Vatandaş Okuması

Bilgi ile büyüyelim, akıl ile yükselelim, beynimizi özgür kılalım!

Kalem Kardeşliği

 “Annesine vahyettik” (2)


Mekkî surelerle ilgili yaptığımız vatandaş okumamızın yirmi yedincisi ve İbn Abbas-Kurayb rivayet zincirine göre kırk üçüncü sırada olan “Tâ-Hâ” (Ey İnsan) suresinin anlatımı devam etmektedir.

Gerek Tevrat’ta gerekse Kur’an’daki ifadeler açıktır; hem İsrailoğulları hem de Firavun, RAB ya da Biz tarafından “mucize” lerle ikna edilmek istenmektedir. Diğer yandan Musa’nın, sağ elinin attığı onların yaptıklarını yutuyorsa, bunun adı neden mucizedir? Din dilindeki Yaratıcı için mucize diye adlandırılan, örneğin Musa’nın değneğinin yılan dönmesi ve Firavun’un büyücülerinin yaptıklarını yutması, neden Yaratıcı’nın ruhundan üflediği (Secde, 9) insan için sihir olarak adlandırılır ve kötü gösterilir?

Firavun’un büyücüleri, “biz Musa ve Harun’un Rabbine inandık,” diyerek yere kapanırlar. Firavun kızar ve şöyle der: “Ben size izin vermeden mi, ona inandınız? Doğrusu, büyüyü size öğreten, büyüğünüz odur.” Firavun, büyücüleri, ellerini ve ayaklarını çaprazlama kesmek ve onları hurma ağacının gövdelerine asmakla tehdit eder. Büyücüler ise kendisini Yaratan’dan üstün tutmayacaklarını, büyüyü bağışlaması için Rabbe inandıklarını belirtirler. Ardından, cennet-cehennem döngüsü daha önceki kalıplarla tekrarlanır: Rabbine suçlu olarak gelen cehennemdedir; “orada ne ölür, ne de dirilir.” Rabbine inanan ve yararlı iş işleyenler ise “altlarından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları mutluluk cennetleri/Aden uçmakları” nda olacaklardır.

Firavun-Musa çekişmesi sürer. Biz, Musa’ya vahyeder: “Kullarımı geceleyin yürüt, onlara düşmanların yetişmesinden korkmayacağın ve endişe etmeyeceğin kuru bir yolu denizde aç.” Firavun, ordusuyla Musa’nın peşinde gider ancak deniz onları örttükçe örter. Firavun, ulusunu yoldan çıkarmış, onları doğru yola koyamamıştır. Biz, İsrailoğullarına hitap eder: “Sizleri düşmanınızdan kurtardık, Dağ’ın/Tûr dağının sağ yanında buluşmak üzere size söz verdik ve size kudret helvasıyla, bıldırcın indirdik. Size verdiğimiz rızıkların hoş ve temizlerinden yiyin, bunda aşırı gitmeyin.” Tekil-çoğul ilişkisi ayetin devamında yine görülür, Ben sözü alır: “Yoksa öfkem üzerinize iner. Kimin üzerine öfkem inerse, kuşkusuz o kimse uçuruma düşer. Ve doğrusu Ben, tövbe edeni, inanıp yararlı iş işleyerek doğru yola gireni andolsun bağışlarım.”

Musa’ya sorulur: “Seni kavminden daha çabuk gelmeye sevk eden nedir?” Musa yanıtlar: “Ya Rab! Benden hoşnut olasın diye sana acele ile geldim.” Şöyle denir: “Doğrusu, Biz, senden sonra ulusunu sınadık, Samirî onları yoldan çıkardı.” Musa, “kızgın ve üzgün olarak” ulusuna döner ve sorar: “Rabbiniz size güzel bir söz vermedi mi? … Bana verdiğiniz sözden caydınız!” Kavmi kendi isteğiyle caymamıştır; Kıptî kavminin süs eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenince günahlarından kurtulmak için onları ateşe atmış, Samirî de kendi mücevheratını atmıştır. Sonrasında “Samirî onlara böğüren bir buzağı heykeli” çıkarmıştır; buzağı heykeli onların da Musa’nın da tanrısıdır ancak Musa unutmuştur.

