Vatandaş Okuması

Bilgi ile büyüyelim, akıl ile yükselelim, beynimizi özgür kılalım!

Özgürlüğe Uyanış

Türk’ün seyir defteri, uzay tarihi…!


M.S. 3. yüzyılda yaşayan Neoplatonculuğun önemli bir yapı taşı olan filozof Plotinos şunu söyler:

“İnsan, doğduktan itibaren kendi heykelini yontmaya başlar.” Bu söylem, başka bir deyişle, her an kendi tarihini yaparken bunun toplumla birleşmesi ile ortak yaşam formatları oluşturur. Ana format hep yöneten ve yönetilenler olmuş, diğer öğeler yani dil, düşünce, iletişim ve duygular bu formatı biçimlendiren inanç ve felsefi, bilimsel, sanatsal yapı taşları da yaşam motoru olmuştur.

“Pazu gücü mü, ikna gücü mü” adlı yazımın son paragrafında Türk halkının 31 Mart’taki seçimini anlatmıştım. Bu silkinmenin, tarihsel önce ve sonrasının nedenselliğini irdelemenin gerekli olduğunu düşünerek, sorumluluk duyarak yine tarih nehrimin kayığına binmeyi ve de gelecek için bir uzay aracını hazır tutmayı gerekli gördüm.

Gerek “Mukaddime” adlı yapıtın yazarı İbn Haldun (14. yy) gerekse “Tarih Bilinci” adlı yapıtın yazarı Arnold Toynbee (20. yy) yakın bir değerleme ile “coğrafya bir kaderdir” anlamında klişeleşen bir tümceyi bizlere hediye etmiştir. Bu klişe tümceyi, kanımca, en uzun ve inişli çıkışlı yaşayan başlıca ırklardan biri kendini Türk kabul eden toplumlardır. Türkler üzerinde bir ömür çalışıp emek veren Türkolog Jean Roux, biz Türkler için, “onlar kum taneleri gibidir kaynaşmazlar ama bir arada dururlar” benzetmesini yapmıştır. Tarihsel sürecimizin en başat gösterimi farklı coğrafyalarda ama ad değiştirerek sürekli devlet kurma ve yıkma yeteneğimizdir! 16 devlet kurmuşuz ve Türkiye Cumhuriyetimiz 17. Devletimizdir. Son 1.500 yılı esas alarak karşılaştırma yaparsak, tek İngiltere, tek Fransa, tek Almanya vardır; coğrafyalar benzer bu sürede hemen hemen aynı kalmıştır. Bu bir tarih seyridir. Bu toplumlara ilişkin en önemli bilgiyi veren, M.Ö. 1. yüzyılda yaşayan ve buraları fethederek Roma kültürünü oralara aşılayıp, yaşam biçimlerini değiştiren Roma devlet adamı Julius Sezar’ dır. Aynı zamanda iyi bir yazar ve gözlemci olan Sezar, bu halkların durumlarını “Galya Seferi” adlı kitabında anlatmaktadır. Buralarda yalnız imar değil, yönetsel yapılanma, hukuk düzeni ve kurumsallaşmayı başlatmıştır.

Türkler olarak bizler de M.Ö. 2. yüzyılda Oğuz Han’la ilk göçebe esaslı devletimizi kurduk ve tarihimizi oluşturmaya başladık.

Dünya tarihi, özünde farklı toplumlar arasında rekabet dinamiğinin yaşandığı süreçlerdir. M.Ö. 3.000’den 1.000 yılına kadar yaşanan Bronz Çağı’nın dinamiklerinin özünde erken kentleşen Sümer, Mısır, Hitit ve Miken medeniyetlerinin yazı ve kültür yaşamlarının çevreye göre ileri olması ve bunun doğal sonucu sosyal, tarım, ticaret ve de sanat olaylarının kalite ve miktar olarak yükselmesi ile refahların artmasıdır.

M.Ö. 1.200’lü yıllardaki kuraklık ve de mevcut kent refah düzeylerinin çekiciliği sonucu, çevre göçebe kavimleri atak ve istilalarını arttırarak devletlerin yıkılmasına neden olmuştur. Başlayan Demir Çağı, 300 yıl süren bu karanlık dönem sonucunda, yine aynı Akdeniz ve Mezopotamya havzasında yeni bir yönetim oluşumuna yer açmıştır. Kent devletleri kendi yönetim ve yerleşimlerini işlevsel duruma getirip, demir madeninden üretilen silahlarla güçlü ordular oluşturup farklı bir tarih çizgisinde yürümeye başlamışlardır. Demir çağının önemli simgesi olan kent devletleri ve oluşan imparatorluklar; Atina, İyonya, Babil, Pers, Roma, Makedon Ptolemaos, Selevkos gibi yönetim ortamlarında tarihin ilk bilim, felsefe, sanat ve dinsel yapılanmalarını görmekteyiz. Kent kültürünün yerleşmesi, bugün modern yaşamımızı da düzene sokan hukuk, yönetim biçimleri, ticaret, eğitim, bilim felsefe oluşumları, sanat, dinsel ritüellerinde ilk ve de kalıcı adımların atılmasını sağlamış, bu oluşumlar temas kurulan diğer toplumlara da zaman içinde yansıyarak gelişmiştir. Kent kültürünün önemini anlamak için size M.Ö. 8-2. yüzyıllar arasında yaşayıp eser veren dev isimleri hatırlatmayı borç bilirim. Zerdüşt, Tevrat yazarı Ezra, Thales, Solon, Kleisthenes Euclid, Pisagor, Sokrat, Platon, Aristo, Zenon, Heraklitos.

Akdeniz bölgesi ve Anadolu, Mısır, Mezopotamya, inşa ve imarda çağın son tekniklerini kullanıyor, bina, su yolları, tarım, alt yapı, köprü, liman, tiyatro, hamam, stadyum gibi ortak yararlanılan sabit oluşumlar inşa ediyorlardı. Bu konuda Romalı Vitruvius’un mimarlık üzerine kitabını öneririm. Bu tarihsel süreci farklı bir coğrafyada yaşayan Hun, Avar, Türk, Rus olarak genel çatı adı altında tanımladığımız çok çeşitli kavimler, M.S. 8/9 yüzyıla kadar Doğu Avrupa’dan Çin sınırına kadar, Karadeniz’in kuzeyinden geçerek bozkır devletleri olarak kâh kurulup kâh yenilerek bir müddet sonra yerlerini başkalarına bırakıyor, yeni devletler kuruluyordu. Güçlü ve sürekli yönetimlerin yetersizliği, kentleşmenin oluşmasını geciktirmiştir. Bu kavimlerin yaşam biçimi, göçebelik üzerine kurulu ve yerleşik düzeni asal olmadığından tarımsal faaliyetlerden çok, bozkırlarda, yaylalarda hayvan besiciliği ile uğraşarak sürmüştür. Siyasi yönetim biçimi olarak askeri bir sistem benzeri toplumsal yaşam kurulmuştur. Küçük el sanatları en karakteristik sanat alanı olmuştur. Aynı tarihsel süreçte yaşayan toplumlarda bilim, felsefe, sanat, yazılı edebiyat gelişmemiştir. Kanonik din ritüelleri yerine, kamlık, druidlik gibi ruhani kişilikler dinsel törenlerle halka yol göstermişlerdir.

Özellikle 7/8. yüzyıldan başlayarak, Orta Asya’da ki kuraklık nedeniyle Türkî kavimler Hazar üzerinden batıya ve de asıl İran bölgesine, Horasan’a, Hindistan’a doğru on binlerce “oba” olarak yöneldiler. İslamiyet öncesinde Nasturi, Zerdüşt, Mani, Budist kültler üzerine kurulu kentlerde ortak bir hoşgörü altında yaşayan toplumlar; bilim, felsefe, sanat çalışmalarında önemli oluşumlar sağladıkları gibi ticaret, tarım ve metal sanayinde üretim yaparak İpek Yolu üzerinde yoğun aktivite içinde yaşadılar.

Arap orduları, Hz Ömer zamanından başlayarak bu bölgede Fars Sasani köklü devletinin yıkılması, istilası ile sağlanan kazançların çekiciliği sonucu iktidara gelen Emeviler önemli sayıda askerle bu bölgeyi fetih ve Araplaştırma politikasına yöneltti. Emevi ve Abbasi ordularınca esir edilen on binlerce Türk ve İran asıllı kişiler köle olarak satıldılar. Önemli sayıdaki kitaplıklar bulunan kentler yakıldı, tahrip edilip zenginlikleri Halifeliğin ganimeti oldu. Ama kısa bir süre sonra kültürce zayıf işgalciler kadim toplumlardan asker ve memur olarak faydalanmak zorunda kaldılar. Horasan, Batı İran, Afganistan bölgelerinde yeni kentler kuruldu, Orta Asya’nın kadim kültürleri İslam’la beraber yaşamaya başladılar. Türk kavimlerinden Karahanlılar Hanı Satuk Buğra 920 yılında, İbn Fadlan’ın anlatımı ile 200 bin çadır ahalisi ile İslamiyeti kabul eder. Bu oluşumu, M.S. 950’lerden başlayarak Selçuk Bey’le ve devamında Tuğrul Bey’le devletleşme ve kentleşme süreci takip ederek, binlerce Oğuz, Türkmen Obaları, göçebeliği bırakıp kentlere yerleşmeye, yeni kentler oluşturmaya başladılar. Bunlar kadim kültürlerin kentleri olan Merv, Rey, Nişabur gibi düzenli sosyal ve düşün yaşamı yüksek yerlerdir.

Bu önemli olaya devam etmeden, İslam devletinin ve tarihinin temel ve günümüzde de yaşayan oluşumlarına kısaca değinmek gerekir. Hz. Muhammed yalnız bir din değil bir devlette kurmuştur ve her devlet iktidar kavgalarının arenasıdır. İslam’da da böyle olmuştur. Gerek Peygamber gerekse Halifeler dönemindeki önemli fetihlerin yüksek ganimet getirileri görüntüde inanç, fikir farklılıkları da olsa özünde iktidar mücadelesidir. İlk kırılma, Peygamber’in naşı soğumadan başlamış, Hz. Ali taraftarları ve diğerleri arasında emirlik ayrışması çıkmış, Şia sonra Şii yani ayrılanlar fırkası oluşmuştur. Gerek Dört Halife gerekse Emevi- Abbasi dönemlerinde bu ayrılma hem derinleşmiş, politize olup kan dökülmüştür. Sünni ve Şii ayrımı önceleri Araplar arasında olurken, yüksek kültürlü İran Sasanilerinin Fars Zerdüşt kültü ortamı, Araplara tepki olarak İslamlaşmayı kabul ederken, Şiiliği benimseyerek ibadet ve inanç ritüellerinde farklılıklar oluşturmuştur. Bu durum günümüzde de aynen sürmektedir. Türklerin aynı coğrafyada hem Mevali/köle durumundan kurtulup devamında bölgeyi yöneten güce ulaşması, bu din ritüel ayrışması sonucu onları  Sünni anlayışa yönlendirmiştir

Yerleşik, kentsel İran, Fars kültürünün yeni yerleşen ve yönetimdeki Türk gücüne katkısı kurumsallaşmada, eğitimde, bilimsel, felsefi ve sanatsal alanda da oldu. Sanat ve edebiyatta ağırlık Farsça, bilim, felsefe, fıkıh, kelamda Arapça, Türk aydınların tercihi oldu. Bu dönemde Harezmi, Farabi, İbn Sina, Hücendi, Razi, Biruni ve Ömer Hayyam gibi “hezarfen” yani bin ilim sahibi lakaplı dönemin seçkin matematik, fizik, astronomi, biyoloji, tıp âlimleri ve filozofları, altın çağı 4 yüzyıl yaşattılar. Budizm felsefesi, kadim Yunan medeniyetinin filozof, bilim adamı, sanatkârlarının unutulmuş eserleri Süryani ve Nasturilerin tercümeleri ile tekrar ortaya çıktı. Özellikle Farabi, İbn Sina, Biruni’nin Aristo yorumları zamanla batı Rönesansının yapı taşları oldu.

Türkçe, Selçuklu Türk İmparatorluğunda ve de çevre Türk asıllı devletlerde yalnız ordu içinde, sokakta ve evdeki halk tarafından konuşuluyordu. Aydınların eğitim ve öğretimde esas aldıkları Farsça ve Arapça idi. Bu nedenle, İrani veya Arap kökenliler, Türk insanını ve de Türkçeyi bilim, felsefe ve de sanat için yetersiz buluyorlardı. 11. yüzyılda önemli iki tepki Kaşgarlı Mahmut’un “Dîvânu Lugâti’t-Türk” ve Yusuf Has Hacib’in “Kutadgu Bilig” eserleri ile ortaya çıktı. Türk yazın tarihine kazandırılan bu tepkisel eserlerin önemi iki Türk aydının Türkçenin zenginlğini ve öğrenme kolaylığını göstermesi bakımından çok önemlidir. Hatta Türk diline katkıları ile ilgili bir karşılaştırmayı yapan çağımız yazarları, bu iki aydınımızın katkısını Chaucer’in İngilizceye, Dante’nin İtalyancaya ve de Luther’in Almancaya katkısı ile benzeştirirler. Orta Asya’nın bu döneminin siyasal, kültürel gelişimine ilginiz varsa Amerikalı araştırmacı Frederick Starr’ın “Kayıp Aydınlanma” kitabını öneririm.

İslam bir yeni dünya gücüdür. M.S. 622’de Hicret’le başlayan Arap oluşumu ve gücü M.S. 1060 Selçuklu Devleti Hanı Tuğrul Bey’in Abbasi Halifesini kurtarıp egemenliği altına alması ile İslam coğrafyasında 20. yüzyıla kadar bağımsız Arap yönetimi yok gibi olup hâkimiyet tamamen Türklere geçer. Burada bir önemli not düşmek gerekir: Tuğrul Bey Abbasi Halifesi’nin ısrarla halife olmasını teklif etmesine karşın devlet reisi olarak kalır ve dinî vasfı reddedip halife olmaz. Bu, din-devlet yani laiklik ayrımının tarihimizdeki ilk örneğidir. Cumhuriyet’le bu çizgi yeniden oluşmuştur.

Halifeliğin varlığına karşın İslam düşünce ve uygulamalarındaki farklı yorumlar önce sosyal ve siyasal bozulma ve derin ayrışmalara, bilim, sanat ve felsefe gibi hoşgörü ortamı isteyen günlük yaşamın bozulmasına neden oldu. Bilim ve felsefenin saadet döneminin sonuna gelindi. Ayrıca etkin ve önemli süreç, özellikle Türkî devletleri kuran yöneticilerin Türk geleneği sonucu yakın akrabalarına yönetsel bölgeler bırakması kolayca kırılma, baş kaldırmalara zemin hazırladığı gibi kentleşmeyi ve de millileşmeyi geciktiren etkenler oldu.

Aydınlanmaya noktayı koyan Bağdat Nizamiye Medresesi’nin en üst yöneticisi Gazali oldu. Getirdiği yorumla her şeyin “nass” ile çözülebileceğini, bilim ve felsefeye gerek olmadığını hatta bunların zındıklık olduğunu söyleyip kendi de sonuçta çıkışı tasavvufta buldu. Bu yeni oluşum deprem etkisi yaptı. Çin sınırından Endülüs’e bütün İslamî yönetimlerde, ortak ritüellerde farklılıklar oluşunca halk ve aydın kesimler türbülansa girdi. Yönetimler cami çevresinin gücü ile hesabı aydınlara kesti. Bilim ve felsefe durdu.

Topluma öncü olması gereken aydın kesimler, bu paranoya altında tasavvufa ağırlık vererek bireysel kaçışla, İslam’ın özü olan, rekabetçi nesiller yetiştirme, üretimle toplumsal fayda sağlama, bilimsel araştırmalar yapma, insanlar arasında farklılıkları kaldırma, yönetime katılma ve seçme faaliyetlerinde bulunmayı terk ederek, kendilerine “mürit” denilen çevreleri ile toplumu ayrıştırıcı, taraflı tarihsel bir olgu yarattılar. Arap ağırlıklı bölgede başlayan bu tasavvuf oluşumu Horasan’da yeni örgütlenmelere yol açtı. Salt dinsel ritüel ve sıkı sıkıya bilim ve felsefeye kapalı ama ticarete, devlette memuriyete açık, taraftarını koruyan tarikatlar ortaya çıktı. Bunlar Yesevilik, Nakşibendilik iki ana unsur olarak yerleşti.

Türk dünyası İslam ortamına yerleşmeden Gök Tengri diye tanımladıkları tek Tanrı’ya tapıyor ama doğa güçleri ile de bağdaşmış ritüellerle yüzyıllarca yaşamlarını sürdürüyordu. Bu inanç düzeninde her düzgün ortam ibadete uygun kabul ediliyor, kam dedikleri bilge kişiler sorun çözücü oluyor, özellikle kadın erkek eşitliği toplumsal her ortamda kabul görüyordu.

İslam’la karşılaşma Türk boylarında iki sonuç yarattı: Bir kısmı tamamen Mutezile-Hanefi Maturidi, diğer bir kısmı Alevilik adı altında Gök Tengri dini ritüellerini kabul ederek siyasal ve sosyal yaşamını sürdürdü. Özellikle Yeseviliğin kurucusu Ahmet Yesevi’nin İslam’la ilgili yorumları Türkler üzerinde etkili oldu ve Horasan erenleri adlı gruplarla Aleviliğin yolu kurumsallaştı. Bunun devamında Bektaşilik, Mevlevilik, Melamilik ve 14. yüzyıldan sonra Nakşibendilik, tarikat dünyasına hâkim oldu

Son darbeyi Cengiz Han’ın Moğol kıyımı vurdu. Üç yılda 10 milyon insan yok edildi, yüzyılların birikimi kentler baykuş yuvası oldu, kitaplıklar yakıldı, araştırma yapıları yok edildi ve İslam dünyasında nerede ise parmakla gösterilecek sayıda bilim insanı kaldı. Özellikle tarikatların katı yorumları İslam toplumlarında bilimi 600 yüzyıl süresince yok etti. Tek yaşatılan bilim dalları, saraya da hizmet ettiğinden, tıp ve müneccimlikti. Diğer konular kâafir veya zındık yaftası ile yok ediliyordu.

Batı dünyası, Orta Asya coğrafyasının 9/12. yüzyıllar arasında ulaştığı bilgileri elde ederek Rönesans ve Reform’un yolunu açtı. Yaşanan süreç hem takdir edilecek hem üzerinde düşünülecek dramadır. Orta Asya toplumları, İslam âalimlerinin özellikle Mutezile, Hanefi ekolleri ile sağladığı yeni yorumlarla, Hristiyanlığın başlangıç dönemindeki var olma korkusundan doğan bağnazlığın yakıp yıktığı antik Yunan Roma çağının kültürlerini birleştirerek bir tarihsel köprü oluşturdular. Doğu dünyası ulaştığı başarılı ortamı giderek yitirdi; rekabet edecek eğitim olanakları azaldı, yerini yalnız dinsel yapılanmalar aldı. 14. yüzyıl ila 20. yüzyıl arasında tarih sahnesine çıkan Osmanlı, Safevi ve Babür imparatorlukları, Konstantinopul, İsfahan, Agra başkentleri ağırlıklı olarak sultanın mutlakiyeti eksenli devlet organizasyonlarını yaptılar. Biat ama yalnız biat ve Şeriatın tek yöntem olduğu, bu nedenle yeni düşünce tohumlarının kaynağında yok edildiği yüzyıllar geçti. Bu üç Türk kökenli imparatorlukta anlayış ortaktı: Sultanın maddi ve manevi gücünü göstermek. Daha önce belirttiğimiz tıp ilmi ve müneccimlik olayına, gücü gösteren estetik değerde heybetli, devasa mimari unsurlar eklendi. Her şey sultanın itibarı içindi; saraylar, camiler, türbeler, kaleler. Halbuki 9/13. yüzyıllar arasında esas olan sivil yapılardı. Medreseler, yollar, köprüler, su yolları, kervansaraylar, kitaplıklar, pazar yerleri ana unsurlardı.                        

Üç imparatorluktaki Türkî bilimsel dünya (felsefe 12. yüzyılda bitmişti) 16. yüzyıla kadar ancak dört hezarfen insanı bize hediye etti. Nasreddin Tusi, Uluğ Bey, Ali Kuşçu ve en son rasathanesi top atışı ile yıkılan Takiyeddin Efendi. Bu ortam için daha fazla bilgiyi Adnan Adıvar’ın “Osmanlı Türklerinde İlim” kitabında bulabilirsiniz. Babür İmparatorluğu 19. yüzyıl ortalarına kadar yaşadı ve sonuçta Hint dünyası hem parçalandı hem İngiliz egemenliğine girdi. Safevi Devleti ardından Afşar, Kaçar Türk hanedanlıkları 1925’e kadar sürdü ve yerine İranî Pehleviler geldi. Hümeyni devrimi ile hanedanlıklar yerini İmamet’e bıraktı.

Aziz okuyucu, Türkî halkların tarih nehrindeki akışının genel çizgilerini, Osmanlı İmparatorluğu ortamına kadarki durumunu aktardım. Burada kayığımızı rıhtıma çekip soluklanarak, peki ama bu dönemde Batı dünyası ne yaptığının km. taşlarını irdelemezsek devamını ve günümüzü anlamakta zorluk çekeriz.

Doğu dünyasında bilim ve özgür düşünce bitme noktasında iken biat üzerine ve de teba esasında kurumlaşma başladı. Tek sultan ve tek hukuk var: İnsan ve mal, şeriat hukuku ile yönetilen kişiliksiz kitlelerce, sultanın izni ölçüsünde değer arz etmektedir. Liyakatsiz yönetimler, taraflı hukuk, seçme olanağının olmadığı bir ortam. İslam dünyası, 7. yüzyıldan daha geri, ceberrut ve İslam’a da tamamen zıt bir yaşam modeline sürüklenir ve elde edilen bütün kazançlar Batının eline geçer ve en son 30 ekim 1918’de Konstantinopul esir düşer. Bağımsız hiçbir İslam ülkesi kalmamıştır. 1.500 yılın gayret ve değerleri teslim olup çökmüştür.

Nasıl oldu?

Kayığımızı önce Londra’ya sürelim. Hristiyanlık Orta Asya kültüründen gelen bilgilerle Aristo ve Platon’u tekrar bulunca yeni ışıklar oluşur. Yıl 1215… Roma esaretinden 5. yüzyıldan itibaren çıkıp yeni kamusal düzen kurmaya çalışan Norman, Anglikan derebeyleri, Kral’dan arazilerinde aidiyet ve serbestçe tasarruf hakkı istemekte, kralı bununla ilgili yasa yapıp uymaya zorlamaktadır. Kral John bunu kabul ederek, ilk anayasal oluşumun ve de parlamentonun yolunu açmıştır. Bu durum Avrupa’da geleceğin şekillenmesinde yol gösterecek, Magna Carta tarihteki koltuğuna oturacaktır.

Batı dünyasında kentleşmenin yoğunlaşması sonucu, dinamik yaşam uzmanlaşmayı getirmiş, biat hukuku giderek yerini Roma hukukundan gelen bireysel haklarla ilgili oluşuma bırakmış, pullukla çift sürmenin tarımsal üretimi arttırması, deniz aşırı ticaretin yüksek hasılası, bankacılık sisteminin oluşması ile kentlerde, aristokrat sınıfının yanında burjuva sınıfının da güçlenmesi yeni bir düşün ve sanat ortamı yaratmıştır. Giderek, bilim ve kiliseye karşın felsefe ve de seküler eğitim, edebiyat, sanat ağırlığını duyurmaya başlar. İlk millîleşme Britanya adalarında ses verir, Latince yerine kendi millî dillerini geliştirmeye başlarlar. Artan ticari rekabet askeri harcama ve teknik gelişmeleri sağlarken, Amerika’nın bağımsızlığı ve özgürlük fikri Fransız ihtilaline yol açar.

Halk iktidar paydaşı ve asal faktör olmaya başlayacaktır. Ülkeler arası rekabet, özellikle 17. yüzyıldan itibaren oluşan sermaye birikimi, bilim, felsefe ve sanat alanındaki ilerlemelerle insanlığa yeni bir ışık olur ve din şalı artık yırtılmaya başlamıştır. Hızlandırıcı unsurlar, yoğun kentleşme, her alanda uzmanlığa destek, siyasetin hak arayışları, halka dönük eğitim, sermaye hareketlerinin bilime desteği ve de tek düze yaşamı olan kavimlerin giderek kendi sınırları içinde millîleşme ve dillerini geliştirerek rekabete hazırlanmalarıdır. Batı artık Avrupa değildir, her kıtaya hakim durumda ve düzen kurmaktadır. Önce Merkantilist, Kolonist amaçlar (ticaret yapmak) giderek Emperyalist hükümranlığa varır ve de Avrupa nüfus fazlasını ordu gözetiminde buralara yerleştirir.

Bilim, teknik, felsefe ve yeni siyaset anlayışlarından yoksun olunması sonucu, hem İslam dünyası hem de Çin ve Hint artık birer sömürge ya da yarı bağımsız yerler durumundadır. Osmanlı 1699 Karlofça Anlaşması ile ilk toprak kaybını yaşar ve 1918’de bitecek çöküş serüveni ile tarihe mâl olur. Çin esirdir, Hint bağımlı Racalarla yaşar. Tarih nehrine geç de olsa 14. yüzyılda katılan Ruslar, Kanuni ve devlet erkânının öngörüsüzlüğü sonucu 1552’de Kazan şehrini ve Hanlığı Korkunç İvan’a kaptırırlar ve zamanla Baltık’tan Urallara ve Pasifik Okyanusu’na kadar bütün Türkî Asya’yı ele geçirirler ve bu hegemonya günümüzde de sürmektedir.   

Yazımın başlangıcında bir filozofun “kendi heykelini yontma” olgusunu vermiştim. Anlatmaya çalıştığım Türkî kavimler, 20. yüzyıla kadar Batı benzeri şekilde bu çekici kullanmakta bir yetersizlik göstermişler, sosyal yaşam yüzyıllarca dondurucuda kalmış gibi sürmüş ve ancak koşulların da zorlaması ile kentleşme oluşmaya başlamıştır. Türk olarak, devlet kurmak için gösterdiğimiz dinamizme oranla, yaşam koşullarının sosyal ve bilimsel hatta dinsel anlamdaki sürecinde statik kaldık denilebilir. Yöneticinin kişiliği ile yükselen, toplumsal çözümlere karşın zayıf bir sosyal yapımız tarih boyunca sürmüştür.

Anadolu ve Trakya topraklarına, 10. yüzyıldan başlayarak özellikle iki ana Türk boyu olan Oğuzlarca yerleşilmiş, diğer boy olan Kıpçaklarca Hazar üzerinden Balkanlara kadar ulaşılmıştır. 1800’lü yılların başından itibaren, Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı yenilgiler sonucu oluşan toplumsal eziklik, özellikle Türk insanını yeni bir durum değerlemesine ve sorgulamaya yönlendirmiştir.

İlk ışık… Gerek emperyal güçlerin gerekse ekaliyetin zorlamaları ile ve de Fransız ihtilalinin düşünsel yenilikleri sonucu 1839’da Tanzimat fermanı yayınlanır. Bunu 1876’da I. Meşrutiyet ve en son 1908’de II. Meşrutiyet dönemi izler. Türk tarihi açısından bu üç hareketin amacı, Türk insanını çağdaş rekabete hazırlayacak siyasal, hukuksal reformların yapılması değil, payitahtı kurtaracak, kemikleşmiş devlet düzenine makyaj niteliğindedir. Azınlıkların elde ettiği düşünce özgürlüğü, eğitimde yabancı misyoner okullarının açılması, oransal olarak bireysel hakların ve güvenli yaşamı koruyacak hukuksal değerlerin kabul görmesi İmparatorluk’taki toplumlarda milliyetçiliği alevlendirdiği gibi altı yüzyıldır “idraksız Türkler” denilerek yalnızca askere çağrılmakta kullanılan Türk kimlikli aydınlar arasında yoğun bir iletişim zemini oluşturur.

19. yüzyıl bir kâbustur Türk dünyası için. Bırakın bilim, felsefe, sanat olaylarını; ekonomi, Kapitülasyonlar, iç isyanlarla ve de Rus Harbi sonucu, 5/6 yüzyıldır çok geniş bir çevrede yaşayan Balkan Türkleri, Kıpçak asıllı Ural bölgesi insanlarımız, Kırım, Kafkas kökenlilerimiz yerinden koparak milyonlar halinde Trakya ve Anadolu’ya akarlar. Sultan Abdülhamit 3,5 milyon km2 alanı kaybeder. Kargaşa ve başıbozukluk ortamında Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’nda Almanya ile müttefik olup savaşa girer ve dört yılın sonunda savaş kaybedilip yukarda belirttiğim gibi bir Türk devleti daha 1918’de sona erer.

Trakya, Marmara ve Ege’de yerleşik Türk aileler, beraber yaşadıkları gerek Rum, Yahudi, Ermeni kökenliler ve misyoner ve askeri okullarda okuyan çocukların, gençlerin çağdaş oluşumu görmeleri ile sosyal toparlanmalar ve arayışlar başlar. Hemen herkes kurtuluş reçetesi aramaktadır.

Mustafa Kemal’imiz bu arayışların sinerjisini taşır. Gerek bireysel meziyetleri gerekse kalıcı ve üretken oluşumlar, onun temel ve yönlendirici seçenekleri olur ve olacaktır. Kanımca ilk önemli çözümsel bilgiyi Sofya’da iken eline geçen Petrov’un “Beyaz Zambaklar” kitabından alır. Bu kitapta, filozof ve devlet adamı Snellman köhneleşmiş Fin ulusunu nasıl çağdaş düzeye ulaştırdığını anlatmaktadır.

Savaşlar biter Cumhuriyet kurulur ve yokun da yok olduğu bir ortam vardır. Ama deha olmanın özelliği yok’u yönetip var’a çevirebilme becerisidir. “Üreten köylü milletin efendisidir” anlayışı ile yeni nesiller yetiştirmek için Köy Enstitülerinden başlayarak, toplumsal kalitenin yükseltilmesini, vatandaşlık kavramı ve kadın-erkek eşitliği ile girişim, seçim ve iş yaşamında liyakatın yerleşmesini sağlayarak Cumhuriyeti hızla ülkenin her sathında tercih edilen bir yaşam modeli olarak kabul ettirir. Mustafa Kemal çok okuyan, felsefi tez-antitez becerisi olan bir kültür insanı olarak, yöneticilere, toplumu bir arada yaşamayı benimseten öğeleri bulmalarını vurgular ve de hedeflerin uygulayıcısı ve yol göstericisi olmalarını öğretir. Mustafa Kemal Atatürk, 2.500 yıllık bir tarihe ve de bunun 1.500 yıllık dinsel yapısına vakıf bir liderdir. Bu tarih sürecini incelerken Türk insanının rekabet edememe, ikincil varlık olarak yaşamak, sık sık yerleştiği mekânlardan kaçarak yeni özgür ortamları arama duygusunu ve de barış içinde yaşamayı ve paylaşmayı yeğleyen kişiliğini saptamıştır.

Çöken ve ufukta çizgisi kaybolan insanına tarihsel bir emir verir: “Dur!” der ve “Misak-ı Millî ile burası vatanın artık, burada ilelebet yaşayacağız,” diyerek gök kubbe altında yerimizi belli eder.

Türkiye Cumhuriyet oluşumunda temel anlayış, millî olma vasfı ile toplumsal birlikteliğin sağlanması, eğitim birliği, vatandaşların eşit koşullarda yaşamasının güvence altında tutulması, laiklik ile özgür bir karşılıklı saygı ortamının sağlanması ve de yüzyıllardır süren dinsel yönetim anlayışının devletten çıkarılarak seküler yönetime geçilmesidir. Türk insanı, Cumhuriyet yönetimi ile zor olanı büyük ölçüde başarmıştır. İki önemli ve çağdaş sosyal gelişimi simgeleyen öğenin madalyonunu yakasına takmış ve bunları içselleştirmiştir. Geç de olsa millî devlet olabilmiş ve de biat kültürü olan din yönetiminden laik yönetime geçebilmiştir. Bu toprakların insanı Cumhuriyetle kişiliğini bulmuştur.

Toplumsal yürüyüşte geç kaldık, bizden yüzyıllar önce millî devletlerini kuranlar hızla ilerleyebilmiştir. Keza din ve devlet işini 250 yıl önce ayırt edenler bilim, felsefe ve sanatta çok hızlanıp tarım toplumundan sanayi toplumuna geçmişlerdir. Biz Cumhuriyetle, Atatürk’ün öncülüğü ve bilgisi ile hızlandırılmış bir süreci başlattık. Yüzyıllık sürenin ilk on beş yılında temel prensip ve uygulama örnekleri ile toplumu kucaklaştırdık. Savaş yılları ve arkadan gelen kutuplaşma iyi yönde demokrasiyi kazandırdı ama kötü yönde bağımsız dünyamızı zayıflattı. 1950’de gizli oy ve açık sayımla, vatandaşların herhangi bir kısıtlanmaya uğramadan katıldıkları seçimle Türk tarihinde bir önemli dönemeç başarıldı. Her konu tenkite açıktır ama tarihsel süreçlerde önemli olan varılan aşamanın geleceğe dönük sürdürebilirlik olanak ve olasılık düzeyidir.   

20.yüzyıl tarihin, medeniyet düzeyi en yüksek ve de devasa bilimsel ve teknik gelişmişlik niteliğini taşırken, ironi ötesi, tarihin en acımasız ve kanlı bir yüzyılıdır da. İki Dünya Savaşı, ideolojik iç savaşlar, sonuçta iki kutuplu yaşam yılları. Bir tarafta 200/300 USD millî gelirle kadidi çıkmış toplumlar, diğer tarafta 40/50 bin USD’li obez ve kolestrolden cıvıklaşmış toplumlar.

Türkiye, demokrasiye geçerek Batı bloğunda yer alıp siyasal, hukuksal, sosyal, ekonomik seçimlerinde özgürlük düşüncesinin birincil kabul olduğu ortamda yaşamını sürdürdü. Cumhuriyet’in oluşumu ile eğitim, öğrenim ve girişim kolaylığı, halkta “kimsesizlerin kimsesi olma” koruyuculuğu anlayışı ile liyakatli kadrolar sağlandı. Bunun sonucu önemli ölçüde mühendis, mimar, doktor, öğretmen, sanayici, üretici ve modern tarım olanakları nicelik ve nitelik olarak topluma katıldı.

Türk insanı yaygın Türkçe öğrenimle ortak bir dile hem kavuştu hem de yazın alanında kadın ve erkek yazar ve araştırmacı topluma katıldı. Bir örnek vermek isterim. 100 yıllık Cumhuriyet dönemindeki yazar ve sanatçı sayımız bütün Türk tarihinden fazla bulunmaktadır. Bunun nedeni Cumhuriyetin erdeminin sonuçlarıdır. Türk insanı farklı bir ırk DNA’sı ile yapılanmıştır. Kanımca bunun önemli nedeni, çok uzun yıllar kara, ova, yayla insanı olması deniz kıyısı insanı gibi kozmopolit kaliteyi yakalayamamasıdır. Bizi Batıya yönelten etkenler doğumuzda aşamayacağımız Çin gerçeği, güneyimizde yüksek dağlar ve ardındaki Hint iklim kuşağının zorluğu. Atalarımızı takdir etmek gerekir; kâh savaşıp kâh yerleşerek 5.000 km’yi aşıp bize kıskançlık duyulan güzel bir yurt bıraktılar, bu vesile ile şükranlığımı belirtmek isterim.

Türk insanı 1000 yıl iki önemli yönetim altında yaşadı: Biri Sultanizm diğeri katı Sünni din uygulamaları. İkisinde de insan değil kul kabul edilen bir mahluk var. Esaret cehenneminin kapılarını açıp nasıl Ergenekon’da demiri eritip Türkler özgür kaldıksa Cumhuriyet bizim 2. Ergenekon’umuz oldu. İnsan hangi toplumda yaşarsa yaşasın o toplumun tarihinin bagajını hep sırtında taşır ama bir yeteneği varsa bagajın yükünü taşınabilir kaliteye getirir. İşte Cumhuriyet 100 yıllık sürecinde bu bagajın demokrasiye aykırı ve Devleti zaafa uğratacak olan kısımlarını unutmadan, örneğin, tarikatların İslam’a aykırı varlığının canlandırılması, hilafet arzuları, ırksal ayrım talepleri, erkek kadın eşitliğinin bozulması, kadın ve çocuk haklarının zayıflatılması gibi, mücadeleyi sürdürdü ve sürdürecektir. 1950’den başlayan demokrasi uygulaması, asker ve sivil devlet bürokrasisi hataları ile beklenmeyen bir zafiyeti yaşamamıza neden oldu. Cumhuriyetin esası olan kanunların ve uygulayıcılarının, özellikle şeriat emelleri ile seçimlerde din istismarı yoluyla meclise giren seçilmişlerin, giderek, bildiğimiz Fetret kozalarını hem devletten besletmesi hem de müfredata karışarak toplumsal gelişmişliği giderek zayıflatması ciddi bir oluşum olarak karşımıza darbe ve toplumsal kaos olarak çıktı.

Atatürk’ümüz Havza’da o yokluk günlerinde şunu söyleyip bir hedef de koydu: Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır!”

Günümüz Türkiyesi ulaştığı boyutta fakirleşmiş olmanın şaşkınlığı içindedir. Son 31 Mart seçiminde toplumun sokakta ittifak kurması Türk insanının zorluk karşısında imkân ve kabiliyetinin başarısıdır. Ekonomik zorluklar beş yılda şu veya bu şekilde aşılacaktır. Türk toplumu çok deneyimli bir insan yapısından oluşur. En önemli tarafı bireysel çözüm yeteneğidir. Türkiye Cumhuriyetinin bekası yani çağdaş dünyada rekabet edebilir siyasi, hukuksal, sosyal, ekonomik ve hümanist değerlerde ortak yaşam düzey ve araçlarını kullanabilmesi ve bunda da ısrarcı olması ile olanaklıdır. Bunun ana çerçevesi, yükseltilmesi gereken demokrasi çıtasıdır. Sorgulanabilir yöneticiler, ortak ulusal bazlı eğitim ve öğretim yanında, kişilerin kökenine saygı ve ona bağlı kültürünü geliştirilmesine olanak tanınmasıdır. Devletin, inançlarda tarafsız ve eşitlikçi davranarak kamuoyunun beraber yaşama olgusuna yol açmasıdır. Devlette görev almanın bir farkındalık ve eşitsizlik kaynağı olamayacağı topluma anlatılmalıdır. Akademi dünyası halkla buluşmalıdır. Aydınlarımız, 100 yıl içinde yaşanan hataları değerlendirerek, Cumhuriyetin insanı esas alan, din veya ideolojilerin yoluna saplanmayan ve liyakatla farklılık yaratan, köylüyü yani üretimi efendi sayan, beklentilerimizde öncü olmalıdır.

Efendiler diyen, o evrenin hediyesi insan şöyle demiştir: “Asla şüphem yoktur ki Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişaf (gelişme)ile atinin (geleceğin)yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.”

Ne mutlu bize!

M. Cenap Murtezaoğlu

 

 

                 


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir