Vatandaş Okuması

Bilgi ile büyüyelim, akıl ile yükselelim, beynimizi özgür kılalım!

Kalem Kardeşliği

İnsanca yaşamak


“İnsanın ancak çalıştığına hakkı vardır.” (Necm/Yıldız, 39)

Bu ülkede hak gasp edenlere değil hakkı gasp edilenlere kelepçe takılıyor.

Çok “M” li bir büyük süper marketin deposunda çalışan işçiler, ücretlerine yapılan %8 zam oranını kabul etmeyerek greve başladılar. Saatlik ücretlerine 4 TL zam ve işçi sağlığı ve güvenliği talep eden işçiler, bunun yanı sıra eylemlere katıldıkları gerekçesiyle işten çıkarılan 257 arkadaşlarının da işe iadesini istiyorlardı. Günler süren direnişleri sonuç vermeyince haklarını aramak için işverenin evinin önüne gittiler. İşveren ile konuşmadan geri dönmeyeceklerini belirten işçiler, “Biz sadece, saatlik 4 TL zam ve işimizi geri istiyoruz” taleplerini yinelediler. Ancak, işverenle değil, polisle görüştürüldüler. İşçiler, bileklerine ters kelepçe takılarak polis aracına bindirilerek gözaltına alındılar.

E, tabi “zenginin sevildiği” bu ülkede yoksula layık görülen bu yakışıksız muamele çok normal…

İşçiler haklıydılar… Resmî TÜİK enflasyonunun %36,08, Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) nun yani sokağın enflasyonunun ise %82,81 olduğu bir ekonomik ortamda, çalışanların maaşına %8 zam yapmak tek kelimeyle zulümdür. Elbette işçiler bu çok düşük zammı kabul etmediler ve seslerini duyurmak için en demokratik haklarını kullanarak eylem yaptılar.

Bu iktidar, 15 Temmuz kalkışmasını fırsata çevirip ülkeyi OHAL ve sonucunda da Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri (CBK) ile yönetmeye devam ettiği için hiç kimsenin sokağa çıkıp eylem yapma hakkı bulunmuyor. Haksızlığa uğramış bir insan, tepkisini en etkili bir şekilde nasıl gösterebilir; elbette sokağa çıkıp Anayasal hakkını kullanarak. Ancak, ne mümkün! Adımını sokağa atmaya gör; anında polis tepene biniyor. Süpermarket işçilerinde de durum aynı oldu; ters kelepçe takıp polis aracına tıkılan işçilerin yüzlerindeki acı, objektiflere yakalandı. Hele birisi vardı ki; gözyaşlarını kelepçeli elleriyle silerken tüm Türkiye’yi öfke ve acıya boğdu. Uğradığı muamele gururunu yaralamış, onurunu zedelemişti. Oysaki istediği tek bir şey vardı; emeğinin karşılığını almak, insanca yaşamak.  

Prof. Dr. Gazi Özdemir, “Oku” adlı kapsamlı çalışmasında şöyle diyor; “Kur’an’a göre emeğin karşılığını vermemek, bir nevi hak gaspıdır ve modern köleliktir.” Ayette de şöyle deniyor: “Şunu da iyi bilin ki Allah, rızk bakımından sizi birbirinizden farklı kılmıştır. Ancak varlıklı olanlar çoğunlukla emirleri altında çalışanlara hak ettiklerini vermezler ve onları da nimetlerimizden kendi yararlandıkları gibi yararlandırmazlar, hatta onları perişan durumda bırakırlar…” (Nahl/Bal Arısı,71)

İnsanca yaşamanın anlamı sadece bir lokma bir hırka ile yetinmek, bir tas çorbaya kuru ekmek doğrayıp karın doyurmak değildir. İnsanca yaşamak; dilediğini yiyebilmek, beğendiğini giyebilmek, istediği yerleri gidip görebilmektir. Çocuğunu en güzel şekilde okutmak, ona istediği bisikleti alabilmektir. Ailece tatil yapmaktır. Ay sonunu nasıl getireceğini düşünmemek, faturaların karşısında çaresiz kalmamaktır. İnsanca yaşamak, pazarlardan, marketlerden “olgun” ya da “çıkma” alıp çocuklarına yedirmemektir. Çöplerden yiyecek-giyecek toplamamaktır. İnsanca yaşamak; insanın başını sokacak bir evi, sıcacık bir yuvası olmaktır; sokaklarda yatmamaktır.  İnsanca yaşamak; açlık sınırında sürünmemek, yoksulluk sınırında ayakta kalmaya çalışmamaktır. İnsanca yaşamak, ucuz ekmek kuyruklarında ucuz ekmek sırası beklememektir, utana sıkıla fırına girip, “Askıda ekmek var mı?” diye sormamaktır. 

İnsanca yaşamak; insanca çalışmaktır. 

Üç kuruş zam versin diye işverenin gözünün içine bakmamaktır; ya beni işten çıkarırsa korkusu yaşamamaktır. Kula kulluk etmemektir. İşsiz kalma korkusuyla mesleğinin dışında bulduğu her işte çalışmamaktır. İnsanca yaşamak; işsiz kalmamaktır. İş-Kur önünde saatlerce sıra beklememektir. İnsanca yaşamak; insanca bir emekli hayatı sürmektir.

Kendileri devletin her türlü imkânını tepe tepe kullanıp, zırhlı Mercedeslerde gezip, saraylarda saltanat sürerken; binlerce Euro’luk takılar takıp, ejder meyvesi yerken yoksula; “Porsiyonlarınızı küçültün. Bir kilo et yiyorsanız, yarım kilo yiyin. Domatesi iki kilo yerine iki tane alın. Ucuz alışveriş yapmak için pazarlara akşama doğru gidin. Yaşadığınız bütün sıkıntılar bir imtihandır, sabır ve şükür edin.”  diyemez. Ülkenin tüm kaynaklarını kendileri bölüşürken, “Hepimiz aynı gemideyiz,” diyerek yoksulluğu paylaşmayı tavsiye edemez. İnsanın yaşadığı sıkıntılar, kötü yönetimlerin sonucunda ortaya çıkıyorsa, buna şükredin demek, insanla alay etmektir.

İnsanca yaşamak her insanın hakkıdır… Hiç kimse onun bu hakkını elinden alamaz, almamalıdır.

Sosyal devlet, zenginlik-fakirlik arasındaki dengeyi kurmak zorundadır. Sosyal devlet demek, sadaka devleti demek değildir. Sadaka siyaseti insan haklarına aykırıdır. Sosyal devlet vatandaşına istihdam yaratmak zorundadır. Elbette herkes birbirine yardım edecek, düşünce hep birlikte kalkacağız ancak bu durum, kısa sürmelidir. İnsan, sürekli sadakalarla yaşayamaz; kendi ayaklarının üzerinde durmalıdır. Herkes elinin ürettiğini, alın terini hak eder.

Sosyal devlet haksız zenginleşmenin önüne geçmek zorundadır. Bir ülkede küçük bir kesim aşırı zenginleşirken halk hızla yoksullaşıyorsa orada sosyal adaletten de söz edilemez. Aşırı zenginleşme halkın cebinden olur. Birileri halkın cebinden zenginleşiyorsa orada zulüm vardır. Zulmün olduğu yerde direniş başlar. Kur’an, insana hakkını aramayı emretmektedir: “Şüpheniz de olmasın ki, haksızlığa uğrayıp haklarını arayan, kendini savunmak için direnen ve hakkını ezdirmeyenler kınanmazlar ve cezalandırılmazlar.” (Şûra/Danışma,41) Demek ki neymiş; insanoğlu hakkını aramalı, kendini ezdirmemeliymiş. Her hakkını arayanın üstüne güvenlik güçlerini göndermek Kur’an’ın hak arama emrine de karşı gelmekmiş.

İnsanca yaşamanın temelinde ahlak ve adalet vardır. Prof. Dr. Hüseyin Atay’ın dediği gibi; “Dinin ve hukukun temel felsefesinde ahlâk vardır.” Ahlâk da insana hakkını vermeyi gerektirir. İnsanın sırtından zenginleşmek ahlâksızlıktır.

Kötü yönetim deyince burada elbette tek suçlu yönetenler olmuyor. Yönetilenler de bu suça ortaktır. Prof. Dr. Hüseyin Atay, bu konuda şunları söylüyor: “Toplumla ilgili hükümler herkese aittir… İnsan, seçtiği kimsenin yanlışlarına adaletsizliklerine ve suçlarına ortaktır. Çünkü oraya gelmesi için oy vermiş ve onun seçilmesine sebep olmuştur. Vatandaşın bu sorumluluğa göre hareket etmesi, İslam ahlâkının temeline uyduğu anlamına gelir.”*

İktidarı belirleyen, oy verip seçen halk, yönetime getirdiklerinin yaptığı her türlü olumsuz uygulamadan da sorumludur. Onları yıllarca yönetimde tutmaya çalışmak, zulme ortak olmaktır. Halk, bir an evvel kendisini açlığa ve yoksulluğa mahkûm eden kötü yönetimden kurtulmak için vatandaşlık görevini yerine getirmelidir. 

“Ne yaparsak yapalım sonuçta hiçbir şey değişmeyecek” demek, öğretilmiş bir çaresizliktir. Yönetenler tarafından tutulan toplum psikologlarının ülkede yarattığı bir algıdır. Oysaki öğretilmiş çaresizliğin de çaresi vardır; silkelenip, kendimize gelmek ve elbette yapılacak bir şeyler olmalı diyerek, demokratik çerçevede kötü yönetimden kurtulmanın çarelerini aramaktır.

“İnsanı en güzel bir şekilde yarattım” diyor Yüce Allah… En güzel şekilde yaratılan insan şerefli bir varlıktır ve en aşağı durumlarda yaşamayı hak etmez.

 “İnsanın başına gelenler kendi ellerinin ürettikleridir.” diye uyarıyor Kur’an…

Öğretilmiş çaresizlik sonucunda insanca yaşamaktan uzaklaşmanın yolu, haklarımızı aramaktır; sabredip, çaresizce ellerimizi ovuşturarak katlanmak değildir. 

Tülay Hergünlü – SMMM

 

Dinlemek için tıklayın

Yararlanılan Kaynaklar:
Kur’an çevirileri, Prof. Dr. Gazi Özdemir’e aittir.
*Prof. Dr. Hüseyin Atay; İslam’da İşçi İşveren İlişkileri, Atay Yayınları, Say.72


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir