Üç öykü (3)
Mekkî surelerle ilgili yaptığımız vatandaş okumamızın ellincisi ve İbn Abbas-Kurayb rivayet zincirine göre altmış altıncı sure olan “Kehf” suresi anlatımı sürmektedir.
Musa sorar: “Sana öğretilmiş olandan, bana doğruyu öğretmen için peşinden gelebilir miyim?” Kul, kendisiyle beraber bulunmaya dayanamayacağını, içyüzünü kavrayamayacağı şeylere sabredemeyeceğini söyler. Musa da dayanacağını, hiçbir işine karşı gelmeyeceğini belirtir. Kul yanıtlar: “Eğer benimle geleceksen, ben sana anlatmadıkça, bana bir şey sormayacaksın.” Birlikte yürürler. Sonunda bir gemiye binerler. Kul, gemiyi deler. Musa şöyle der: “Gemiyi, içindekileri suda boğmak için mi deldin? Doğrusu, korkunç bir şey yaptın.” Kul hatırlatır: “Sana, yanımda bulunmaya dayanamazsın, demedim mi?” Musa da unuttuğundan dolayı kendisini azarlamamasını ve ona güçlük çıkarmamasını ister. Yine giderler… Sonunda bir erkek çocuğa/delikanlıya rastlarlar. Kul, onu öldürür. Musa sorar: “Kısas olmadan/bir cana karşılık olmaksızın masum bir cana nasıl kıyarsın? Gerçekten çok kötü bir şey yaptın!” Kul yanıtlar: “Sana, yanımda bulunmaya dayanamazsın, demedim mi?” Musa da şöyle der: “Bundan sonra sana bir şey sorarsam, artık bana arkadaş olma, özür dilememin sonuna geldim.” Yine yürümeye başlarlar… Bir köye/kente gelirler ve yemek isterler. Köy halkı onları “misafir etmekten” kaçınır. “Orada yıkılmaya yüz tutan bir duvar” görürler. Kul onu düzeltir. Musa şöyle der: “İsteseydin elbette buna karşı bir ücret alırdın.” Kul yanıtlar: “İşte bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır/açılmasıdır. Şimdi sana o sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim.”
Geminin delinmesi… Gemi, denizde çalışan birkaç yoksulundur. Kul onu kusurlu kılmıştır; “çünkü onların ilerisinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar/kral” vardır.
Gencin öldürülmesi… Burada ifade çoğul olur ve Biz şöyle der: “Oğlana gelince, onun ana-babası inanmış kimselerdi. Çocuğun onları azgınlık ve inkâra sürüklemesinden korktuk/inkâra sürüklemesini uygun görmedik. Rablerinin, onlara daha temiz ve daha acıyan birini vermesini istedik.” Tefsirlerde; oğlanın henüz buluğa ermemiş bir çocuk mu yoksa bir delikanlı mı olduğu uzun uzun tartışılmıştır. Bu, tartışılması gereken bir konu mudur? Yahudi kavminin peygamberleri söz konusu olduğundan, bu ifadeler için üç-dört bin yıl öncenin anlatımı diye düşünenler olsa da günümüzde bunun adı “kasten öldürme suçu” değil midir? Ya bugün biri çıkar da kutsal metindeki ifadeyi uyguladım, derse ne olacaktır?
Duvarın düzeltilmesi… İfade tekrar tekil olur. Duvar, “o şehirde iki yetim oğlana/çocuğa” aittir ve altında onlara ait bir hazine vardır. Babaları da iyi biridir. Kul şöyle der: “Rabbin onların ergenlik çağına ulaşmalarını ve Rabbinin bir acıması olarak hazinelerini çıkarmalarını diledi. Bunları kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin içyüzleri budur.”
Ayetlerde kul olarak bahsedilen ve Hızır olduğu düşünülen kişinin “bunları kendiliğimden yapmadım” ifadesinin insanlığa nasıl bir örnek olacağı konusu üzerinde de ayrıca düşünülmelidir.
Üçüncü öykü Zülkarneyn’dir. Bir lakap olduğu belirtilen Zülkarneyn, şöyle açıklanır: “Sahip, mâlik anlamındaki zû ile boynuz, kâkül, şakak; aynı dönemde yaşayan nesil, akran gibi manalara gelen karn kelimesinin tesniye kalıbından oluşturulan zü’l-karneyn terkibinin anlamı, karn kelimesine verilen manaya göre değişir.” (TDV, İslam Ans.)
Tevrat’ta güç ve yönetim simgesi olarak ifade edilen boynuz (karn) kelimesi ile ilgili benzer kullanımlar birçok yerde geçmektedir. (örnek: Daniel, Amos) Kur’an’a göre anlamı arzın doğu ve batısına sahip olandır, Türkçesi cihangirdir. (Elmalılı) Kaynaklardaki Zülkarneyn anlatımlarında kimliği ya da yeri-yurdu hakkında kesin bir bilgiye rastlamak mümkün değildir; hayaller, yorumlar, tarihi olaylar, efsaneler iç içe geçmiştir. Sureden devam edelim…
Elçi Muhammed’den, “size ondan bir hatıra okuyacağım,” demesi istenir. Biz, Zülkarneyn’i yeryüzünde iktidar sahibi yapmış ve “ona, ulaşmak istediği her şeyi elde etmesinin bir yolunu” vermiştir. Zülkarneyn “bu yollardan birini” tutup gider. “nihayet güneşin battığı yere vardığı zaman, güneşi, (sanki) kara bir balçıkta batıyor” bulur. Bunun yanında bir kavim de bulan Zülkarneyn’e Biz şöyle der: “Onları ya cezalandırırsın veya onların hakkında iyi davranırsın.” Zülkarneyn de şöyle yanıtlar: “Haksızlık edene azap edeceğiz. Sonra, Rabbine döndürülür ve o da onu görülmemiş bir azaba uğratır. Ancak inanan ve yararlı iş işleyene, ödül olarak en güzel şeyler vardır. Ve ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleyeceğiz./Biz ona dünyada kolaylık gösterir zor işlere koşmayız.” Şunu soralım: Zülkarneyn’in yanıtında özne neden çoğuldur?
Zülkarneyn yine bir yol tutar… Sonunda güneşin doğduğu yere ulaşır. Güneşi bir kavim üzerine doğuyor bulur; “ki onların güneşten başka örtünecek şeyleri” yoktur. Diğer bir çeviri şöyledir: “Sonunda güneşin doğduğu yere ulaşınca, hiçbir şeyi örtü yapmadığımız bir kavim üzerine doğarken buldu.” Biz, “onun yanında olan her şeyi” bilgisiyle kuşatmıştır. Zülkarneyn yine bir yol tutar… İki dağın arasına ulaştığında orada “hemen hiç söz anlamayan bir kavim” bulur. Şöyle derler: “Ey Zülkarneyn! Doğrusu, Yecuc ve Mecuc, bu ülkede bozgunculuk yapıyorlar. Onlar ile aramızda bir set yapman için sana bir vergi verelim mi?”
Zülkarneyn yanıtlar: “Rabbimin bana verdikleri sizinkinden daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onlar arasında sağlam bir set yapayım.” Zülkarneyn, onlardan “demir kütleleri” getirmelerini; “iki dağın arası aynı seviyeye gelince” ateş yakıp körüklemelerini ve demirler kor haline getirilince, üzerine dökmek için “erimiş bakır” getirmelerini ister. Şöyle denir: “Artık, onu ne aşabildiler ve ne de delebildiler.” Zülkarneyn, bunun Rabbin bir lütfu olduğunu, tayin ettiği vakit gelince onu yerle bir edeceğini, Rabbin verdiği sözün hak olduğunu belirtir. Ardından şöyle denir: “Biz o gün (kıyamet günü) onları bırakıvermişizdir. Dalgalar halinde birbirlerine girerler, Sûr’a da üfürülmüştür. Böylece onların hepsini bir araya toplamışızdır.”
Tevrat ve İncil’deki Yecuc ve Mecuc … Bazı dilcilere göre Yecuc ve Mecuc kelimeleri Arapçadır. Mecazen “hızlı hareket eden, etrafa yayılan; ateş gibi yakıp yok eden kimse veya topluluk” için kullanılır. Bu iki kelimenin Arapçaya; İbranice, Asurice, Aramice, Yunanca veya Türkçeden geçmiş olabileceği görüşü de vardır. İbraniceden geçtiğini düşünenler Tevrat’taki Gog ve Magog’la bağ kurarlar. Nuh’un oğulları Sam, Ham ve Yafet’tir. Mecuc yani Magog Yafet’in yedi oğlundan biridir. (Yaratılış 10: 2) ya da onların yaşadığı Magog ülkesidir. ((Hezekiel, 38: 2) Gog (Yecuc) da Magog ülkesinin halkıdır. (Hezekiel 38: 1-3; 39: 1-2) Gog, Yahudilere sataşan, mallarını yağmalayan, çocuklarını öldüren bir topluluk olarak verilir. (Yasa’nın Tekrarı 28: 49-57; Yeremya 5:15-18). İncil’de de şöyle denir: “Bin yıl tamamlanınca Şeytan atıldığı zindandan serbest bırakılacak. Yeryüzünün dört bucağındaki ulusları -Gog’la Magog’u- saptırmak, savaş için bir araya toplamak üzere zindandan çıkacak. Toplananların sayısı deniz kumu kadar çoktur.” (Vahiy, 20: 7-9)
Sureden devam edelim… Tehdit ifadeleri tekrarlanır. Özne, daha önceki örneklerde de olduğu gibi Ben-Biz olarak sürer. Şöyle denir: “Ve cehennemi o gün kâfirlere öyle bir göstereceğiz ki! Onlar ki, beni hatırlatan ayetlerimden gözleri bir örtü içindeydi. İşitmeye de tahammül edemiyorlardı. O kâfirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Doğrusu biz cehennemi o kâfirlere bir konukluk olarak hazırladık.”
Muhammed peygamberden, “amelleri/işleri en çok boşa gidenleri size bildirelim mi?” demesi istenir. Onların dünya hayatında çalışmalarının boşa gittiği, onların ise güzel işler yaptıklarını sandıkları vurgulanır. “Onlar, Rabblerinin ayetlerini ve O’nun huzuruna çıkacaklarını inkâr etmişlerdir de bu yüzden iyilik altında yaptıkları bütün amelleri boşa gitmiştir. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız.” Ayetler Ben öznesiyle sürer… “İşte böyle, onların cezaları cehennemdir. Çünkü inkâr etmişler ve benim ayetlerimi, peygamberlerimi alaya almışlardır. İman edip salih ameller işleyenlere” ise Firdevs cennetleri konak olacaktır; “içlerinde temelli kalacaklar, oradan hiç ayrılmak istemeyeceklerdir.”
Muhammed peygamberden şöyle demesi istenir: “Eğer Rabbimin sözlerini yazmak için deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden önce, deniz muhakkak tükenecekti, bir mislini daha yardımcı getirsek bile. Ben de sizin gibi ancak bir beşerim. Ne var ki, bana ilahınızın ancak bir ilah olduğu vahyolunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse iyi amel işlesin ve Rabbine yaptığı ibadete hiç kimseyi ortak etmesin.”
Genel anlatıma göre yapılan iyiliklerin geçerli olması için kişinin İslam’ı kabul etmesi, yani, Rabbinin ayetlerini ve O’nun huzuruna çıkacağını inkâr etmemesi gerekmektedir. Diğer yandan bilimsel verilere göre yaşı 4.5 milyar yıl olan dünyamıza, insanlık tarihinden günümüze yaklaşık 108 milyar insan gelmiş geçmiştir. 2025 itibariyle de gezegenimizde 8 milyar insan yaşamaktadır. Bunların içinde çeşitli dinlere inananlar olduğu gibi hiçbir dini ya da inancı olmayanlar da vardır. Bu durum, yapılan iyiliğin kabul görmesi Allah’a iman etmekle mümkündür, düşüncesi ile nasıl bağdaşacaktır? İnsan, nasılsa kabul görmeyecek diye iyilik yapmayı mı bırakmalıdır?
Kehf suresi anlatımı tamamlanmıştır. Mekki surelerle ilgili çalışmamız sürecektir.
Canan Murtezaoğlu
