Çok eşlilik ve mülk cariyeler
Sıradan bir vatandaş eline bir Kur’an meali/çevirisi aldığında ne okuyor?
Önceki Hakka suresi anlatımında Arap kavmini uyaran ve Kur’an’ın; şerefli bir peygamberin getirdiği bir söz olduğunu, şair ya da kâhin sözü olmadığını ifade eden Biz’in, Muhammed peygamberi de “Eğer, Bizim adımıza, ona bazı sözler katmış olsaydı/ uydurmaya kalkışsaydı, andolsun Biz onu kuvvetle yakalardık, sonra, andolsun onun şah damarını keserdik/keser atardık. Hiçbiriniz de onu savunamazdınız/ona siper de olamazdınız.” sözleriyle uyardığını belirtmiş ve bu uyarının asıl amacının Elçi’yi toplumuna karşı korumak ve inandırıcılığının artmasını sağlamak mıdır, diye sormuştuk.
Mekkî surelerle ilgili yaptığımız vatandaş okumamızın altmışıncısındayız. İbn Abbas-Kurayb rivayet zincirine göre yetmiş altıncı sure “Mearic” dir. (Merdiven) “Aşağıdan yukarıya çıkma âletleri, merdivenler, asansörler, çıkılacak dereceler, mertebeler, yükseklikler” gibi anlamları da olan “Meâric, ‘ma’rec’in çoğulu olup ‘yükselme dereceleri’ demektir.” şeklinde ifade edilmektedir. (Elmalılı)
Kimi yorumculara göre Mearic suresi önceki Hakka suresinin tamamlayıcısıdır.
Sure; “Bir sorgulayan/bir isteyen, yüksek dereceler sahibi Allah katından inkârcılara gelecek ve savulamayacak olan azabı soruyor. Melekler ve ruh, elli bin yıl uzaklığı O’lana bir anda yükselirler.” ifadeleriyle başlar. Tefsirlerde; yükselmenin ve elli bin yılın ne anlama gelebileceği konusunda yüzlerce yıl öncenin bazı anlaşılmaz yorumları dışında bir bilgi yoktur.
Biz, Elçi’sinden “güzelce dayanarak” sabretmesini/katlanmasını ister çünkü kavmi kıyametin uzak olduğunu düşünse de Biz onu yakın görmektedir. Ardından kıyamet, hesap, cehennem, cennet döngüsü tekrarlanır.
Kıyamet yine temel iki ögenin; gök ve dağların durumuna dayandırılarak anlatılır:
“Gök o gün erimiş maden gibi olur. Dağlar da atılmış pamuğa/renkli yüne döner.” O gün “dost dostun halini soramaz. Onlar birbirlerine gösterilirler.” Cehennemliklerin durumu anlatılır… “Suçlu, o günün azabından kurtulmak için fidye vermek ister.” Suçlu, tek kendini kurtarabilsin diye; “oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini” fidye olarak vermeye hazırdır; ancak kurtulamayacaktır; cehennem ateşi alevlidir. Bu deriyi yakıp kavuran/soyan ateş, “sırtını dönüp gideni, mal toplayıp kasada yığanı” kendine çeker.
Devamla insanın; “pek doyumsuz/dayanıksız/huysuz yaratıldığı, başına bir kötülük gelince acı acı sızlandığı, kendisine bir iyilik dokunduğu zaman engelci kesildiği/cimrilik ettiği” belirtilir.
Ara ara sorduğumuz soruyu yineleyelim:
Bütün bu olumsuzluklarla yaratılan insan yani yaratılışı kendi elinde olmayan insan, neden hesap vermek zorundadır?
Ardından “böyle olmayanlar” ifadesiyle tanımlanan insanların durumu verilir. Onlar; “namaz (salât) kılıp, namazlarında devamlı olanlar, mallarında isteyene ve yoksula belirli bir pay tanıyanlar, ceza gününü doğrulayanlar, ancak Rablerinin azabından korkanlardır. Rablerinin azabından kimse güvende değildir.”
Bu ayetlere göre şunu sorabiliriz: Bu insanlar farklı mı yaratılmıştır?
Ancak ardından gelen ve Arap erkeğine hitap eden ayetler, meselenin insanın yapısından çok Allah elçisine inanıp inanmama ya da onun topluma vereceği yeni düzenin durumu ile ilgili görünmektedir. Şöyle denir:
“Eşleri ve antlaşmalıların dışında, özel yerlerini koruyanlar, doğrusu, bunlar yerilemezler./Onlar ki ırzlarını korurlar. Ancak zevcelerine ve cariyelerine karşı hariç. Çünkü onlara yaklaştıklarında kınanmazlar./Karılarından ve halayıklarından başkalarına karşı utanacak yerlerini saklayanlar da başka. Onlara yaklaşmak için kınanmazlar. Bu sınırları aşmak isteyenler, işte onlar, aşırı gidenlerdir/haddi aşanlardır. Onlar emanetlerini ve ahitlerini gözetirler. Şahitliklerinde dürüsttürler. Namazlarına (salât) itina edenler. İşte bunlar cennetlerde ağırlanırlar.”
Arap erkeğinin çok eşliliği ve sahip olduğu mülk cariyeler konusu, Medenî bir sure olan Nisa suresinde dört kadınla sınırlanıyor ancak cariye konusu sürüyor. “Eğer yetim kızlar hakkında (adaleti yerine getiremeyeceğinizden) korkarsanız sizin için helal olan (diğer) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâh edin. Şayet (bu suretle de) adalet yapamayacağınızdan endişe ederseniz o zaman bir (tane ile) yahut malik olduğunuz cariye (ile iktifa edin). Bu (tek zevce veya cariye) sizin (Haktan) eğrilip sapmamanıza daha yakındır.” (Nisa, 3)
Şeriatla yani Kur’an ayetlerinden, Muhammed peygamberin sözleri ve fiillerinden çıkarımlarla oluşturulan dinsel kanunlarla yönetilen ülkelerde yaşam tarzının ayetlerdeki emirlere dayandırıldığı bilinmektedir. En bilindik örnek olarak şu ayeti verelim:
“Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah’tan bir ceza olarak ellerini kesin.” (Maide, 38) Diğer yandan yine dinin ana kaynağında: “Herkes ancak gücü oranında yükümlüdür.” (Müminun/İnananlar, 62) ya da “Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin.” (Kehf /Mağara,29) gibi ayetleri görmek de mümkündür.
Yukarıdaki ayetlere göre şu soruyu sorabiliriz:
Kutsal kabul edilen metinlerin amacı insanı arafta bırakmak mıdır?
Bilindiği gibi araf; din dilinde cennetle cehennem arasındaki duvardan bir perdenin yüksek tepeleridir, mecaz anlamı ise iki şey ortasında kalan yer veya durumdur.
Çözüm laiklik kavramındadır. Laiklik; devlet yönetiminde dinin veya dinsizliğin referans alınmamasını ve devletin din veya dinsizlik karşısında tarafsız ve tepkisiz olmasını savunan ilkedir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde din ve vicdan özgürlüğü Anayasa (m.24) ile güvence altındadır. Anayasa’da yer alan; “kimse… dinî inanç ve kanaatleri açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz” (m.24/3) cümlesiyle de inanç hürriyetine ek güvence getirilmiştir.
Atatürk, “Din gerekli bir kurumdur… Yalnız şurası var ki, din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır.” der. Bu bağlılık, ancak baskı görmediğinde iyiye ve güzele yönelebilir. Her insanın yaşam tarzını seçme hakkı vardır ve olmalıdır. Çoğunluğun, kendini Müslüman olarak tanımladığı ülkemizi, şeriatla yönetilen İslam ülkelerinden ayıran en değerli özellik laik bir hukuk devleti olmamızdır. Dinin her türlü çıkar hesaplarından uzak tutulması ve siyasete âlet edilmemesi ise laikliğin esaslarındandır ve olması gerekendir.
Sonuç olarak seçim insanındır; ya doğasının gereğini yaparak hür iradesiyle baskılara karşı çıkar ve aydınlığı yakalar ya da firavunlukla özdeşleşen baskıya boyun eğerek karanlıkta kalır.
Sureden devam edelim…
Ben-Biz birlikteliği ile Biz tehdit eder:
“İnkâr edenlere ne oluyor, sana doğru, sağdan soldan öbek öbek koşuşuyorlar? Her biri nimet bağına/cennetine sokulacağını mı umuyor? Hayır, biz onları bildikleri şeyden (dökülmüş su) yarattık. Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, onların yerine daha iyilerini getirmeye Bizim gücümüz yeter ve kimse de önümüze geçemez./Artık o doğuların ve batıların Rabbine yemine ne gerek, elbette bizim gücümüz yeter. Onları kendilerinden daha hayırlı olanlarla değiştirebiliriz ve bizim önümüze geçilmez.”
Sure, Elçi’ye hitapla sonlanır: “O halde bırak onları, kendilerine vaat edilen günlerine kavuşuncaya kadar dalıp oynayadursunlar. O gün kabirlerden hızlı hızlı çıkacaklar, sanki putlara gidiyorlarmış gibi fırlayacaklar. Gözleri düşük, kendilerini bir alçaklık saracak da saracak. İşte onlara vaat edilen gün, o gündür.”
Mearic suresi anlatımı tamamlanmıştır. Sıradan bir vatandaş eline bir Kur’an meali/çevirisi aldığında Mearic Suresi olarak yukarıdaki satırları okumaktadır. Mekkî surelerle ilgi çalışmamız sürecektir.
Canan Murtezaoğlu
