“Pencere aralığında”
21. yüzyılın başından beri ülkemizde, neredeyse tüm ortamlarda hoyratlık sistemli bir şekilde yükseldi; din, ahlak, adalet, insan hakları, demokrasi, eşitlik, eğitim gibi kavramların içi boşaltılmaya başlandı. Doğal olarak tüm kurumlar da bundan payını aldı. Güçlü olan haklıdır, güç haktır ya da bir şeyi alabilme gücün varsa o şey üzerinde hakkın vardır anlamında kullanılan “might is right” sözü, âdeta zehirli bir sarmaşık gibi toplumu sarmaya başladı.
Sessiz yığınlar, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” atasözünü yaşamlarının ana ekseni yaparak konfor alanlarında yayıldıkça yayılırken, hak ve adalet arayışı ile ortaya atılan bir avuç insan hoyratlığın kaba sesi ve sopa göstermeleriyle bastırıldı. İslam’ı referans alan yönetenler, kendi inanç dünyalarına göre “dindar nesil” yaratmayı sorunlara çözüm olarak gördüler ve “millî eğitim” buna göre şekillenmeye başladı. Büyüklerin, çocukları sokaklarda, meydanlarda öldürdüğünü görmüştük. Ardından çarşıda-pazarda-sokakta çocukların çocukları öldürdüğünü görmeye başladık. Adı da bulunmuştu: Akran zorbalığı.
Gelinen noktada bir çocuk okuluna gitti, elindeki silahı ateşledi, slogan attı ve arkadaşlarını, öğretmenini soğukkanlılıkla öldürdü.
Şimdi yine ekranlarda uzmanlar tartışıyor, TV dizileri ve internet oyunları suçlu bulunuyor, birileri öldürülen öğretmene melek kanatları takıyor ve ölümler magazinleşiyor.
Türk milleti olarak neden çocukların çocukları öldürdüğü bir dönemi yaşıyoruz?
Çünkü kökü şehit kanıyla sulanmış Devlet’imizin kuruluş ilkelerinden ayrıldık.
Çünkü Cumhuriyeti ve Kurucusunu, hadsizce karalayanlara gereken yanıtı vermedik.
Çünkü “Atatürk’ü Koruma Kanunu” (1951) çıkarmak ya da yılı “Atatürk Yılı” (1981) ilan etmek gibi göstermelik işler yaptık. İlginçtir ki irtica ilgili tarihlerde yeniden ve yeniden yol almaya başlamıştı.
Çünkü milletvekili ya da cumhurbaşkanı sıfatıyla edilen yeminlere uyulmadığını hiç konu yapmadık.
Çünkü Batı’nın yol göstericilerinden siyaset bilimci S. Hantington, Medeniyetler Çatışması adlı kitabında Türkiye’nin durumunu zaten netleştirmişti: “Bölünmüş ülke, kararsız, Batı medeniyetine ait değil, İslam dünyasında lider bir rol üstlenmeli.” ABD’nin Ankara Büyükelçisi T. Barrack da Antalya Diplomasi Forumu’nda bu durumu perçinledi; Arap ülkelerine demokrasi, insan hakları gibi gereksiz ayrıntıları dayatmak beyhudedir dedi ve monarşilerin işe yaradığını, belirtti. (Basın, 18.04.2026)
***
Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşı, devlet adamı ve hukukçu Mahmut Esat Bozkurt’un, “Atatürk İhtilali” adlı çok değerli kitabında şu cümleler yer alır:
“Ordu müfettişliğinden çekilip de sade bir vatandaş sıfatıyla Erzurum ve Sivas Kongrelerine iştiraki sıralarında Atatürk hayli acılar çekti. Sıkıntılar geçirdi. Bir defa bana şunu nakletmişti: ‘Ordu müfettişliğinden çekildiğim gün yahut ertesi yahut daha ertesi gün Erzurum’da yatacak bir yer bulamamıştım. Birkaç gün evvel evimde olanların her biri artık benimle meşgul olmak lüzumunu duymuyorlardı. Geceyi odamda pencere aralığında geçirdim. Ekmek ve biraz da helva ile karın doyurmaya çalıştım… Bu ve buna benzerleri ufak tefek sıkıntılar idi. Millet ve memleket üzerinde lafları bile olamazdı. Daha sonra bir vatan haini gibi idama mahkûm edildim. Fakat ne çıkardı? Biz canla başla milletin kurtuluş davasını güdüyorduk.”
İşte bu kavrayışladır ki Mustafa Kemal Paşa; Padişah ve İstanbul hükûmetlerinin düzenlediği ve maddi olarak da desteklediği kanlı iç isyanlar sürerken, Anadolu’nun her yerindeki isyancılar kudurmuşçasına saldırırken, Şeyhülislam Dürrizade Abdullah, yayınladığı fetva ile Anadolu’daki millî kuvvetleri kâfir ilan edip hepsi için katli vacip fetvası verirken, 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açtı. Kanlı meydan savaşlarının ardından da Cumhuriyet’i kurdu.
“Hazret-i Zıllullah” yani Tanrı’nın gölgesi düşünce yapısını sildi ve “Türkiye halkı kayıtsız şartsız egemenliğine sahiptir” başlığı altında şu uyarıyı tarihe not düştü:
“Türkiye halkının kayıtsız şartsız egemenliğine sahip olduğunu bir defa daha ve kesinlikle tekrar ediyorum. Egemenlik, hiçbir anlamda, hiçbir biçimde ve hiçbir renkte ve belirtide ortaklık kabul etmez. Sanı halife olsun, ne olursa olsun hiç kimse bu milletin kaderine ortak olamaz. Millet, buna kesinlikle izin veremez. Bunu önerecek hiçbir milletvekili bulunamaz.”
1923-1938 dönemi, Türkiye’nin, Cumhuriyet’in örgütlü iyilik ve başarı dönemiydi çünkü milletini seven, gerçek ve çağlar üstü bir lider tarafından yönetiliyordu. Türk milleti; çocuğu-genci-yetişkini-yaşlısı ile iç kuvvetlerini harekete geçirdi, neler yapabileceğini, neler üretebileceğini gördü ve gösterdi. Atatürk, “Türkiye’nin düşünen kafalarına, büsbütün yeni bir inanç” aşılamış, “bütün millete taptaze bir ruh” vermişti. Bu taptaze ruhu, 1938 sonrasında örselemeye başladılar.
“Laiklik” ve “Eğitimde Birlik” (Tevhid-i Tedrisat) devrimleri hedef alınmıştı. Ülkenin genç kuşaklarını dönüştürmenin en kestirme ve zararsız görüneni eğitim üzerinden kapı açmaktı.
Batı, nüfuzunu sürdürmek için bu kapıyı da kullandı. “Millî Eğitimimiz; 27 Aralık 1949’da imzalanan ve ‘Fulbright Anlaşması’ olarak da anılan ‘Türkiye ve ABD Hükûmetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma’nın sonucu olarak bütünüyle Amerikan uzmanlar ve CIA tarafından, Amerikan çıkarları doğrultusunda biçimlendiriliyordu.” (Cengiz Özakıncı; Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni-Osmanlı Tuzağı, Otopsi, s.324)
Evanjelist güdümlü İslam yüzünü hiç saklamadı. “Dindar nesil” için tüm çalışmalar başladı. 1950 itibariyle, “Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz.” zihniyeti ülkenin dümenini ele geçirdi. İlk işlerden biri, Türkçe okunan ezanın yeniden Arapça okunması oldu. Bu, inancın tekrar Arap hegemonyasına sokulduğunun, rotanın milletten ümmete çevrildiğinin sembolüydü. Yetmedi; Kur’an çevirilerinde “sağcılar” cennetlik, “solcular” cehennemlik ilan edildi ve siyaset bunu kullandı.
Din zaten binlerce yıldır siyasetin dayanağı ve en kullanışlı âleti değil miydi?
Evangelist güdümlü İslam’ın temsilcileri “Yeşil Kuşak” projesinin neferi oldular; o kadar ki “Kanlı Pazar” (1969) olayı öncesinde Anadolu’nun her yanından İstanbul’a taşınanlar, Dolmabahçe’de demirli 6. Filo’ya ait bir gemiyi kıble yapıp “cihat namazı” kıldılar. O günlerin neferlerinden biri, yıllar sonra TBMM Başkanı olduğunda “laiklik Anayasa’da olmamalıdır” dedi. Başbakan ve Cumhurbaşkanı görevlerinde bulunan Süleyman Demirel, laiklik ilkesini savunur gibi göründü ancak açıklamaları ümmet temelli oldu. Şöyle dedi: “Türkiye laik bir ülkedir, ama halkı Müslümandır. … Bugün Türkiye’yi bir arada tutan en büyük bağ, millet bağı olarak söylüyorum, Müslümanlıktır.”
Din eksenli bir savrulmanın “aşama aşama” ilerlediği açıktı. 1989’da Turgut Özal ile başlayan; Süleyman Demirel, Ahmet Necdet Sezer, Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan olarak devam eden Cumhurbaşkanlığı listesinde; “Devlet görevlileri, dini inançlarını kamu görevine yansıtmamalıdır.” düşüncesinde olan tek isim Ahmet Necdet Sezer’di. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise “bir Müslüman olarak naslar neyi gerektiriyorsa onu yapmaya devam edeceğim,” dedi.
Oysa hepsi Anayasa’nın; “Atatürk ilke ve İnkılaplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, … Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda namusum ve şerefim üzerine andiçerim.” cümlelerini tekrarlamıştı.
2024-2025 eğitim öğretim döneminde kademeli şekilde uygulanmaya başlayan “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” ile eğitimin yol haritası Anayasa’nın laiklik ilkesinden biraz daha uzaklaştı. Örneğin; seçmeli/zorunlu ve de kesintiye uğramayan din derslerinin toplamı 1800 saat olarak belirlendi. Sadece 8. ve 12. sınıflarda görülen T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Dersi’nin toplamı 144 saat ile sınırlandı.
Okullardaki katliam görüntüleriyle Türkiye sarsıldı ancak bunun nedeni sadece psikolojik sorun ya da internetin karanlık yüzü gibi sözde merak uyandıran ifadelerle açıklanamaz. Bir ülkede şiddet çocuklara kadar inmeye başladıysa o ülkenin nasıl yönetildiğine ayrıntılarıyla bakılmalıdır.
Atatürk’ün sözleriyle bitirelim: “Türk milleti aldatılmak istemiyor. Onun, olumlu gerçekleşmelere ihtiyacı var; boş hayaller bize çok pahalıya mâl olmuştur. Ben Panislamist değilim. Biz Türküz; hepsi o kadar. İyi Müslümanlar olarak kalmak bize yeter. Asya için olduğu gibi, Avrupa için de töremiz aynıdır. Dostlarımız olacaktır, tam bağımsızlığımızı koruyacağız, her şeyi Türk olma noktasından göreceğiz. Bu; gerçekçi bir düşünüştür, İmparatorluğu yıkan ideolojiye karşı bir düşünüş.”
Öğrencimizle Andımızı tekrar bir araya getirin!
Canan Murtezaoğlu
