Vatandaş Okuması

Bilgi ile büyüyelim, akıl ile yükselelim, beynimizi özgür kılalım!

Dinsel

“Kitap nedir, inanç nedir bilmezdin!” (2)


Mekkî surelerle ilgili yaptığımız vatandaş okumamızın kırk üçüncüsü ve İbn Abbas-Kurayb rivayet zincirine göre elli dokuzuncu sure olan “Şûra” suresi anlatımı sürmektedir.

Allah kullarını bilmektedir; bu nedenle kullarının azgınlık, taşkınlık etmemeleri için rızkı yaymaz, “dilediği ölçüye/miktara göre indirir. Umutsuzluğa düşmelerinin ardından yağmuru indiren, acımasını yayan O’dur. Övülmeye layık olan veli sadece O’dur. Gökleri, yeri ve ikisinde yaydığı canlıları (dabbe) yaratması O’nun belgelerindendir. O dileyince, bunları bir araya getirmeye gücü yetendir.”

Ardından gelen ayete göre, insanın başına gelen “herhangi bir yıkım,” elleriyle işlediklerinden ötürüdür. Bu durum, örneğin, “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız.” (Bakara, 155) ayeti ile nasıl bağdaşacaktır? “Hem, siz arzda (Allah’ı) aciz bırakacak değilsiniz.  Allah’tan başka bir veliniz de yardımcınız da yoktur.” ifadesinin ardından da Allah anlatımı sürer:

“Denizde dağlar gibi gemilerin yürümesi O’nun belgelerindendir. O, dilerse rüzgârı durdurur, o zaman denizin yüzünde durakalırlar. Doğrusu, bunlarda sabreden ve çok şükreden kimseler için belgeler vardır. Veya yaptıklarına karşılık onları yok eder ve birçoğunu da bağışlar.”

Biz de tehdit eder: “Ayetlerimiz/belgelerimiz üzerinde tartışanlar, kendileri için kaçacak yer olmadığını bilsinler.”

Devamında, “size verilen herhangi bir şey, sadece dünya hayatının geçimliğidir … Allah katında olan (ödül) ise daha hayırlı daha süreklidir,” diyen Biz, bu ödülün; “inanıp Rablerine güvenenler, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan çekinenler, öfkelendiklerinde bile bağışlayanlar, Rablerinin çağrısına cevap verenler ve namaz kılanlar için daha iyi ve daha sürekli” olduğunu belirtir. “Onların işleri aralarında danışma iledir.” Biz’in, “kendilerine verdiği rızıktan da verirler ve onlar haksızlığa uğradıklarında yardımlaşarak üstün gelirler.” Ardından, haksızlık karşısındaki tutum ve sonuçlarına dikkat çekilir:

“Bir kötülüğün karşılığı benzeri bir kötülüktür. Ancak kim bağışlar ve düzeltirse onun ödülü Allah’a aittir. Doğrusu, O, haksızlık edenleri sevmez. Ve andolsun haksızlığa uğradıktan sonra öcünü alan kimselere, işte onlara bir sorumluluk olmaz. Ancak insanlara haksızlık edenlere, yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere karşı bir yol tutmalıdır. İşte acı azap bunlaradır. Ve doğrusu, kim dayanır ve bağışlarsa, işte bu, önemli işlerdendir.”

“Allah kimi şaşırtırsa, artık onun bundan sonra bir dostu olmaz.” ifadesiyle, iplerin göklerin elinde olduğuna dikkat çekilir ve inkârcıların durumu verilir. Onlar azabı görünce “var mı (dünyaya) geri dönmeye bir yol,” diyecekler ve “o ateşe arzolunurlarken; zilletten boyunlarını bükerek göz altından” bakacaklardır. İnananlar da şöyle diyecektir: “Doğrusu, ziyanda olanlar, diriliş günü/Kıyamet günü yakınlarını, kendilerini de da zarara uğratanlardır.” Sürekli azap içinde kalacak olan zalimlerin, “Allah’tan başka kendilerine yardım edecek dostları da yoktur. Allah’ın şaşırttığı kimsenin çıkar yolu olmaz.”

Arap toplumuna şöyle seslenilir: “Allah katından, geri çevrilmeyecek günün gelmesinden önce, Rabbinizin çağrısına gelin. O gün hiçbirinize sığınacak yer bulunmaz, inkâr da edemezsiniz.” Buna rağmen yine de aldırmazlarsa Biz, Muhammed peygamberin onların üzerine gözcü/bekçi olarak gönderilmediğini belirtir ve ona düşenin sadece duyurmak/tebliğ etmek olduğunu vurgular.

Biz, insana tarafından bir rahmet tattırdığında “onunla ferahlanır ama elleriyle yaptıklarından dolayı başlarına bir kötülük gelirse, doğrusu, insan pek nankördür.” Yukarıda da verdiğimiz gibi, eğer insanın başına gelen kötülük, “elleriyle yaptıklarından dolayı” ise neden Biz tarafından “korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle” sınanmaktadır?