Harun ise “siz bununla sınanıyorsunuz,” diyerek kavmini uyarır ancak onlar, “Musa bize dönüp gelinceye kadar, biz ona tapmaya elbette devam edeceğiz,” derler.

Musa kardeşini sorgular: “Ey Harun! Onların sapıttığını gördüğünde, seni benim yolumdan gitmekten alıkoyan nedir? Benim emrime karşı mı geldin?” Harun yanıtlar: “Ey annemoğlu! Saçımdan da sakalımdan da tutma; doğrusu İsrailoğulları arasına ayrılık koydun, sözüme bakmadın demenden korktum.” Musa, Samirî’yi de sorgular: “Ey Samirî! Ya senin yaptığın nedir?” Samirî cevaplar: “Onların anlamadığı bir şeyi anladım ve böylece o elçinin öğretisinden bir kavrayış kavradım. Hemen onu attım. Benim canım böyle istedi.” Elmalılı mealine göre Samirî şöyle der: “Onların görmedikleri bir şey gördüm: (Sana gelen) ilahî elçinin (Cebrail’in) izinden bir avuç (toprak) aldım ve onu (erimiş mücevheratın içine) attım. Bunu, bana böylece nefsim hoş gösterdi.” Musa, “defol,” diyerek Samiri’yi kovar ve şöyle der: “Durup üzerine kapandığın tanrına bak, andolsun onu yakacağız, andolsun ki, sonra onu denize savurdukça savuracağız.”

Kendisinden başka tanrı olmayan Allah, ilmiyle her şeyi içine almıştır. Muhammed peygambere geçmiş olayları anlatan Biz, katından ona “hatırlatıcı/zikir” vermiştir ve “kim ondan yüz çevirirse, doğrusu, diriliş günü bir günah yüklenecektir.” Boruya üflendiği gün suçlular, gözleri göğermiş olarak toplanır. Onlar aralarında “siz dünyada sadece on gün eğleştiniz” diye gizli gizli konuşurlar. “En iyi sözcüleri ise ‘sadece bir gün eğleştiniz,’ der.” Biz ise aralarında konuşulanları daha iyi bilendir.

Kıyamet döngüsü sürmektedir. Biz, “sana dağları sorarlar,” der ve Elçi Muhammed’den şunları söylemesini ister: “Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek, orada ne çukur, ne tümsek göreceksin.” Biz devam eder: “O gün, hiçbir yana sapmadan bir çağırıcıya uyarlar. Sesler Rahmana saygıdan kısılmıştır, ancak bir fısıltı işitirsin. O gün, Rahmanın izin vereceği ve sözünden hoşnut olacağı kimsenin dışında aracılık fayda vermez. Allah onların geçmişlerini de geleceklerini de bilir. Onların hiçbirinin ilmi ise O’nu kuşatamaz.” Yükü haksızlık olan umudunu yitirmiştir. İnanmış olarak yararlı işler işleyen kimse de “hakkının yeneceğinden korkmaz.”

Devamında konu değişir. Biz, Kur’an’ı “bir okuma olarak” ve “belki saygılı olurlar yahut onlara bir hatırlatma yapar,” diye Arapça indirmiş, uyarıları ayrıntılı olarak açıklamıştır. Muhammed peygamber de uyarılır:  “Sana vahyedilirken, vahyedilen bitmeden önce, acele okuyup durma ve ‘Rabbim! İlmimi artır,’ de.”

Ardından konu yine değişir; Âdem’in cennetten çıkarılış hikâyesi tekrar edilir. Âdem verilen andı unutmuştur, azimli değildir. Biz, meleklere, Âdem’e secde edin demiş; ancak İblis bundan kaçınmıştır. Biz Âdem’i uyarır; İblis hem onun hem eşinin düşmanıdır. Şöyle denir: “Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa mutsuz olursun. Doğrusu, cennette ne acıkırsın ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın, ne de güneşin sıcağında kalırsın.” Şeytan da şöyle fısıldar: “Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacını/Huld ağacını ve çökmesi olmayan bir hükümdarlık göstereyim mi?”

Burada TDV İslam Ansiklopedisinden şu bilgi notunu paylaşalım: “Devam etmek, uzun zaman kalmak’ anlamında mastar olan huld (hulûd) kelimesi ‘uzun zaman, süreklilik’ anlamında isim olarak da kullanılır. Hz. Âdem ile Havva’nın yemekten menedildikleri ağaç ‘şeceretü’l-huld’ olarak adlandırılmıştır.”

Âdem ve eşi o ağaçtan yiyince ayıp yerleri kendilerine görünür, cennet yapraklarıyla örtünmeye çalışırlar. Âdem Rabbine baş kaldırmış ve yolunu şaşırmıştır; ancak Rabbi yine de onu seçer, tövbesini kabul eder ve ona doğru yolu gösterir. Devamında şöyle denir: “İkiniz hep beraber birbirinize düşman olarak oradan inin. Elbet size benden bir yol gösteren gelir, Benim yoluma uyan ne sapar, ne de mutsuz olur. Beni anmaktan yüz çeviren kimsenin doğrusu dar bir geçimi olur ve diriliş günü de onu kör olarak getiririz.”

Şunu soralım: Allah’ı anmamak, ayetteki ifadeye göre “dar bir geçim” ise yani fakirlikse bütün zenginlerin sabah-akşam Allah’ı andıklarını mı düşünmeliyiz?

Ayetlere inanmayan, hesap gününde “kör olarak” getirtilir ve o gün, ayetleri unuttuğu için kendisi de unutulur. “Ve işte, yüz çevirenleri, Rabbinin ilkelerine inanmayanları böyle cezalandıracağız. Hem, sonrakinin azabı daha çetin ve daha kalıcıdır,” diyen Biz, önceki nesilleri yok etmiş olmalarının, onları doğru yola sevk etmesi gerektiğini ve “bunlarda akıl sahipleri için belgeler” olduğunu belirtir.

“Ve eğer Rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı, gereken olurdu, ancak belirtilmiş bir süre var,” sözünün ardından Biz, Elçi Muhammed’den; inkârcıların dediklerine direnmesi, “güneşin doğmasından ve batmasından önce, Rabbini övgü ile” yüceltmesi ve hoşnutluğa erebilmek için “gece saatlerinde ve gündüzün uçlarında da” yüceltmesi istenir ve şöyle uyarılır: “Kendilerini sınamak için, kendilerine dünya hayatının süsü olarak bol bol geçimlik (mal ve saltanat) verdiğimiz kimselerde sakın gözün kalmasın!”

Yukarıdaki ifadelere göre; Allah’ı anmamak fakirlik nedeni, zenginlik de sınanmanın nedenidir. Hayat ise farklı akmaktadır. Cennet masallarıyla avutulan fakir, bu dünyada cehennemi yaşarken, hesap vermesi din eliyle “öbür dünyaya” havale edilmiş zengin de cenneti yaşar.

Muhammed peygamberden, ailesine, yakarmayı (salât) öğretmesi ve bunda sabırlı olması istenir. İnkârcılar, “Rabbinden bize bir belge getirseydi ya,” diye sorgulayınca yanıt şu olur: “Onlara, önceki sayfalarda bulunan belgeler gelmedi mi? Ve eğer onları, ondan önce bir azaba uğratarak yok etseydik, diyeceklerdi ki: ‘Rabbimiz! Bize bir elçi gönderseydin de, alçak ve rezil olmazdan önce ilkelerine uysaydık, olmaz mıydı?” Muhammed peygamberden şunu söylemesi istenir ve sure sonlanır: “Herkes gözlemektedir/beklemektedir. Siz de gözleyin/bekleyedurun. Şüphesiz, düz yolun sahiplerinin kimler olduğunu ve kimlerin doğru yolda bulunduğunu bileceksiniz.”

Semavi kabul edilen dinlerin ortaya çıkışını esas alırsak insanlık yaklaşık beş bin yıldır beklemektedir…

Devam edecek…

Canan Murtezaoğlu


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir