Değişmesi gereken ekonomik yaklaşımlar


Yunan filozof Platon masal anlatıcılarının dünyayı yönettiğini ileri sürmüştü. Muhteşem eseri “Devlet”, onun ideal devlet anlayışının böyle olmaması gerektiğini anlatıyor. Bizler de işletmelerde bazı masalları zaman zaman duyarız.

Örneğin, kurumların kendilerini tanımlama biçimlerinde… Bir işletme sahip yöneticisinin: Ben ekonominin önemli bir üyesiyim, benim faaliyetlerim zenginlik yaratır, “risk” alırım, dolayısıyla bu faaliyetlerin etkilerinden daha fazla yararlanmayı hak ediyorum söylemlerine zaman zaman şahit olmuşuzdur.

Risk almanın, yatırım yapmanın en önemli belirtisi olduğunu kabul ediyoruz. Peki, bu söylemlerin gerçekle ne kadar ilgisi var? Belli bir zümrenin servet ve gelir eşitsizliklerini meşrulaştırmak için söylenmiş söylemler olmadığını nereden biliyoruz? Devlet eliyle zenginleştirilmiş ve yaratılan bu söylemlerle büyük ödüllere sahip olduklarına inandırılan bir toplum yaratmak için söylenmediği ne malum?

Doğu Hindistan Şirketi’nin yöneticisi ve tüccar Sir Thomas Munn (1571-1641) “yabancılara yıllık değer olarak kendi tükettiğimizden fazlasını satmalıyız” doktrinini ortaya atmıştı.

Burada anlatılan; ülkelerinde önce ürettikleri veya sömürge haline getirdikleri ülkelerden elde ettiklerinden, önce kendileri tüketecek, sonra artan âtıl değeri diğer ülkelere satacaklar, yani kendi tüketmelerinden sonra artık bir değer oluşturacaklar ve onu diğer ülkelere satacaklar. Bence hâlâ bu yüzyılda da aynı ekonomik politikayı izliyorlar.

Buradan yüksek enflasyonla büyümenin diğer bir anlamı olan yüksek fiyatlarla iç talebi kısarak, kısaca, halkın tüketmesi gerekene el koyulması sonucunda oluşan âtıl değeri ihraç ederek büyüme sağlanırsa, bunu adı büyüme değil, halkın kemer sıkması sonucu oluşan bir artı değerin satılmasıdır.

Verilen yüksek teşvik ve destekler sonrasında, artan üretim verimliği sonucunda, yurt içi ihtiyaçlar karşılandıktan sonraki âtıl değerin satılması esas olandır.

Ayrıca uygulanan düşük faizle, kurların yükselmesi bağlantısı, mallarımızın fiyatlarının dünya pazarlarında ucuz bedellerle satılmasına neden oluyor, mal hizmetlerimizin değeri ucuza transfer ediliyor. İşçilik ücretlerinin düşük tutulmasına zemin hazırlayan böyle politikalar, bu yönlere doğru kayıyor. Ortodoks politikalardan heterodoks politika uygulamalarına geçmenin esası; ücretlerin sabit tutulması anlayışına dayanır.

Bütün bu gelişmelerin yanında, belli bir zümreye, ilerideki servet artışlarını beslemeye yardımcı olacak sermaye veya servet artışları sağlanması sonucunda kârlar artarken, ayrıcalıklı kapitalistlerin yatırım yapmasına ortam hazırlanırsa; kısaca belli başlı ayrıcalıklı sınıfların birikimi ve zenginleşmesine dayalı harcamalara dayalı ekonomik büyüme politikaları sonucunda zenginlik ve fakirlik değerleri açık ara zenginleşme yönünde devamlı artışa neden olur.

Oysa büyüme ve birikimin yatırıma dönüşmesi için, küçük veya büyük yatırım yapma kapasitesine sahip olan bütün işletmelere, ayırımsız olabilecek ve tabana yayılabilecek şekilde destek verilmesi gerekir.

Tüm yatırımcılar ve ücretliler, üretime kattığı çabanın “adil karşılığı” nı almak durumundadır.

Bu bağlamda, üretimin ve verimliliğin artması sonucunda oluşan fazla, üretken tüketimi finanse ediyorsa tekrar üretken olur, eğer sadece gereksiz harcama kalemlerini finanse ediliyorsa üretken bir fazladan bahsetmenin mümkün olmadığı bilinen bir yaklaşımdır. Ama uygulamada pek böyle olmuyor. Üretim işletmelerinin yanında ithalata dayalı al-sat türü ticari işletme gelirlerinin gayri safi milli hâsıla içine alınması, üretim değerliliğinin düşmesine neden olmaktadır. Ticari işletme yönetici ve sahipleri alınmasınlar. Asıl olan, üretime dayalı faaliyet gelirlerinin artmasıdır; ülkemiz için esastır.

Faydalı olabilmesi dileğiyle…

Cengiz Hergünlü – SMMM-Bağımsız Denetçi
www.hergunlu.com