Allah anlatımı sürer: “Göklerin ve yerin egemenliği Allah’ındır. Dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk bağışlar, dilediğine de erkek çocuk bağışlar. Veya onlara dişi ve erkek olarak çift verir, dilediğini de kısır bırakır. Doğrusu, O bilendir, ölçümleyendir.”

7. asırda insanlığın kulağına ve ruhuna bu satırlar üflenmiş ve bunlar inanç konusu olmuştur. Bilim dünyası ise “yaklaşık 4 milyar yıl önce, Dünya adı verilen gezegende bazı moleküller organizma adı verilen oldukça geniş ve karmaşık yapılar oluşturdu,” demektedir. (Harari, s. 19) 21. yüzyılın ilk çeyreğinin tamamlanmak üzere olduğu bugünlerde de bilimin sınır tanımadığını, insanlığın farklı gelişmelerin eşiğinde olduğunu okuyoruz. Basındaki yeni bir habere göre, “insan hayatını yaratan blokları üretmek üzere, uzun zamandır tartışmalara yol açan bir bilimsel proje” hayata geçmek üzere ve “insan DNA’sı üretmeyi amaçlayan bu proje, dünyada bir ilk. Tasarlanmış bebekler ve gelecek nesillerde öngörülemeyen değişimlere yol açabileceği için bugüne kadar bir tabu olarak kalmış” olan araştırmanın amacının “hastalığa karşı dirençli hücreler üretmek, karaciğer ve kalp gibi zarar görmüş organları ve hatta bağışıklık sistemini yenilemek,” olduğu söyleniyor. Ancak “bunun modifiye edilmiş veya yapay şekilde geliştirilmiş insanlar yaratmaya çalışan etik olmayan araştırmacılara da yolu açmasından” korkuluyor.

Bilim insanlarının açıklamalarına göre; “araştırmacılar artık sadece DNA’nın molekülünü okumakla kalmayacak; bazı parçalarını üretebilecek. Belki bir gün tümünü üretip sıfırdan bir canlı oluşturacaklar. Bilim insanlarının ilk amacı insan DNA’sının daha büyük bloklarını üretmek ve nihayetinde sentetik bir insan kromozomu yaratmak olacak.”

“Gen konusunda cin şişeden çıktı,” diyen bilim insanları şu soruya da yanıt aramaktadırlar: “Eğer sentetik vücut parçaları ve hatta sentetik insanlar üretebilirsek o insanlar kime ait olacak? Bu insanların içeriğindeki verilere kim sahip olacak?” (BBC Türkçe News, https://www.bbc.com/turkce/articles/c2ezrp3yvdno, 26.06.2025)

Bu bilimsel ilerlemenin de Allah’ın izniyle olacağına inananlara saygımızı tekrarlayalım.

Diğer yandan, özellikle yozlaşmanın yaygınlaştığı İslam ülkelerinde her olan biteni Allah’ın iznine bağlama “kolaycılığı” ve bu konudaki sınır tanımazlık, yaşamın bir parçası olmuş görünüyor. Ülkemizdeki son örnek, e-imza sahtekârlığı ve sahtekârlığın başını çeken kişinin, “Allah’ın izniyle hiçbir şey olmaz sokakta dedikodusu çıkmasın kâfi” cümlesidir. (Sözcü TV, 06.08.2025-https://www.facebook.com/watch/?v=770020808903091)

Şunu soralım: Allah kavramının, olumlu ya da olumsuz her adımın paravanı haline gelmiş olması bir toplumu nereye götürür? 

Sureden devam edelim… Allah anlatımı son üç ayette de sürer:

Allah bir beşerle ancak vahyederek veya perde arkasından konuşur veya bir elçi gönderir, bilgisiyle dilediğini vahyeder. Doğrusu, O yücedir, bilgedir.” Elmalılı, vahyi, “birdenbire kalbe bırakılan ilham” olarak açıklıyor. Vahyi getiren de melek oluyor. Örnek, Cebrail adlı meleğin elçi Muhammed’e vahyi getirmesidir. Perde arkasından (hicap) ifadesini de “işittirme” olarak açıklıyor yani kişi işitiyor ancak kimin söylediğini göremiyor; Musa peygamber örneğinde olduğu gibi.

Muhammed peygamberin bu konudaki, “bazen bana çan sesi gibi gelir” hadisi de rivayetler arasındadır.

Ardından Biz devreye girer ve şöyle denir: “İşte böyle, sana da buyruğumuzla vahiy gönderdik; sen önceleri Kitap nedir, inanç nedir bilmezdin! Ancak Biz onu, kullarımızdan dilediğimize kendisiyle doğru yol gösterdiğimiz bir ışık/nur kıldık. Doğrusu, sen de göklerde olanlar ve yerde olanlar kendisinin olan Allah’ın yolu olan, doğru yolu gösterirsin. Dikkat! Bütün işler Allaha ulaşır.”

Surenin son üç ayetinde -önceki bazı ayetlerde olduğu gibi- tekil özne Allah ile çoğul özne Biz’in iç içe geçmiş olduğunu görmekteyiz.

Şûra suresi anlatımı tamamlanmıştır. Mekkî surelerle ilgili çalışmamız sürecektir.

Canan Murtezaoğlu

 


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir