diye! Şimdi bu “efendiler” ve onların eline eteğine yüz süren siyasetçilere soralım: Sizin gerçekten istediğiniz nedir? İstediğiniz, şehit kanıyla kurulan Cumhuriyet’ten intikam almak mıdır? Değil diyorsanız gereğini yapın; Cumhuriyet’in laik niteliğini koruyun! Ancak iktidar her zamanki gibi uçlarda dolaşmayı, gösteri yapmayı, cambaza baktırmayı tercih ediyor. Cumhurbaşkanı, “Kadın cinayetlerine yönelik idam cezası olur mu?” (Basın) sorusuna, “Parlamentonun böyle bir karar alması halinde ben böyle bir kararı onaylarım” yanıtını verebiliyor! Belli ki, “for a few votes more” yani birkaç oy için oyun sürüyor!

“De ki: ‘O Allah tek olandır.” (İhlas/Özlük, 1) ifadesini tekrarlayan Muhammed peygamber, Abese suresinde bir mesajın yüklenicisi olacaktır. Ünlü olay şöyle gelişir: Hz. Muhammed, kendilerine özel ilgi gösterilmesini isteyen Mekke’nin ileri gelenlerine İslam’ı anlatmaya çalışırken, görme engelli bir kişi yanına gelerek “Ey Allah’ın elçisi!” diye seslenir ve kendisine de bir şeyler öğretmesini ister. Durumun farkına varamadığı için de sorusunu birkaç kez yineler. Sözünün sıkça kesilmesinden rahatsız olan Hz. Peygamber ise hoşnutsuzlukla yüzünü çevirir ve cevap vermez ancak bu davranışı nedeniyle kınanacaktır.

Sureyi verelim: Yanına kör bir kimse geldi diye kaşlarını çattı ve yüzünü döndü. Ne bilirsin, belki de o arınacak. Yahut öğüt alacak da bu öğüt kendisine yarayacak. Ama sen, kendisini gereksinimli görmeyen kimseyi karşına alıp ilgileniyorsun. Arınmak istememesinden sana ne? Saygı duyarak sana gelen kimseye sen aldırmıyorsun. Hayır, asla! Doğrusu o bir hatırlatmadır. Dileyen onu hatırlar.” (Abese/Kaşları Çatma, 1-12) Görüldüğü gibi din adına en ufak bir dayatma yoktur; sadece size danışana, öğrenmeye çalışana yol göstermek vardır. Son iki ayet de Kur’an ve dayatmanın asla yan yana olmayacağını “dileyen” kelimesiyle vurgular.

Elimizde; “Doğrusu Kur’an’ı Biz indirdik, elbette koruyucusu da Bizizdir.” (Hicr/Kayalık,9) diyen bir metin var; yani din adına söz hakkı sadece kendine ait. Bazı farklı kelime kullanımları da olsa ayet çevirilerinin -yorum katılmadıysa- birbirine yakın olduğu biliniyor. Ayetleri esas aldığınızda farklı bir Kur’an’la karşılaşıyorsunuz ve görüyorsunuz ki İslam dünyasındaki uygulamalar da ülkemizde İslam adına sergilenenler de Kur’an’la çelişiyor. Bu bir yorum değildir, yorum haddimize de değildir…

Nitekim iniş sırasına göre 31. sırada yer alan Kıyamet/Diriliş bölümünde karşımıza şu cümleler çıkıyor: “Acele edip dilini kıpırdatma. Doğrusu, onu toplamak ve onu okumak Bize düşer. Biz onu okuduğumuzda, okunmasını izle. Sonra doğrusu, onu açıklamak Bize düşer.” (Ayetler, 16-19) Vahiy karşısında ne yapması gerektiği açıkça belirtilen elçi Hz. Muhammed’in görevi ise, “Biz seni onlara bekçi göndermedik, sana düşen sadece duyurmaktır.” (Şûra /Danışma,48) şeklinde tarif edilmiştir.

Şimdi soralım: Din adına inancın biricik sorgulayıcısı Yaratan iken, Elçi dahi müdahale edemez iken ve insana hür iradesiyle seçme hakkı tanınmış iken, bu “efendi” denen yol kesicilerin amacı nedir? Şeriat diye uydurdukları, Allah ile aldatmaları daha ne kadar tavizle karşılanacaktır? Şeyh, şıh, mele, efendi, dede, baba, mürşit lakaplı kişiler ve onların müritleri ve bağlılarıyla yönetilen, güç ve çıkar odağı haline gelen tarikat/cemaat gibi yapılarda -istisnalar olsa bile- ahlak kurallarının çiğnendiği, dine değil fitneye hizmet edildiği bilinmektedir. Öyleyse, siyasete de el atan bu yapıların bir beka sorunu haline gelmemesi konusunda toplum neden sürekli ve ayrıntılı olarak uyarılmamaktadır?

Atatürk, Kur’an’ı çok iyi bilen bir liderdi ve Kur’an’ın anlaşılarak okunmasına ve okutulmasına son derece önem vermişti. Kastamonu’da (30.08.1925) yaptığı konuşmada; “Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz.” derken gerçek dini anlatıyordu. Toplumun gelmesi gereken noktayı da aynı konuşmada işaret etmişti: “… Bugün ilmin, fennin, bütün kapsamı ile medeniyetin ışığı karşısında filan veya falan şeyhin uyarmasıyla maddî ve manevi mutluluğu arayacak kadar ilkel insanların Türkiye medeni toplumunda varlığını asla kabul etmiyorum.” Yüz yıl sonra gelinen noktayı da kabul etmek mümkün değildir ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti siyasal İslam’ın oyuncağı olmaktan kurtulmalıdır!

Canan Murtezaoğlu

 

Dinlemek için tıklayın