Denk bütçeden günümüze Türkiye’nin ekonomi hafızası (1)


İçinde bulunduğumuz ekonomik darboğaza nasıl geldiğimizi anlatan bir yazı yazmak istedim. Bunun için geçmişte yazdığım ekonomi yazılarından ve yeniden basılan “İngiliz Sicimi’nden Amerikan Bezine-Türkiye’nin Hafızası (1914-1980)” adlı kitabımdan yararlanarak kısa bir özet çıkartmaya çalıştım; Türkiye’nin ekonomik hafızasını tazelemek ve geçmişi bir kez daha hatırlamak adına…

Türk siyasi tarihinde belli kırılma noktaları vardır. İlki, Atatürk’ün vefat yılı olan 1938’dir. Büyük Önder, Türk halkına bağımsız bir ülke; denk bir bütçe ve dolu bir kasa bırakarak ebediyete göçmüştür.

İkinci kırılma 1950 yılında gerçekleşir. Tek partili dönem, yerini Adnan Menderes’in Demokrat Parti’sine bırakır. Atatürk’ün “ekonomik bağımsızlık”  politikalarını yavaş yavaş terk eden Menderes hükûmeti, dışa bağımlı bir siyaset izlemeye başlar. Amerika, “siz üretmeyin biz size satarız” demiş, bir de üstüne yardım (!) göndermiştir. Amerikan yardımıyla birlikte yabancı mallar da piyasaya hâkim olmaya başlamıştır. Menderes, kalkınmanın önemli bir koşulu olarak kabul ettiği “kredili yatırımı” benimsemekte ve ülke hızla borçlanmaktadır.

On yıllık Demokrat Parti iktidarında Cumhuriyet’in ilk iflası yaşanmış, 1958 yılında borç erteleme isteyen ve elini kolunu IMF, Dünya Bankası ve ABD’ ye kaptıran Türkiye’de 1960 ihtilâli ile üçüncü kırılma gerçekleşmiştir. Demokrasiye kısa bir ara verilmiş ancak yeni Anayasa ile Cumhuriyet’in değerleri büyük ölçüde koruma altına alınmıştır.

Türk siyasi hayatının en büyük kırılmalarından biri 1980 ihtilâlidir… Ordu yine yönetimi ele almıştır…

İhtilâlin ardından Turgut Özal iktidarı iş başındadır. Dünyada liberal ekonomi (serbest piyasa) rüzgârları esmektedir. Türkiye’deki siyasi iktidar hemen kolları sıvar ve ithalat kapıları ardına kadar açılır. Menderes döneminde yabancılara petrol arama konusunda verilen imtiyazlar bu dönem daha da artırılır. Döviz (yabancı para) kullanımı ve taşınması serbest bırakılır.  İğneden ipliğe her şey dışarıdan alınmaktadır. Halk, yeni tanıştığı yabancı mallara büyük bir iştahla saldırmakta, Çikita muz, Anamur muzunu piyasadan silmektedir. Köylü artık “milletin efendisi” değildir. Dövizle alış-veriş ise çok sevilmektedir. Atatürk’ün kurdurduğu fabrikalarda yerli üretim yavaş yavaş durdurulmakta, Batı’nın “özelleştirin” dayatması ile dev fabrikalar ve Kamu İktisadi Kuruluşları birer birer özelleştirilme kapsamına alınmaktadır.

Gayrimenkul alım-satım ve kiralama işlemlerinde Amerikan Doları ile Alman Markı başı çekmektedir. Sıradan vatandaşın bile cebinde Türk lirasından çok yabancı para bulunmaktadır. Yaygın kanı şudur: Tonton Özal, Türkiye’nin bakış açısını medeni dünyaya yani Batı’ya çevirmekte ve Türkiye’ye “çağ atlatmaktadır…

1993 yılı geldiğinde Turgut Özal vefat etmiş, sürdürmeye çalıştığı ekonomik sistem de tıkanmıştır. 5 Nisan 1994 ekonomik kararları ile Türk ekonomisi bir kez daha iflas bayrağını çeker. Görünen o ki; 1958, 1980 ve 1986 yılı ekonomik iflaslarında yaşananlardan ders alınmamıştır.

Türkiye, koalisyon hükûmetleri ile tarumar edilirken, ithalat çılgınlığı da hız kesmemektedir. Dolar karşısında âdeta yerlerde süründürülen Türk lirası kendi ülkesinde bile rağbet görmemektedir. Ekonomik kararların ardından ağır iflaslara neden olan dövizli borçlanmaya dayalı ticaretten ne iş dünyası ne de vatandaş bir türlü vazgeçememektedir. Halk, beceriksiz iktidarların uygulamaları sonucunda gittikçe değeri düşürülen kendi parasına asla ve asla güvenmemektedir…

1998 yılında uygulamaya konulan sıkı para politikası ve enflasyonu düşürme programı ekonomik daralmayı önlemeye yetmez. 1999 yılının Aralık ayında hükûmet ile IMF arasında yeni bir anlaşma imzalanır ancak bu da yeterli olmaz. Zaten bıçak sırtında duran ekonomi, siyasilerin birbirlerine Anayasa kitapçığı fırlatması ile çığırından çıkar. Tarih, 21 Şubat 2001. Adına “Kara Çarşamba”  denilen günde borsa çakılır, faiz fırlar, firmalar iflas eder ve ABD’ den ithal edilen Kemal Derviş ile IMF’ nin yeni bir “güçlü ekonomiye geçiş” programı uygulamaya konulur.

Türk siyasetinin en büyük kırılması “karşı devrim” 3 Kasım 2002 seçimleri ile gerçekleşir. Erken seçim sonucunda siyasi iktidar değişir ve muhafazakâr görüşlü Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iş başına gelir. IMF’ nin “güçlü ekonomiye geçiş” programı yeni hükûmet tarafından da harfi harfine uygulanır

2003-2008 arasında gösterdiği hızlı büyüme ile Türk ekonomisi dosta düşmana “bir ekonomik başarı” (!) örneği olarak sunulur. Ancak, bu “Derviş baharı” fazla sürmez. ABD’de konut piyasasında başlayan, finansal piyasaların ardından reel kesime de sirayet eden ve BM’in “yüzyılın krizi” olarak tanımladığı kriz, dünyanın tanınmış dev finans sektörlerini yutar. 2008 yılına “Küresel ekonomik kriz” damga vurur. Başbakan, “Ekonomik kriz bize teğet geçiyor!” der. Ancak “önünde sonunda Türkiye’nin kendi ekonomik krizini yaşayacağını” düşünen ekonomistler vardır. Nitekim ABD hapşırınca Türkiye nezle olur.

Paniğe kapılan bankalar kredi borcu olan şirketlere borçlarını ödemeleri için baskı yapmaya başlarlar. Karşılıksız çekler son yılların en yüksek seviyesine ulaşır, döviz ve banka kredi faizleri fırlar! Emlak, otomotiv, tekstil sektörü sallantıya girer. Firmalar batar ya da tamamen kapanır. Krizin ardından Türkiye daralma sürecine girer. IMF ile yeni bir Stand-by anlaşması için görüşmeler sürmektedir. 2009 yılı başlarında “ek vergi istiyorlardı” gerekçesiyle IMF ile görüşmeler resmen bitirilir. Türkiye kendi yağıyla kavrulmak, bütçelerini kendisi düzenlemek niyetindedir. Ancak, her ne kadar “biz IMF’ ye borç verecek” duruma geldiğimiz söylense de gerçekler hiç de böyle değildir. Türkiye adı konulmamış ya da üstü örtülen bir ekonomik krizin içine girmiştir.

2015 yılında Türk ekonomisi “gelişmekte olan ekonomiler” arasında en kırılgan ekonomiye sahip bir ülke konumuna yükselir. İyice hızlanan işsizlik ve enflasyonun yükselişine dur diyemeyen ve eldeki millî varlıkların sonuna yaklaşan hükûmet çareyi Varlık Fonu kurmakta arar. Amaç, elde kalan son değerli varlıkları teminat göstererek IMF dışında borçlanmaya devam edebilmek ve balon ekonomisini sürdürebilmektir.

15 Temmuz 2016 tarihinde kırılma içinde bir kırılma gerçekleşir. ABD destekli FETÖ (Fetullah Gülen Terör Örgütü)’nün TSK içine yerleştirilmiş olan askerleri başarısız bir darbe girişiminde bulunur. O güne kadar “beraber yürüdük biz bu yollarda” şarkısını söyleyen AKP ve Fetullah Gülen’in yolları ayrılmış, birbirlerine düşman olmuşlardır. Olağanüstü Hal ilan edilir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tüm kurum ve kuruluşlarının birer birer ele geçirilmesi süreci için uygun ortam oluşmuştur.

16 Nisan 2017 Pazar günü yapılan halk oylamasıyla “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adıyla yönetim yapısını yani “Parlamenter Rejim Sistemi” ni değiştirecek anayasa değişikliği, halkın %51,41 oranında “Evet” demesiyle kabul edilir.

2018 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasında yapılan köklü değişikliklerle hükümet sistemi değişti yerine tek adamlığa dayalı “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adıyla yeni bir sistem uygulamaya konuldu. Başbakanlık tarihe karışmış, parlamenter sistem ve de Meclis devre dışı bırakılmıştır. Ana Muhalefet Partisi CHP ile birlikte parlamenter sistemi savunanlar sandık sonuçlarına itiraz etseler de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sözleriyle “Atı alan Üsküdar’ı geçmiştir.”

Her ne kadar başlangıçta AKP karşıtı bir tutum içinde olsa da MHP tüm bu süreçte AKP’ye sonuna kadar destek vermiştir. Hatta Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi, türban kararı, 4+4+4 kararında da Bahçeli’nin desteği her zaman öne çıkmıştır.

AKP-MHP koalisyonu TBMM’ de tek başına büyük bir çoğunluğa ulaşmıştır. Artık yasalar tak diye çıkmakta, AKP-MHP koalisyon vekilleri şak diye onaylamaktadır. Muhalefet partileri tamamen devre dışı bırakılmıştır. Ülke artık gece yarıları çıkartılan Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ve torba yasalarla yönetilmektedir.

Devam edecek…

Tülay Hergünlü – SMMM

Dinlemek için tıklayın