Vatandaş Okuması

Bilgi ile büyüyelim, akıl ile yükselelim, beynimizi özgür kılalım!

Dinsel

Üç öykü (2)


Mekkî surelerle ilgili yaptığımız vatandaş okumamızın ellincisi ve İbn Abbas-Kurayb rivayet zincirine göre altmış altıncı sure olan “Kehf” suresi anlatımı sürmektedir.

Biz, elçi Muhammed’den iki adamı örnek vermesini ister. Biz, “bunlardan birine her türlü üzümden iki bağ” vermiş, “her ikisinin etrafını hurmalarla” donatmış ve “aralarında da bir ekinlik” yapmıştır.  “İki bağın ikisi de yemişlerini vermiş” ve Biz, “ikisinin ortasından bir de nehir” akıtmıştır. “İki bağın sahibinin ayrıca başka geliri” de vardır ve arkadaşıyla tartışırken, “ben malca senden daha zengin ve insan sayısı bakımından da senden daha güçlü ve üstünüm,” der.  Bağına giren ve “bunun hiç yok olacağını sanmıyorum,” diyen adam, Kıyamet’in kopacağını/Saat’in kurulacağını da sanmamaktadır ve şöyle der:

“Şayet Rabbimin huzuruna götürülürsem, andolsun, orada bunun yerine değişik daha iyisini bulurum.”

Bunun üzerine arkadaşı şöyle der: “Seni topraktan, sonra seni bir damla sudan yaratan, daha sonra da seni insan haline getireni mi inkâr ediyorsun? Fakat ben iman ederek diyorum ki, O Allah, benim Rabbimdir, ben Rabbime kimseyi ortak koşmam.” Arkadaşı, ders vermek istercesine, inanmış olmanın verdiği özgüvenle (!) pek de iyi niyetli olmayan sözlerini sürdürür: “Kendi bağına girdiğin zaman, ‘bu Allah’tandır, benim kuvvetimle değil, Allah’ın kuvveti ile olmuştur, deseydin ya! Her ne kadar beni, malca ve evlatça kendinden az görüyorsan da belki Rabbim, bana, senin bağından daha hayırlısını verir; senin bağına ise gökten yıldırımlar gönderir de bağın yalçın bir toprak haline gelir. Yahut bağının suyu yerin dibine çekilir de bir daha suyunu çıkarıp bağını sulayamazsın.” Neticede adamın ürünleri/serveti yok edilir. “Bağın altüst olmuş çardakları karşısında, harcadığı emeğine içi yanarak, ellerini ovuşturup ‘keşke Rabbime kimseyi ortak koşmasaydım,” dese de ona, Allah’tan başka yardım edecek adamları yoktur, kendi kendini de kurtaramamıştır. Bu anlatım şu hüküm cümlesiyle sonlanır: “İşte burada yardım yalnız hak olan Allah’a aittir. O’nun verdiği ödül de daha hayırlıdır, netice de daha hayırlıdır.”

Devamında gelen ve dünya hayatının kısalığını anlatan ayet metaforik kullanım açısından dikkat çekicidir. Elçi Muhammed’den şu örneği vermesi istenir: “Gökten indirdiğimiz su ile onunla yerin renkli renkli otları birbirine karışık şekilde yetişir, ama sonunda rüzgârın savuracağı çer çöpe dönerler. Allah her şeyin üstünde bir güce sahiptir.” Mal ve oğulların “dünya hayatının süsü” olduğu ifade edilir ve “kalıcı olan yararlı işler Rabbinin katında sevapça daha iyi ve ümit bakımından daha hayırlıdır,” denir ve kıyamet anlatımına geçilir…

Elçi Muhammed’e hitap eden Biz, şöyle der: “O kıyamet gününü hatırla ki dağları yürüteceğiz ve yeryüzünü çırılçıplak göreceksin. Bütün insanları, mahşerde toplayacağız, hiçbir kimseyi bırakmayacağız.” Dizi dizi Rabbine sunulanlara şöyle denecektir: “Şüphesiz sizi ilk önce yarattığımız gibi bize geldiniz. Fakat size kıyamet için yaptığımız vaadi yerine getirmeyeceğimizi sanmıştınız, değil mi?” Elçi Muhammed’e sesleniş sürer: “O gün herkesin amel defteri ortaya konulmuştur. Günahkârların, amel defterlerinden korkarak, ‘eyvah bize! Bu nasıl deftermiş ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış dökmüş’ dediklerini görürsün. Onlar, bütün yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.”

Daha önce de birkaç kez verilmiş olan Âdem’e secde edilmesi olayı canlandırma ile tekrarlanır…

Biz, meleklere Âdem’e secde etmelerini söyler. “İblis hariç olmak üzere onlar hemen” secde ederler. Cinlerden olan İblis Rabbinin emrinden dışarı çıkar. Özne tekil olur ve şöyle denir: “Şimdi siz beni bırakıp da İblis’i ve soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Halbuki onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne kötü bir değişmedir. Ben onları, göklerin, yerin yaratılmasında ve kendilerinin yaratılmasında tanık tutmadım ve saptıranları da yardımcı tutmadım.” Kıyamet günü Allah, “bana ortak sandıklarınıza/putlarınıza seslenin,” der, müşrikler onları çağırır ancak hiçbir çağrı yanıt bulmaz çünkü Biz, aralarına bir uçurum/ateşten bir engel koyar. Ateşi gören günahkârlar ona düşeceklerini anlar; “fakat ondan kaçıp sığınacak bir yer bulamazlar.”

Açıkça görüleceği gibi Allah-Biz birlikteliği ve işleyişi sürmektedir.

Biz, “Kur’an’da insanlara her çeşit örneği türlü biçimlerde” anlatmıştır ama insan “her şeyden çok, şamatacıdır/mücadelecidir.” Ardından şu tehdit sorusu gelir: Ve insanlara doğruluk göstergesi gelmişken, onları inanmaktan ve Rablerinden bağışlanma dilemekten alıkoyan nedir? Yoksa, öncekilere uygulananın kendilerine de gelmesini mi veya azabın karşılarına gelmesini mi istiyorlar?”

Biz, elçileri “sadece müjdeci ve uyarıcı olarak” gönderir ancak “inkârcılar, saçmalıkla gerçeği tepelemek için çekişirler” ve Biz’in ayetlerini “ve uyarıldıkları şeyleri/korkutuldukları azabı alaya alırlar.” Ardından bir soru kalıbı daha gelir: “Rabbinin ilkeleri kendisine hatırlatılmışken onlardan yüz çeviren ve önceden yaptıklarını da unutan kimseden daha haksız olan kimdir?” Bu ifadeye göre suçlanan insandır ancak ayetin devamına göre insanın hür iradesi Biz tarafından engellenmiştir: “Doğrusu, bunu anlarlar diye yüreklerine örtüler ve kulaklarına ağırlık koyduk. Sen onları doğru yola çağırsan da doğru yola girmezler.”

Allah anlatımına geçilir. Rahmet sahibi Rab bağışlayıcıdır ve şöyle denir: “Eğer Allah, işledikleri günahlar yüzünden onları hemen cezalandıracak olsaydı, onlara hemen azap ederdi. Fakat onlara vaat edilen bir zaman vardır ki, o geldiğinde Allah’ın azabından bir kurtuluş yeri bulamazlar.” Buradan Biz devralır ve şöyle denir: “Ve işte, haksızlık yapmalarından dolayı yok ettiğimiz kentler bunlardır. Onların yok olması için bir süre koyduk.”

Biz, daha önce de örneklerini gördüğümüz gibi Allah adına iş yapmayı sürdürmektedir.

İkinci öykü, Musa-genç arkadaşı-bir kul üçlüsü üzerinedir.… Elçi Muhammed’e hitapla Musa ve genç arkadaşının (fetâ) anlatımı başlar. Elmalılı tefsirindeki açıklamalara göre, “Musa’nın fetâsı, yani delikanlısı,” çoğunluğun kabul ettiği rivayete göre Yuşa b. Nun’dur. Araplar, hizmet edenlere, ders öğrenenlere genelde genç yaşta olduklarından, delikanlı anlamında feta demektedir. Yine rivayete göre; Musa Rabbine seslenmiş, kullarından benden daha iyi bileni varsa bana göster demiştir. Var yanıtını alan Musa, onu nerede arayayım diye sorunca da “mecmeulbahreynde (iki denizin birleştiği yer) balığı kaybedeceğin yerde” şeklinde tarif edilmiştir.

Yuşa kimdir? Tevrat’a göre “Efrayim oymağından Nun oğlu Hoşea” dır, daha sonra Musa, “Nun oğlu Hoşea’ya Yeşu adını” verir. Arapçaya da Yuşa olarak geçmiştir. Genç yardımcı kalıbı Tevrat’ta da geçer: “RAB Musa’yla iki arkadaş gibi yüz yüze konuşurdu. Sonra Musa ordugâha dönerdi. Ama genç yardımcısı Nun oğlu Yeşu çadırdan çıkmazdı.” (Mısır’dan Çıkış 33: 11) Yeşu, hem askerî bir lider hem de peygamberdir. Adı geçmemekle beraber Kur’an’da Yuşa’ya işaret ettiği düşünülen iki anlatımdan biri Kehf suresinde diğeri de Maide suresi, 23. ayettedir. Sureye dönelim…

Musa, arkadaşına şöyle der: “Ben iki denizin birleştiği yere ulaşmaya yahut bir süre yürümeye devam edeceğim.” İkisi, iki denizin birleştiği yere vardıklarında balıklarını unuturlar. Bu arada “balık bir aralıktan kayıp” denizde yolunu tutar.  İki denizin birleştiği yeri geçince Musa genç arkadaşına, “gerçekten biz bu yolculuğumuzda epey yorulduk,” der ve kuşluk yemeklerini getirmesini söyler. Kaynaklardaki açıklamalara göre bu yemek, kurutulmuş balıktır ve balık canlanarak denize atlamıştır. Surede şöyle verilir: Musa’nın arkadaşı; kayaya sığındıklarında balığı unuttuğunu, şeytanın ona unutturduğunu, balığın da “şaşılacak şekilde denizde yolunu tutup” gittiğini söyler. Musa şöyle yanıtlar: “İşte aradığımız o idi.” Yani buluşma noktası orasıdır. İzleri üzerine geldikleri gibi hemen geri dönerler. Biz şöyle der: “Nihayet kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.” Musa ve genç arkadaşının rastladığı “kul,” bazı müfessirlere göre ilahî bilgi ve hikmet öğretilen Hızır adlı bir kişidir.  

Hızır kimdir? Elmalılı, tefsirinde birçok yorumu aktardıktan sonra, “Hızır’ın yaşamadığını söyleyenlere ait görüşün daha güçlü olduğunda şüphe bulunmadığını” da ifade eder. Hızır kıssasını oluşturan ögelerin destanlar ve efsanelerden alıntılandığı düşünülmektedir. Örneğin bunlar Gılgamış Destanı’nda; insanı ebedî hayata kavuşturan otun yerini bilen, nehirlerin birleştiği yerde oturan ve ebedî hayat süren kişidir. İskender Efsanesi’nde bu ögeler; ebedî hayat bahşeden bir çeşme olduğunu öğrenen komutanın ordusuyla yola çıkması, aşçısının yemek hazırlamak için bir çeşmeye gitmesi, azıkları olan tuzlu balığı yıkamak istediğinde balığın suya değer değmez canlanması ve suyun içine atlayıp kaybolmasıdır. Yahudi Efsanesi’nde ise Eski Ahit’te bir peygamber olarak gösterilen İlya’nın, haham Yeşua ben Levi ile arkadaşlık etmesi, yolculuk boyunca İlya’nın bazı şaşılacak işler yapması, Yeşua’nın İlya’ya bunların nedenlerini sorması, İlya’nın da bunları ilahî takdirle yaptığını söyleyip nedenlerini açıklamasıdır. (Elmalılı Tefsiri ve TDV İslam Ans.’nden yararlanılmıştır.)

Kur’an; neden Yahudi öykülerinin anlatımında ısrarcıdır?

Kehf suresi anlatımı sürecektir…

Canan Murtezaoğlu


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir