İstanbul’un Şarkısı


Siyasetin mide bulandırıcı gündeminden bunalanların kafalarını azıcık dağıtmak adına, beş dakika ara verelim istedim. Bu seferki yazım, yeme içme üstüne. Ama öyle “gurme” yorumları falan beklemeyin benden, o kadar “uzun boylu” değilim! Üstelik milletin ucuz ekmek kuyruklarında çile çektiği günlerde, ekranlarda imrendire imrendire yemek yiyen, ya da yediklerini ballandıra ballandıra anlatanlara sinir olurken; “şurada kuzu budu yiyin, burada incik gömün, hatta ekonomik olsun, kuzuyu bütün alın” falan diye hadsizlik yapmak niyetinde değilim. Çevremizi tanıyalım tadında, minik bir tanıtım yazısı olsun dedim bu seferki. Belki sizin de yolunuz düşer, lâzım olur.

Bir İstanbul çocuğu olarak, İstanbul’umun en çok sevdiğim iki semti var, ikisi de Boğaz’da… Biri bir yakada, öteki diğer yakada: Yeniköy ile Kanlıca.

Yeniköy denilince, içimde sıcacık hisler uyanır. Rahmetli anneannemin doğup büyüdüğü yer olmasının ve de Yeniköy’deki çocukluk anılarını onun o tatlı dilinden çokça dinlememizin bunda payı büyük, eminim. Gezmeyi en çok sevdiğim, imkânım olsa ikamet etmek istediğim semttir Yeniköy… Geniş caddesinde yürüyüş yapmak çok huzur verir bana. Yıllarca hemen her hafta sonumuzu geçirdiğimiz Emek Kafe’de, Gazi ağabeyimizin sunumuyla yediğimiz sosis, patates kızartması ve çayın tadı hep damağımdadır.

Her daim mis gibi, tazecik kandil simitleri aldığımız Tarihi Yeniköy Fırını’nı, balıkçıya dönüştürülen teknelerinde yediğimiz ekmek arası bol soğanlı uskumrunun tadını unutmak mümkün değil. “Tirvana” favori teknemizdi bizim. En son yasak gelmişti teknelere hatırladığım kadarıyla.

Sahildeki Emek Mantı’da yenilen bol sarımsaklı mantının ya da leziz bir etli yaprak sarmasının üstüne, tepedeki Yeniköy Kahvesi’nde, dağ evi atmosferinde Boğaz’a nazır içilen bol köpüklü Türk kahvesinin hayali bile insanın damağını çatlatmaya yetiyor.

Keşfedilmeyi bekleyen pek çok yeri olsa da, bir kere hoşumuza gitti mi “kör bellemiş” gibi sürekli aynı yere gitmek, “konfor alanıyla” ilgili bir sorunsal olsa gerek. Uzun zaman oldu anneannemin sesinin yankılandığı, bir zamanlar yüreğinin attığı topraklara uğramayalı.

Yeniköy’den sonra Boğaz’ın en sevdiğim diğer bir köşesi de Kanlıca’dır. Genelde Emirgan’dan, bizim adını “Tokai” koyduğumuz küçük takalarla geçerdik Kanlıca’ya. Niye “Tokai” diyorduk derseniz; telefonla çağırdığımız ve karşı sahilden gelişini keyifle izlediğimiz takalar, akşam saatlerinde ışıklarını “çaka çaka” gelirlerdi beş dakikada. Eşimle aramızda espri yapar, âdeta “çakar çakmaz” geldiği için, adını Tokai koymuştuk o takaların. O kadar yerleşti ki bu isim dilimize, bezen kaptanlara bile; “Tokai ne zaman kalkacak” diye sormanın eşiğinden döndüğüm çok vakidir! Ama galiba onlar da ekonominin sillesini yemişler. Duyduğum kadarıyla artık eskisi gibi çalışamıyorlarmış.

Kanlıca, eski İstanbul yaşamının lezzetini halâ bünyesinde barındırıyor. Birbirini tanıyan, yollarda selamlaşan insanlarıyla, dürüst esnafıyla; özlediğimiz ve “nerede o eski İstanbul” diye andığımız sıcaklığı bulabiliyorsunuz Kanlıca’da.

Her ne kadar sahilde İsmail Ağa Çay Bahçesi dışında oturup çay içilecek, yoğurt yenilecek pek fazla mekâna sahip değilse de, Mihrabat Korusu ve Hidiv Kasrı da denizi tepeden izlemek isteyenler için tercih edilebilecek seçenekler arasında.

Balık yemek isteyenler, iskelenin hemen yanındaki Yakamoz Restaurant’ı tercih ederler, her ne kadar ben hiç gitmediysem de. Öğle yemeğinde ızgara köfte çekerse canınız, iskelenin karşısındaki Köfteci Hamdi Baba güzel bir seçenektir. Minik minik köftelerin tadı damağınızda kalır, acılı biber ezmesinin yakıcılığıyla beraber.

Bir yer daha var ki oranın adını, bir programında Vedat Milör tanıtınca duymuştuk eşimle: İkinci Bahar. Özdemir Erdoğan’ın gönül telimizi titreten şarkısına nazire yaparcasına, insanın damağını çatlatmak bir yana, limbik sisteminize fazladan dopamin mesaisi yaptıracak lezzetler sunar İkinci Bahar Restaurant. Kanlıca’nın en güzel yemeğini bulabileceğiniz mekânıdır desem, yanlış olmaz herhalde. Vedat Milör gidip, görüp yazınca, biz de pandemiden iki üç yıl kadar önce merak etmiş, annemle uğramıştık oraya bir gün. Meydandaki eczanenin yanındaki sokaktan girer girmez az ileride bulunan, sokak arası bir yerde olduğu için olsa gerek, kaliteli bir yemek yiyeceğimizden biraz da şüphe duyarak gitmiş, camında koskocaman Hıncal Uluç’un resmini görünce, daha bir gönül rahatlığıyla dalmıştık İkinci Bahar’a. Küçük ama sevimli atmosferi, keyifli döşenmiş terasıyla, düzgün bir yere geldiğimiz hissini uyandırmıştı bizde. Nitekim oradan ayrılırken de tekrar gelinecekler listemize almıştık İkinci Bahar’ı. Öyle de oldu. Bir kutlama vesilesiyle düzenlediğimiz aile yemeğimizin mimarı oldu geçenlerde İkinci Bahar’ın hünerli aşçıları… Sadece aşçıları değil, son derece ilgili ve güler yüzlü restaurant sahibi Erdoğan Öztaş ve çalışanlarıyla tanışınca, Kanlıca’nın en iyisi olmayı nasıl başardıklarını daha iyi anlıyorsunuz. Bu arada minik bir “spoiler” vereyim, hayatımda gördüğüm en güzel lavaş ekmeğinin formülü, İkinci Bahar’ın ustasının elinde.

Kanlıca’da isimler, ya şarkılara ya da filmlere göz kırpıyor. İkinci Bahar’ın yanındaki zeytincinin adı da Köyden İndim Şehire, iyi mi!  Ege’nin birbirinden güzel ürünlerini köylüden alıp, şehirlinin ayağına getirip sunuyorlar adı ile müsemma dükkânda. Zeytin, zeytinyağı, incir, ne arasanız! Tattığım ürünlerin kalitesi Ege’nin lezzetini hissettirirken, dükkân sahibi Evşan Bey’in de güzel gönüllü Anadolu insanının imzasını taşıdığını anlıyorsunuz, tam da Kanlıca’nın taşıdığı samimi ruh gibi.

Eh, Kanlıca’ya gelip de yoğurt almadan dönmek olur mu hiç! Bana sorarsanız Kanlıca’nın en güzel yoğurdunu, Hidiv Kasrı’na çıkarken, Hekimler Sitesi karşısındaki mandırasında Ahmet Nazlı üretiyor. Ahmet amcanın evi de mandıranın yanında olduğu için; ne zaman uğrarsanız uğrayın, bal gibi, ev yoğurdundan farksız efsane Kanlıca yoğurtlarından almanız için, evinin camını tıklatmanız yeterli olur. Büyüklerinden devraldığı işini, oğulları Taner ve Caner ile birlikte sürdürüyor Ahmet Nazlı. Tatlı sert, bir o kadar da prensiplerine bağlı Ahmet amcaya uğradığınızda sadece yoğurt almakla kalmaz, aynı zamanda iyi yoğurt yapmanın inceliklerini de öğrenirsiniz ayaküstü. O zaman daha iyi anlıyorsunuz ne kadar işin ehli olunduğunu ve de işini aşkla yaptığını.

Muhakkak İstanbul’un her köşesi birbirinden güzel, birbirinden görülesi… Hele hele eşsiz Boğaziçi, tartışmasız emsalsiz…

Kimi “İstanbul’un neresindensin” diye sorar, kimi yağmuru dolar diline. Kimine göre “İkinci Bahar” dır o, kimine göreyse “Çile bülbülüm çile.”

Eğer İstanbul bir şarkı olsaydı, “Her halinle, her şeyinle güzelsin” yakışırdı ona bence.

Ya sizce?

Meltem Kaynaş Kazezyılmaz – Planlama Uzmanı

 

Dinlemek için tıklayın


One thought on “İstanbul’un Şarkısı

  • 1 Şubat 2022 tarihinde, saat 21:31
    Permalink

    Çok keyifli bir yazı. İnsanın kalkıp Kanlıca’ya gidesi geliyor. Kalemine sağlık.??

Yorumlar kapatıldı.