“Hüküm ne zaman verilecek”
Sıradan bir vatandaş eline bir Kur’an meali/çevirisi aldığında ne okuyor?
Önceki Müminun suresi anlatımında, ayetlerdeki ifadelere dayanarak hitabın Arap kavmine ve de erkeğine olduğunu belirtmiş ve “Biz, Allah adına iş yapan bir oluşum mudur?” sorumuzu yinelemiştik.
Mekkî surelerle ilgili yaptığımız vatandaş okumamızın elli altıncısındayız.
İbn Abbas-Kurayb rivayet zincirine göre yetmiş ikinci sure “Secde” dir. Tefsirlere göre Kur’an’da secde suresi adıyla iki sure vardır; biri bu sure, diğeri de Fussılet suresidir.
Arap alfabesinin “Elif, Lâm, Mim” harfleriyle başlayan sure; Kur’an’ı “kendisinde şüphe olmayan kitap” ifadesiyle tanımlar ve kitap âlemlerin Rabbi/eğiteni tarafından indirilmiştir. Muhammed peygambere şöyle seslenilir: “Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? Hayır, o senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi korkutman/uyarman için, Rabbin tarafından gelen bir haktır. Belki doğru yolu bulurlar.”
Ardından Allah anlatımına geçilir. Allah, “gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış” ve sonra arşa egemen olmuştur. Allah’tan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır. “Artık düşünmeyecek misiniz?” sorusu sorulur. Elçi’nin toplumuna hitap sürer: “O, gökten yere işleri düzenler, sonra da o işler, sizin saydıklarınızdan bin yıl kadar olan bir günde O’na yükselir. O görünmeyeni de görüleni de bilendir, güçlüdür, acıyandır.”
Bazı yorumculara göre burada geçen “bin tabiri uzun bir devirden kinayedir.” (Elmalılı)
O, yarattığı her şeyi güzel yaratır ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlamıştır. Şöyle devam edilir: “Sonra da onun soyunu süzülmüş bir özden, değersiz bir sudan yaratmıştır. Sonra onu düzenli bir şekle sokup içine kendi ruhundan üfürdü. Ve sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var etti. Siz pek az şükrediyorsunuz!
Ardından inanmayanlarla özdeşleşen soru kalıbını görürüz: “Toprağa karışıp yok olduktan sonra/yerde kaybolup gittikten sonra yeniden mi yaratılacağız?” Bu soruyu soranlar, “Rablerine kavuşmayı inkâr edenlerdir.” Muhammed peygamberden şunu demesi istenir: “Size vekil kılınmış olan ölüm meleği canınızı alacak, sonra döndürülüp Rabbinize götürüleceksiniz.”
Devamla Biz, elçisine seslenir ve günahkârlar için daha önce de kullanılan söz kalıplarından biri tekrarlanır: “Günahkârların, Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak: ‘Ey Rabbimiz! Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de salih bir amel işleyelim, çünkü biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz.’ derlerken bir görsen!”
Ardından gelen ve birbirini tamamlayan iki ayet; Biz ile başlar Ben ile sürer ve yine Biz ile biter; ortak ifade açıktır:
“Eğer biz dilemiş olsaydık her nefse hidayetini/iman yolunu bulacak şeyi verirdik. Fakat benden: ‘Bütün insanlar ve cinlerden cehennemi elbette dolduracağım.’ sözü hak olmuştur. O halde bu gününüzle karşılaşmayı unuttuğunuzdan dolayı tadın azabı! İşte biz de sizi unuttuk. Yapmakta olduğunuz işler yüzünden tadın ebedi azabı!” İplerin göklerin elinde olduğunu da hatırlatan bu ayetlere göre insan, Biz dilerse doğru yolu bulur, dilemez ise bulamaz. Bu durumda insan için hesap günü neden vardır?
Konu inananlara gelir. Biz’in ayetlerine iman edenler; “onlarla kendilerine öğüt verildiği zaman secdelere kapanırlar ve Rablerine hamd ile tesbih ederler de büyüklük taslamazlar. Bu ayet Kur’an’daki secde ayetlerinden biri olarak kabul edilmiştir. İnananların anlatımı sürer: “Onların yanları yataklardan uzaklaşır, (Celaleyn tefsirine göre gece namazı kılmak için yataklarından kalkarlar.) korku ve ümit içinde Rablerine dua ederler” ve Biz’in kendilerine verdiği rızıklardan verirler.
“Yaptıklarına karşılık onlar için saklanan göz aydınlığını kimse bilmez.”
İnanan kimse ile yoldan çıkmış kimse bir olmaz. “İnanan, yararlı işler işleyenler” barınma cennetlerinde, özgün ifadesiyle Me’va cennetlerinde ağırlanacaktır.
Cennet kelimesinin örtmek, gizlemek anlamındaki cenn kökünden bir isim olduğunu, bitki ve ağaçları ile toprağı örten bahçe anlamına geldiğini daha önce vermiştik. Kur’an’da öne çıkan cennet isimlerine bakıldığında ilginç bir şekilde, insanın temel gereksinimleriyle bağ kurulduğunu görmekteyiz. Örneğin; ikamet edilen yer anlamındaki Aden cenneti, barınma anlamına gelen Me’va cenneti, içinde üzüm bulunan bağ bahçe anlamındaki Firdevs cenneti ve hepsini kapsayan, insan için maddi ve manevi tüm güzellikleri ifade eden nimet yani Naim cenneti.
Cennet adları şu soruyu sorduruyor: İnsanoğlu ömrünü zaten bunlara ulaşmak için tüketmiyor mu? Bir yerleşme yeri, orada barınma, geçim (bağ-bahçe ile simgeleniyor) ve dolayısıyla arzu ettiği maddi-manevi güzelliklere ulaşma.
O günün Arap kavmine, özellikle de Arap erkeğine hitap olarak anlatılan cennetin konuları da güzel kadınlar, gözde yiyecekler ve ferah mekânlardır yani cennet anlatımı insanın, özellikle de erkeğin hayal dünyasını harekete geçirecek cazip ögelerle doludur. Bu da üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur!
Yoldan çıkanların ise barınakları ateştir. “Oradan çıkmak isteyişlerinin her defasında oraya geri çevrilirler. Onlara, ‘yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın,’ denir.” Biz onlara, “belki dönerler diye en büyük azaptan önce, azabın en hafifini” tattırır.
Biz, daha önce de sorduğu bir soruyu tekrarlar:
“Rabbinin ayetleriyle kendisine öğüt verilip de sonra onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim kim olabilir? Gerçekten biz, günahkârlardan intikam alacağız.”
Konu Musa olarak değişir. Biz Musa’ya vaktiyle kitap vermiş ve onu “İsrailoğullarına doğru yolu gösteren bir rehber” kılmıştır. Elçi Muhammed de “öyle bir kitaba kavuşmaktan” şüphe içinde olmamalıdır.
Biz emirleriyle, “onların içinden, sabrettikleri zaman, doğru yola ileten önderler yerleştirmiştir.” Onlar, Biz’in ayetlerine “kesin bir şekilde” inanmaktadırlar. Rab, “bizzat diriliş/Kıyamet günü, ayrılığa düştükleri konularda aralarında hükmedecektir.” Biz sorar: “Kendilerinden önce, yurtlarında gezip dolaşmakta oldukları nice kuşakları helak etmiş olmamız, daha onları doğru yola iletmedi mi? Şüphesiz bunda nice ibretler vardır. Hâlâ kulak vermeyecekler mi?” Biz şunu da sorar: “Ya hiç görmediler mi ki, biz kır yere suyu salıveriyoruz da onunla bir ekin çıkarıyoruz. Ondan hayvanları da yiyor, kendileri de. Hâlâ gözlerini açmayacaklar mı?” İnkârcılar ise sormaya devam eder:
“Bu hüküm ne zaman verilecek/ne zaman o fetih, eğer doğru söylüyorsanız?”
Sure Muhammed peygambere hitapla sonlanır:
“Hükmün verileceği gün, inkârcılara ne inanmaları fayda verir ve ne de ertelenirler. Onlardan yüz çevir ve bekle/gözet; zaten onlar da beklemektedirler/gözetmektedirler.”
Muhammed peygambere hitaben söylenen bu “bekle/gözet” emri ara ara tekrarlanmaktadır.
İslam dünyası da 14 asırdır beklemekte/gözetmektedir.
Secde suresi anlatımı tamamlanmıştır. Sıradan bir vatandaş eline bir Kur’an meali/çevirisi aldığında Secde Suresi olarak yukarıdaki satırları okumaktadır. Mekkî surelerle ilgi çalışmamız sürecektir.
Canan Murtezaoğlu
