“Ey Davut hanedanı”
Sıradan bir vatandaş eline bir Kur’an meali/çevirisi aldığında ne okuyor?
Önceki Lokman suresi anlatımında; Türk aydınlanmasının Büyük Önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bizzat kaleme aldığı Nutuk adlı ölümsüz eserinde “Allah ile aldatma” konusuna, olayları ayrıntılarıyla vererek dikkat çektiğini belirtmiştik.
Mekkî surelerle ilgili yaptığımız vatandaş okumamızın otuz dokuzuncusundayız.
İbn Abbas-Kurayb rivayet zincirine göre elli beşinci sure “Sebe” dir. Kaf suresinde, yok edilen kavimler arasında sayılan Tübba kavminin Sebe halkı olabileceği bilgisi açık kaynaklarda vardır. Neml suresinde de Yahudi kral peygamber Süleyman ve güneşe secde etmekte olan Sebeliler’in öyküsü anlatılır. Yemen Araplarının atası sayılan Sebe, bir hanedan veya kabiledir. TDV, İslam Ansiklopedisindeki bilgilere göre de “M.Ö. yaklaşık 2500 yıllarına ait Sümer kitabelerinde geçen ‘sâbâ’ ve ‘sâbâm’ kelimeleriyle Sebe Devleti’nin kastedilme ihtimalinden hareketle Sebe’nin tarihinin milattan önce üç binli yıllara uzandığı” düşünülmektedir.
“Övgü/hamd, göklerde olanlar ve yerde bulunanlar Kendisinin olan Allah’adır.” ifadesiyle başlayan surede geçen göksel kavramlar Allah, Rab ve Biz’dir.
“Yere ne giriyor ve ondan ne çıkıyor, gökten ne iniyor ve ona ne çıkıyorsa (Allah) hepsini bilir.”
İman-inkâr ve sonuçlarının anlatımı, inkârcıların, “Bize o kıyamet saati gelmez.” cümlesiyle başlar. Elmalılı tefsirindeki rivayete göre surenin iniş nedeni, Ebu Süfyan’ın Mekke kâfirlerine şu hitabıdır: “Muhammed bizi ölümden sonra azap ile tehdit ediyor ve ba’s ile korkutuyor, Lât ü Uzzaya kasem ederim ki bize o saat ebeden gelmeyecek ve biz ba’s olunmayacağız.” Bunun üzerine Muhammed peygamberden şunu söylemesi istenir: “Hayır! Öyle değil; görünmeyeni bilen Rabbime andolsun, o size muhakkak gelecektir. Göklerde de yerde de zerre ağırlığınca, ondan daha küçüğü de daha büyüğü de ona gizli olmayıp, ancak apaçık bir kitaptadır.”
İnananlar ve yararlı işler işleyenlere ödül ve “şerefli rızık” varken, Biz’in ayetlerini “geçersiz kılmaya yeltenenlere de iğrenç ve can yakıcı azap vardır.” Kendine “ilim verilmiş olanlar” elçi Muhammed’e Rabbinden indirilenin hak olduğunu bilirler. Kur’an’ın, “güçlü ve övgüye layık olanın yolunu gösterdiğini görürler.” Ancak inkârcılar ısrarcıdır ve şöyle derler: “Siz öldükten sonra/dağılıp paramparça olduğunuz zaman yeniden dirileceğinizi/yeniden bir yaratılış içinde bulunacağınızı haber veren bir adamı size gösterelim mi?” Biz de sorar: “O, bir yalanı Allah’a iftira mı etti, yoksa kendisinde bir delilik mi var?’ Hayır, doğrusu ahirete inanmayanlar, derin bir sapıklıkla azap içindedirler.”
Toplum sorgulamakta, yanıt ya da yorum da vahiy olarak iletilmektedir.
Biz tehdit eder ve peygamberlerini yalanlayan toplumları nasıl yok ettiğini aynı sözcük kalıplarıyla tekrarlar; dilese kendilerini yere geçiriverir yahut gökten üzerlerine parça düşürüverir.
Ardından konu değişir ve Davut hanedanının anlatımına geçilir.
