Vatandaş Okuması

Bilgi ile büyüyelim, akıl ile yükselelim, beynimizi özgür kılalım!

Dinsel

“Başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir” (1)


Sıradan bir vatandaş eline bir Kur’an meali/çevirisi aldığında ne okuyor?

Mekkî kabul edilen önceki Fatiha suresi anlatımında; surenin içeriğinin Yaratan ile yaratılmış arasında Kur’an üzerinden bir çeşit sözleşme gibi de düşünülebileceğini ifade etmiştik. Bu yazımızın konusu da diğer bir Mekkî sure olarak kabul edilen “Yunus” suresidir.

Tefsirlere göre surenin iniş nedeni; Mekkelilerin, kendi içlerinden bir adamın peygamber olabileceğine inanamamaları, “Allah, Ebu Tâlib’in yetimi Muhammed’den başka bir peygamber bulamadı mı,” demeleri ve “hatırı sayılır, zengin ve makam sahibi birisinin peygamber olmasını” daha uygun görmeleridir. (Elmalılı) Bu ifade, peygamberlik kavramı açısından da dikkat çekicidir çünkü çağlar öncesinin Arap yarımadası ve çevresindeki işleyişe göre peygamber aynı zamanda yöneticidir (Yusuf, Salih), liderdir (Musa), kraldır (Davut, Süleyman), kâhindir/bilge kişidir (Musa’nın kayınpederi Şuayb yani Midyanlı Yitro) ya da elçidir. (Yunus)

Bu bağlamda Muhammed peygamber için de şu bilgileri verebiliriz:

“Mekke’de sadece dinî tebliğ vazifesini icra eden Hz. Muhammed, Medine’ye hicretten sonra peygamberlik görevinin yanında, burada oluşturulan site devletinin siyasi ve idari işlerini de üzerine almıştır. Bu durum ona, Medine’de temeli yeni yeni atılmakta olan İslam Devleti’nin başkanı olma görevini yüklemiştir.” (Prof. Dr. Mustafa Baş; Hicaz Yahudileri, Kopernik Kitap, 2019, s. 245)

Surenin içeriği daha önceki surelerde de yer almış olan konular ve ifadelerdir.

Sure, Arap alfabesinin “Elif, Lâm, Râ” harfleriyle başlar ve “işte bunlar o hikmetli kitabın ayetleridir,” denir. Biz, şöyle devam eder: “İnsanları (eğri yolun sonundan) korkut, inananlara Rableri nezdindeki yüksek makamları müjdele, diye içlerinden bir adama vahyimizi göndermemiz onlara tuhaf mı geldi?”

İnkârcılar da “hiç şüphesiz bu besbelli bir sihirbaz/bu düpedüz bir yanıltmacadır” demektedir.

Konu Allah anlatımıyla sürer: Allah, gökleri ve yeri altı günde/aşamada yaratmış, sonra arşı hükmü altına almış, “işi tedbir eyliyor.” Şöyle denir: “O’nun izni olmaksızın hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur. O’na ibadet ediniz! Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?” Herkesin dönüşü O’nadır.

“Allah’ın vaadi haktır/verdiği söz gerçektir. Her şeyi ilk baştan yaratan O’dur.” O, “iman edip salih amel işleyenleri hak ettikleri ölçüde mükâfatlandırmak için” geri döndürecektir. “Kâfirlere de inkâr ettikleri için kaynar sudan bir içki ve acıklı bir azap vardır.”

Arap kavmine hitap sürer. Allah, senelerin “sayısını ve hesabını” bilmeleri için “güneşi bir ışık, ayı da bir nur” yapmış, “aya menziller tayin etmiştir/konak yerleri düzenleyendir.” Bunu hak olarak yaratan Allah, “bilecek olan bir kavim için ayetlerini ayrıntılı olarak açıklar. Elbette gece ile gündüzün birbiri ardınca değişip durmasında ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattıklarında sakınan bir kavim için birçok delil vardır.”

Biz, cehennem-cennet anlatımı ile devam eder ve şöyle denir:

“Öldükten sonra dirilip bize kavuşmayı ummayan, âhirete inanmayarak sadece dünya hayatına razı olup onunla tatmin bulanlar ve bizim ayetlerimizden gafil olanlar da vardır muhakkak. İşte bunların kendi elleriyle ettikleri yüzünden varacakları yer cehennemdir/ateştir. Doğrusu, inananlara ve yararlı işler işleyenlere, inançlarından dolayı, Rableri onlara doğru yolu gösterir. İçinde bulundukları nimet (Naim) bahçelerinin altlarından ırmaklar akar. Onların oradaki duaları, ‘Allah’ım, sen yücelerden yücesin’ ve sağlık dilekleri ‘selam/esenlik size,’ dualarının sonu da ‘Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun,’ diye şükretmek olacaktır.”

Konu insana gelir ve anlatım Allah-Biz olarak, ikili özne şeklinde sürer: “İnsanların iyiliği acele istemeleri gibi Allah da fenalığı onlara ivedilikle verseydi, süreleri hemen bitirilmiş olurdu. Ama Bize kavuşmayı arzulamayanları, azgınlıkları içinde bocalamaya bırakırız. İnsana bir darlık/sıkıntı değince, yan yatarken de otururken veya ayakta iken de bize yakarır. Ancak Biz onun darlığını giderince, sanki başına gelen sıkıntıdan ötürü Bize hiç yakarmamış gibi olur. İşte o aşırı gidenlere yaptıkları şeyler böyle güzel gelir.”

Biz, tekrar Arap toplumuna hitap eder: “Andolsun, sizden önce, elçileri/peygamberleri kendilerine açık belgeler getirmişken inanmayıp haksızlık ettikleri zaman, nice nesilleri yok ettik. İşte günahkârlar topluluğunu biz böyle cezalandırırız. Sonra, sizin nasıl davranacağınıza bakmak için onların ardından sizi yeryüzünde yöneticiler kıldık./Sonra onların ardından sizi yeryüzüne halifeler yaptık ki, bakalım nasıl ameller işleyeceksiniz.”

Arap toplumuna hitap sürer. Konu Kur’an, Muhammed peygamber ve putlardır. Şöyle denir:

“Ayetlerimiz, kesin birer belge olarak kendilerine okunduğu zaman, o bizimle karşılaşmayı ummayanlar, ‘Bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir.’ dediler.” Tefsirlere göre “bu teklifi yapanlar azılı müşriklerdi. Dediler ki: Eğer sana iman etmemizi istiyorsan içinde Lat, Uzza ve Menat adlarındaki putlarımızın terkine ait bir hüküm bulunmayan başka bir Kur’an getir, eğer Allah sana öyle bir Kur’an indirmezse bari kendin uydur yahut elindeki Kur’an’da haramı helal, helali haram yapmak, azap ayetlerini rahmete çevirmek suretiyle tadilat yap.” (Hasan Basri Çantay meali; (Râzî, Haazin)

Muhammed peygambere şöyle yanıtlaması söylenir:

“De ki: ‘Onu kendiliğimden değiştiremem, benim açımdan bu olacak bir şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım. De ki: ‘Eğer Allah dileseydi ben onu size okumazdım. O da onu hiçbir şekilde size bildirmezdi. Bilirsiniz ki, ben sizin içinizde bundan önce yıllarca bulundum. Siz hâlâ aklınızı başınıza toplamayacak mısınız?”

Bu bağlamda şu bilgi notunu paylaşım. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’ndeki Kur’an maddesine göre kelime; “Kur’an’ın indiği yıllar öncesinden itibaren ‘okumak, bir bilgiyi zihinde muhafaza etmek’ manasında da kullanılmıştır.” Kur’an kelimesinin türediği kök hakkında ittifak yoktur. Kimi müfessire göre kelime, bir şeyi diğer bir şeye yaklaştırmak, katmak anlamındaki “karn” kökünden, kimine göre de okumak ve toplamak anlamlarındaki “karaa” kökünden türemiştir. Tarihsel süreç içinde Kur’an kelimesinin anlamı “açıklamak, beyan etmek, toplamak ve bir araya getirmek, sesli okumak” şeklinde ifade edilmiştir.

Fatiha suresi anlatımında, Kur’an’ın “aslı, kökü ve tohumu” gibi kabul edilen bir surenin vahiy sırası konusunda ittifak olmadığını belirtmiş ve şu soruyu sormuştuk: Vahyin kitap haline getirilme çalışması neden Muhammed peygamber yaşarken yapılmamıştır? Acaba nedenlerden biri, Kur’an kelimesinin köklerinin daha çok okumakla ilgili olması mıdır? İlk ayet olarak kabul edilen ve “oku” anlamına gelen “ikra” sözcüğünün de “karaa” kökünden türediğini hatırlatalım. Devamla, Muhammed peygamberin yukarıdaki, “onu kendiliğimden değiştiremem, benim açımdan bu olacak bir şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım,” ifadesine dayanarak da şu soruyu soralım: Muhammed peygamber vahiy konusunda bu kadar titizken neden örneğin Fatiha suresinin iniş sırası hakkında ittifak olmamış ya da sure tertipleri rivayet zincirlerine göre değişmiştir?

Sureden devam edelim.  Biz şöyle der: “Allah’a karşı yalan uyduran veya O’nun ayetlerini inkâr edenden daha zalim kim olabilir? Hiç şüphesiz o suçlular iflah olmayacaklar. Allah’ı bırakıyorlar da kendilerine ne fayda ne de zarar verebilecek olan şeylere tapıyorlar ve ‘bunlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir/aracılarımızdır,’ diyorlar. De ki: ‘Siz Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?’ Allah onların ortak koştukları şeylerin hepsinden münezzehtir/Allah, onların ortak koşmalarından yücedir ve arıdır.” Bu satırlara göre de şu iki çıkarımda bulunabiliriz:

1) Kur’an’a göre zalim olmak; Allah’a karşı gelmek, ayetleri inkâr etmek ve peygamberleri yalanlamaktır.

2) “Allah’ı bırakıyorlar da kendilerine ne fayda ne de zarar verebilecek olan şeylere tapıyorlar ve ‘bunlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir/aracılarımızdır,’ diyorlar.” ifadesini daha önce de görmüş, Muhammed peygamberden istenenin, temel meselenin, o bölgede Milat’tan çok önce var olduğu düşünülen bir baş tanrının ismi olan Allah ile yani Kur’an’a göre Yaratan ile putların arasına set çekmesi olduğunu belirtmiştik. Konunun daha net anlaşılması için, Prof. Dr. Casim Avcı’nın, “Muhammedü’l-Emin, Allah Resulü’nün Peygamberlik Öncesi Hayatı” adlı kitabının “Dinî hayat ve putlar” başlığı altındaki bazı bilgileri paylaşalım:

“Mekke’de, Arabistan yarımadasının genelinde olduğu gibi putperestlik (şirk) hakimdi. Arabistan yarımadasının çeşitli bölgelerinde put evleri denilebilecek tapınaklar inşa edilmişti. Bunlara genellikle beyt, kübik olanlarına da kâbe denilmekteydi. Putperestlik ve çok tanrıcılığın yaygın olduğu Cahiliye döneminde kabilelerin kendilerine mahsus putları vardı. Bazı kabileler de ortak putlara sahiptiler. Bu dönemin başlıca ibadeti bu tapınaklarda dua, secde ve tavaf etmek, adaklar adamak, kurbanlar kesmek, tanrıların hoşnutluğunu kazanmak için sadaka vermek gibi faaliyetlerdi. Kureyşliler edindikleri putları Kâbe’nin içine ve çevresine yerleştirmekte, putların önünde fal okları çekerek yapacakları işler konusunda karar vermekte idiler. Ayrıca hac için Kâbe’yi ziyarete gelen kabilelerden azami derecede istifade etmek ve onların ilgilerini çekmek için başka kabilelerin putlarını da Kâbe’ye ve çevresine dikiyorlardı. Öyle ki, Kâbe ve çevresindeki putların sayısı 360’a kadar ulaşmıştı. … Şüphesiz Cahiliye döneminde hac en yaygın, köklü ve düzenli bir ibadetti. … Ayrıca onlar yalnız Mekke’yi değil putlarının bulunduğu başka tapınaklarını da haccederlerdi. Mekke’deki Kâbe’ye ve Lât, Menât, Uzzâ ve Zülhalasa gibi putların bulunduğu diğer tapınaklara yapılan bu ziyaretler birer bayram görünümündeydi.” (Marmara Ün. İlahiyat Fak. Vakfı Yay., 2021, s. 37-38) Hac mevsiminin ticaret açısından çok önemli olduğunu da hatırlatalım.

Görüldüğü gibi, Kur’an’daki anlatılar Arap kavminin yaşamıyla ilgilidir ve Muhammed peygamber, vahiy olarak aldığı bilgi ve yol gösterme ile mevcut din anlayışına, toplumdaki günlük işleyişe, örf ve âdetlere yeni sınırlar koyacaktır. Bu durum Medeni surelerin içeriğinde de açıklıkla görülür.

Yunus suresi anlatımı sürecektir.

Canan Murtezaoğlu


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir