Özlü sözler ve uygarlıklar


Öğrencilik yıllarımızda, bir gerçeği apaçık şekilde ortaya koyan ve atalarımızın veya toplum üyelerimizin deneyimlerinden süzülüp gelen düşünce ifadelerine “özlü sözler” denilirdi. Belki halâ vardır; doksanlı yıllarda dünya üzerindeki farklı coğrafyalarda, bu şekilde deneyim sonucu üretilen ata sözlerini bir araya getirip yayınlayan yerli ve yabancı iletişimcilerimiz, kitabevlerimiz vardı.

Yaşam deneyimlerimiz ile kişisel değerlendirme süreçlerimizden süzülerek, toplumsal “ortak paylaşım ve değer üretim sepeti” ne dökülen bu değerli düşünceler; ölçülü düşünce özgürlüğü ile her kültürün kendi benzersiz yaşam görüşünü yansıtır ve insan türünün benzersiz varlığının “devamlılığı” nı sağlar.

Bu “devamlılık”, insanların ailelerinde, toplumsal (ve artık küresel) arkadaşlık ilişkilerinde ve çalıştıkları yerlerde, insanlıkla birlikte yeryüzünün de “devamlılığı” nı sağlayacak bireysel veya kurumsal amaçlar şeklinde girdilere dönüşüp; plan, program ve hedeflerin belirlenmesini, ardından da uygulanması sorumluluğunu getirmektedir.

Çünkü, en nitelikli insanları işe alarak en nitelikli kurumları ve çalışmaları yaptırma gücüne sahip olan devletler, çok uluslu veya uluslararası kuruluşlar ve kurumsal bir amaç etrafında bir araya gelmiş herhangi bir girişim; insanın “devamlılık” sağlayan bu geliştirici nitelik ve sorumluluğundan yola çıkarak, bilimsel temelli “Stratejik Plânlama ve Proje Yönetimi ile Denetimleri ve Güncellemeleri” gibi harika yöntemleri “uygarlığın araçları olarak kullanma gücü” ne sahiptir.

Bu güç, kurumları en büyük sorumlu konumuna getirmekte, tek amaç olarak doğa ve insanı içeren yaşam sistemlerine hizmetlerini “temel sorumlulukları” yapmaktadır.

“Bu çerçevede”, kişilerin bilgi, deneyim ve becerileri geliştikçe, çevrelerine destek olma görevi kaçınılmaz olmaktadır.

Uluslararası kurumların yaşam ve gezegene ilişkin sürdürülebilirlik beklentilerini “temel küresel amaç”, ulusal varlık ve kültürün özgün felsefe ve kazanımları ile çalışma aktöresini (ahlâk) de “yerel ana güç kaynağı” olarak kullanmak her ülkenin öncelikli görevidir.

Dünyada ve coğrafyamızda, çağdaş siyasi erkin önceliği olmaması yüzünden yazılı tarihin “dağınık biçimde ve eksik” aktarabildiği binlerce yıllık kazanım, başta dediğimiz gibi “deneyimler ve değerlendirimler” bulunmaktadır.

Eğer bu ders ve deneyimleri yok sayarak eğitim ve yönetim süreçlerimizi kurgulamaya, başka kültürlerden ithal ettiğimiz köhnemiş ve güdümlü zekâyı, akıl ve bilim odaklı uygarlık davasının önüne koymaya kalkarsak uygarlık doğum sancımız uzar ve uzar.

Meydanı boş bulan zekâ da kibir ile batıda ve doğuda, yani iki yarıkürede bir araya gelince, “ufkun ötesini görmeye engel olarak”, büyük öngörü ve küresel plan “sanrısı” ile yüzlerce yıl sonrasını planladığını sanan kısır öngörüye ve ufuksuz, ayrımcı güç gösterisinin kurumlaşma çabalarına mahkûm olma riski yaşatır.

Tarihin gerçeklerini güç, hırs ve ayrıcalıklı gruplaşma sevdası için karartmak veya yok saymak, insanlığın ve uygarlıkların vazgeçmesi gereken zayıflığı olmuştur.

Bu genel zayıflık, belli coğrafyalarda kontrol edilemeyen ve edemeyen siyasi güç ile üretemeyen zenginlik yığını getirirken, belli coğrafyalarda da öğrenilmiş çaresizlik ve uçuracak şeyh arayan müritlere yol verir.

Sevilen bir dizinin Afganistan’da geçen sahnesinde, gizli ziyareti ve görüşmeleri ile ülkeye barış getirmeyi amaçlayan batılı devlet adamına yerel lider şunu söyler: “Çaresizliği azaltırsanız ben de aşırılığı azaltabilirim.”

Öğrenilmiş çaresizlik ve feryat eden toplumsal vicdanın kötüye kullanılarak, bağnaz öğretiler ile toplumların dondurulması 1938’de aramızdan ayrılan Ata’mızın da uyarıda bulunduğu bir konu idi.

Tarih ve kültür terbiyesi; akıl, bilim, özlü söz, özgür ifade ile gelir. Bunlar aynı zamanda, ülkelerin zenginlik kaynağı olan bireysel katma değer üretim gizilgücünü (potansiyel), “çağdaş uygarlığı” sevgi ile tohumlayan olmazsa olmazlarımızdır.

En gerçek tarikat (yani Allah yolu) “uygarlık tarikatıdır” diyen Atatürk’ümüzün sözleri ile tamamlayalım: “Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük uygar niteliği ve büyük uygar kabiliyeti, bundan sonraki gelişimi ile geleceğin yüksek uygarlık ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.” (Hâkimiyet-i Milliye 30.10.1933)

Esin ve yol vermesi dileğiyle…

Cengiz Gökdeniz