Biz, Davut’a “meziyet (erdem)/imtiyaz(ayrıcalık)” vermiş ve şöyle demiştir: “Dağlar, kuşlar! Onunla beraber tespih zamanında avazınızı çıkarın.” Biz, Davut’a demiri yumuşatmış ve “(bütün bedeni örtecek) uzun zırhlar yap, (onları) dokumada intizamı gözet,” demiştir. Ayetin devamında özne tekil olur ve şöyle denir: “Ey Davut ailesi, Yararlı iş işleyin; doğrusu, Ben yaptıklarınızı görmekteyim.” Biz, “Süleyman’ın emrine de rüzgârı” vermiş ve “o, sabahtan öğleye kadar bir aylık yol, öğleden akşama kadar yine bir aylık yol” almıştır. Biz şöyle devam eder: “Onun için erimiş bakır kaynağını su gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerin bazıları onun yanında çalışırdı. Bunlar içinde buyruğumuzdan çıkan olursa ona ateşin azabını tattırırdık. Süleyman ne dilerse; ona, tapınaklar, heykeller, havuzlara benzer çanaklar ve durağan kazanlar yaparlardı. Ey Davut hanedanı! Şükrederek çalışın! Kullarımdan şükreden pek azdır.”
Biz, Süleyman’ın ölümüne hükmettiğinde ise “cinlere onun ölümünü sezdiren olmadı. Yalnız bir güve böceği yere dayandığı asâsını yiyordu. Bu sebeple Süleyman yere yıkılınca ortaya çıktı ki, cinler eğer gaybı bilir olsalar o zilletli/alçak düşüren azap içinde bekleyip durmazlardı.”
Burada şunu soralım: Kur’an’da Yahudi kavminin kralları/peygamberleri ve onların üstünlükleri verilir de neden bölgenin diğer ve de vahyin inmekte olduğu Arap kavminin örneğin krallarından, bilgelerinden ya da kahramanlarından hiç bahsedilmez ya da Arap kavminden insanlar övülmez? Sureden devam edelim…
Konu Sebe kavmine gelir. Şöyle denir: “Sebe kavminin meskenlerinde bir ibret vardı: Biri sağında diğeri solunda olmak üzere bir bahçe (cennet) vardı.” Onlara “Rabbinizin rızkından yiyin de O’na şükredin, ne güzel bir belde/şehir ve çok bağışlayıcı bir Rab,” denilmişti. Onlar şükürden yüz çevirince de Biz, üzerlerine “su bendinin selini/Arim selini” göndermiş “ve o güzelim iki bahçelerini buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki harap bahçeye” çevirmişti.
Biz, inkârlarından ötürü onları cezalandırmıştır; Biz “hep böyle çok nankör olanları” cezalandırır.
Sebe anlatımı sürer. Biz, onlarla o bereket verdiği memleketler arasında, sırt sırta şehirler meydana getirmiş, onlara da muntazam gidiş geliş düzenlemiş ve “buralarda gecelerce ve gündüzlerce güven içinde gezip yürüyün” demiştir. Ancak onlar; “Rabbimiz! Seferlerimizin arasını uzaklaştır” diyerek kendilerine yazık etmişlerdir. Onları efsanelere çeviren ve darmadağın eden Biz, şöyle der: “Şüphesiz ki bunda çok şükredecek her sabırlı için elbette ibretler vardır.”
Onlar üzerinde bir nüfuzu olmamasına rağmen İblis’in onlar hakkındaki görüşü doğru çıkmış, inananlardan bir topluluk dışında, hepsi ona uymuşlardır. Biz şöyle der: “Ahirete inanan kimselerle, ondan şüphede olanları işte böyle ortaya koyarız. Rabbin her şeyi gözlemektedir.”
Ardından; her şeyin sahibi kabul edilen Allah kavramı ile ona ortak koşulan, insan elinin ürünü ve şekilden ibaret olan nesnelerin yani putların kıyaslanmasına gelinir. Muhammed peygamberden şöyle söylemesi istenir:
“Allah’ı bırakıp da tanrı saydığınız putlarınıza istediğiniz kadar yalvarın. Onların ne göklerde ne yerde zerre kadar güçleri yetmez. Onların, bunlarda bir ortaklığı da yok. Allah’ın da onlardan bir yardımcısı yoktur.”
Şunu soralım: Evrenin efendisi olarak verilen “Allah” kavramı neden insan yapımı taş tahta parçası putlarla kendini kıyaslar?
Sureden devam edelim… Allah’ın huzurunda, izin verdiği dışında, şefaat/başkasının aracılığı da yarar sağlamaz. Devamla, “De ki” emri ile Muhammed peygamberin toplumuna hitap etmesi istenir. Şöyle denir:
“Size göklerden ve yerden rızık veren kimdir? … Allah’tır, herhalde ya biz ya da siz mutlak bir hidayet üzerindeyiz veya açık bir sapıklık içindeyiz. … Siz bizim yaptığımız günahlardan sorumlu tutulmazsınız. Biz de sizin yaptıklarınızdan sorumlu olmayız. … Rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak, sonra da hak hükmü ile aramızı ayıracaktır. Asıl hüküm veren ve her şeyi bilen O’dur. … O’na ortak diye takıştırdıklarınızı bana gösterin bakayım! Hayır, öyle şey yoktur, doğrusu güçlü ve hikmet sahibi olan ancak Allah’tır.”
Muhammed peygamberin Biz kavramının bir parçası olduğunun vurgulanması düşündürücüdür! Ayrıca hiç kimse bir diğerinin işlediğinden sorumlu değilse ve bu en yüksek perdeden ifade ediliyorsa din adına bunca dayatma, bunca zulüm, bunca “kâfir” söylemi, inanan inanmayan kavgası neden vardır?
Zaten Muhammed peygamber Biz tarafından “bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak” gönderilmiştir “fakat insanların çoğu bilmez.” İman-inkâr çekişmesi sürer…
İnkârcılar; “doğru sözlü iseniz söyleyin, verilen bu söz ne zamandır,” diye sorarlar. Elçi yanıtlar: “Size vaat edilen öyle bir gündür ki, ondan ne bir an geri kalabilirsiniz ne de ileri geçebilirsiniz.” İnkâr edenlerin, “Bu Kur’an’a ve ondan öncekilere de inanmayacağız,” demeleri üzerine Biz, Kıyamet sonrasında -önceki anlatımlardaki benzer sözcük kalıplarıyla- Rabbin huzurundaki çekişmeyi şöyle anlatır:
“Güçsüz sayılanlar büyüklük taslayanlara, ‘siz olmasaydınız andolsun biz inanmış olacaktık,’ derler. Büyüklük taslayanlar güçsüz sayılanlara ‘Size doğruluk göstergesi geldikten sonra ondan sizi biz mi alıkoyduk? Hayır! Zaten suçlu kimselerdiniz,’ derler. Güçsüz sayılanlar da büyüklük taslayanlara: ‘Hayır! Gece gündüz hile kuruyor ve bize Allah’ı inkâr etmemizi, O’na eşler koşmamızı emrediyordunuz,’ derler.” Biz, “inkâr edenlerin boyunlarına demir halkalar” vurur.
Biz, “herhangi bir memlekete tehlikeyi haber veren bir uyarıcı gönderse … oranın refah ile şımartılmış olanları, ‘biz sizin gönderildiğiniz şeyleri tanımayız,” demişlerdir. Onlar şunu da demişlerdir: “Biz malca da daha çoğuz, evlatça da bize azap edilmez.” Biz de Elçi Muhammed’den şunları söylemesini ister: “Rabbim rızkı dilediğine genişletir, dilediğine sıkar; ancak insanların çoğu bilmezler.”
İnsanları Biz’in huzuruna yaklaştıracak olan ne malları ne de evlatlarıdır. İnanıp yararlı iş işleyenlerin ödülleri yaptıklarına karşılık kat kattır ve onlar “yüksek makamlarda/cennet köşklerinde, güven içindedirler.” Biz’in ayetlerini “boşa çıkarmaya çalışanlar ise, işte onlar azap içinde bırakılırlar.” Rab, kullarından “dilediği kimseye rızkı hem genişletir, hem daraltır;” hayra harcanan şeye karşılık başkasını verir.
Ardından konu değişir. Allah o gün onların yani büyüklük taslayanlar ve güçsüz sayılanların hepsini toplayacak ve meleklere soracaktır: “Şunlar size mi tapıyorlardı?” Melekler şöyle yanıtlayacaktır: “Seni tenzih ederiz. Bizim onlara karşı sığınacak velimiz sensin. Hayır, onlar cinlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inanmışlardı.” Biz de “bugün birbirinize ne fayda ne de zarar verebilirsiniz. Artık, yalanladığınız ateşin azabını tadın,” diyecektir.
Biz, inkârcıları şikâyet etmeye devam eder. Onların karşısında “açık deliller halinde” ayetler okunduğunda o zalimler; “bu, başka değil, sırf sizi atalarınızın taptığı tanrılardan men etmek isteyen bir adam. … Bu (Kur’an), başka bir şey değil, sırf uydurulmuş bir iftira,” demişlerdir. Ayrıca gerçek kendilerine geldiğinde de “bu apaçık bir büyüdür,” demişlerdir. Bunun üzerine Biz şöyle der: “Onlara okuyacakları bir kitap vermemiş ve senden önce de onlara bir uyarıcı göndermemiştik. Kendilerinden önce gelenler de yalanlamışlardı; oysa bunlar, onlara verdiklerimizin onda birine bile erişememişlerdi. Böyleyken elçilerimizi yalanladılar; Beni tanımamak nasıl olur?”
Burada da çoğul-tekil durumu vardır; ayetler Biz ile başlamış, Ben ile sonlanmıştır. Bu neden böyledir? Bu bir dil ya da dilbilgisi özelliği midir? Biz, Ben, Rab ve Allah aynı kavramlar olabilir mi?
İbn Abbas-Kurayb rivayet zincirine göre ilk elli beş surede her şeyi yapıp edenin, iş ve oluşu çekip çevirenin öldürenin, diriltenin kimi yerde Biz, kimi yerde Allah kelimeleriyle verildiğini görmekteyiz. Bu durum Allah’ın Ahad yani “Zatında, varlığında tek olan” isim-sıfatıyla nasıl bağdaşacaktır? Aynı şekilde bu durum, Allah’ın Vâhid isim-sıfatıyla da nasıl bağdaşacaktır? Vâhid kelimesinin din dilindeki anlamının; “sıfatlarında, özelliklerinde tek ve biricik olan. Kullarının ibadet ve yönelişlerinde kendisine herhangi bir varlığı eş ve aracı tutmamasını isteyen” anlamında olduğunu da verelim.
Biz’in emriyle, Muhammed peygamber toplumuna seslenir ve görevini savunur:
“Kuşkusuz, size yalnız bir öğüt veriyorum: Allah için ikişer ikişer ve tek tek ayağa kalkınız; sonra düşününüz, arkadaşınızda bir delilik yoktur. O yalnız, çetin bir azabın öncesinde sizi uyarmaktadır. Ben sizden bir ücret istersem, o sizin olsun; benim ödülüm Allah’a aittir. Ve O her şeye tanıktır. Doğrusu, görünmeyenleri en iyi bilen Rabbim gerçeği hemen söyler. Gerçek geldi; artık saçmalık ne bir şey yaratabilir ne de yeniden var edebilir. Ben sapıtsam, sapıtmakla ancak kendime etmiş olurum. Doğru yolda olursam, Rabbimin bana bildirmesinden ötürü olurum. Doğrusu O, işitendir, yakın olandır.”
Sure Biz’in tehditleriyle sonlanır:
“Onları can baş kaygısına düştükleri vakit görmelisin. Artık kaçacak yerleri de yoktur. Yakın bir mahalde yakalanmışlar, ‘O’na iman ettik’ demektedirler. Fakat onlar için (ahiret gibi) uzak bir yerden (imana/tevbeye) el sunmak (ulaşabilmek) nerede? Oysa onu daha önce inkâr etmişler, uzak bir yerden görülmeyene dil uzatıyorlardı/gayba atıp tutuyorlardı. Artık kendileriyle arzularının arasına set çekilmiştir; tıpkı bundan önce benzerlerine yapıldığı gibi. Çünkü hepsi işkilli bir şüphe içinde bulunuyorlardı.”
Sebe suresi anlatımı tamamlanmıştır. Sıradan bir vatandaş eline bir Kur’an meali/çevirisi aldığında Sebe Suresi olarak yukarıdaki satırları okumaktadır. Mekkî surelerle ilgili çalışmamız sürecektir.
Canan Murtezaoğlu
