Vatandaş Okuması

Bilgi ile büyüyelim, akıl ile yükselelim, beynimizi özgür kılalım!

Kalem Kardeşliği

 “Annesine vahyettik” (1)


Bir önceki yazımızda; her türlü kötülüğü yapanların, zenginlik ve refah içinde olanların hesaplarının dünyada değil ahirette görüleceğini ifade eden Meryem suresi ayetine (75) dikkat çekmiş ve bu durumda ezilen, zulüm gören nasıl adalet bulacaktır bu dünyada, diye sormuştuk.

Mekkî surelerle ilgili yaptığımız vatandaş okumamızın yirmi yedincisindeyiz.

İbn Abbas-Kurayb rivayet zincirine göre kırk üçüncü sure “Tâ-Hâ” dır. (Ey İnsan) 

“Ey insan!” hitabıyla başlayan surede geçen göksel kavramlar; Allah, Rab, Biz ve Ben’dir. Kur’an’ın indiriliş nedeni Muhammed peygamberin sıkıntıya düşmesi değil, “kalbinde korku olana öğüt olması” içindir; “yeri ve yüce gökleri yaratanın katından yavaş yavaş” indirilmiştir. “Allah’tan başka tanrı yoktur, en güzel isimler O’nundur.” ifadesinin ardından “Musa’nın başından geçen olay” önceki bazı ayrıntılar da tekrarlanarak yine uzun uzun anlatılır. Surenin temel anlatımı Amram’ın oğlu Musa ve İsrailoğulları olurken, ana temanın da mucize-sihir/büyü ikileminde sürdüğü görülür.

Bir ateş gören Musa, ailesine, “ya ondan size bir kor getirir ya da ateşin yanında bir yol gösteren bulurum,” der. Ateşin yanına geldiğinde kendisine şöyle seslenilir: “Ey Musa! Şüphesiz, Ben senin Rabbinim, ayağındakileri/ayakkabılarını çıkar. Çünkü kutsala bürünmüş bir deredesin/sen kutsal bir vadi olan Tuvâ’dasın. Ve ben seni seçtim. Artık vahyolunanları dinle. Şüphesiz ben Allah’ım, benden başka hiçbir ilah yoktur. Onun için bana kulluk et ve beni anmak için namaz (salât) kıl.” (Tuvâ, Tur dağının eteğinde kutsal kabul edilen bir vadidir.) Tevrat’ta uzunca yer alan Musa-Firavun olayında ise tüm ayrıntıları belirleyen ve Musa’yla âdeta karşılıklı sohbet eden “kişileştirilmiş” RAB, Tanrı dağında, çalıdan yükselen alevlerin içinden Musa’ya seslenmiştir. Çalı yanmakta ancak tükenmemektedir. Bu bir mucize midir ya da sihir midir, diye sorabiliriz. Tanrı, Musa’nın fazla yaklaşmasını istemez, Musa da korkudan yüzünü kapamıştır.

Sureden devamla… Allah’ın, neredeyse gizli tuttuğu saat gelecektir. Bu, “herkes yaptığının karşılığını görsün,” diyedir. Musa da uyarılır ve şöyle denir: “Buna inanmayan ve hevesine uyan kimse seni ondan alıkoymasın. Yoksa uçuruma yuvarlanırsın/helak olursun.” Ardından Musa’ya sağ elindekinin ne olduğu sorulur. Musa’nın; “o benim değneğimdir, ona dayanırım, onunla davarıma yaprak silkelerim, ondan daha birçok işlerde yararlanırım,” demesi üzerine de onu yere atması söylenir. “Değnek hemen hızlanan bir yılan oluverir.” Musa’dan değneği alması, korkmaması istenir; o, eski durumuna çevrilecektir.

Biz şöyle devam der: Bir de diğer bir mucize olmak üzere elini koynuna koy ki, kusursuz olarak bembeyaz çıksın. Bunları sana en büyük mucizelerimizden (bir kısmını) gösterelim diye yaptık.”

Tevrat’taki ifadelere göre de RAB, Musa’nın Mısır Kralı’na gitmesini ve “‘İbraniler’in Tanrısı Yahve bizimle görüştü” (Mısır’dan Çıkış 3: 18) demesini ister. Musa, ya bana inanmazlarsa deyince RAB, elindeki değneğini yere atmasını söyler. Değnek yılan olur, Musa yılandan kaçar, RAB kuyruğunu tut der ve yılan yine değnek olur. RAB, Musa’dan elini koynuna koymasını ister ve şöyle denir: “Çıkardığı zaman eli bir deri hastalığına yakalanmış, kar gibi bembeyaz olmuştu.” (Mısır’dan Çıkış 4: 6) Elini tekrar koynuna koyması istenir; çıkarınca da eli eski haline döner. Devamında RAB şöyle der: “Eğer sana inanmaz, ilk belirtiyi önemsemezlerse, ikinci belirtiye inanabilirler. Bu iki belirtiye de inanmaz, sözünü dinlemezlerse, Nil’den biraz su alıp kuru toprağa dök. Irmaktan aldığın su toprakta kana dönecek.” (Mısır’dan Çıkış 4: 8-9)

Bütün bunlar mucize midir, sihir midir? Tevrat’taki RAB ile Kur’an’daki Biz arasında nasıl bir bağ vardır? Bu kavramlar gerçekte neyi temsil etmektedir? Gelecekte bir gün dinî metinlerle ilgili bilimsel verilere ulaşılabilir mi ya da ulaşılsa da ortaya çıkarılır mı? Tek yanıtımız var: Bilmiyoruz.

Sureden devam edelim. Azmış Firavun’a gitmesi emrini alan Musa, Rabbinden; göğsünü genişletmesini, işini kolaylaştırmasını, (bu ifadeler Muhammed peygamber için de kullanılmaktadır) sözünü iyi anlatabilmek için dilindeki düğümü çözmesini ve kardeşi Harun’u da görevine ortak kılmasını ister. Musa’ya istediği verilir. “Andolsun bir keresinde de sana iyilikte bulunmuştuk,” diyen Biz, şöyle devam eder: “Hani, annene vahyolunması gerekeni vahyettik: ‘Onu bir sandığa koy da suya bırak.” Elmalılı, vahyettik kelimesi yerine ilhamı kullanmıştır: “O vakit ki anana verilen şu ilhamı verdik. Onu tabut içine koy da deryaya bırak…”

Vahyin kelime anlamı; “Tanrı tarafından Tanrısal bir buyruğun ya da düşüncenin peygambere bildirilmesi, Tanrısal esin” (TDK) olarak veriliyor; ancak az önceki ayete göre vahiy alan sadece peygamber değil; peygamber (Musa) annesi de vahiy alıyor. Ayrıca bal arısına da vahyedildiğini okuyoruz. (Nahl, 68)

Vahiy ile kastedilen nedir ve kaç tür vahiy vardır?

Vahiy konusu İslam düşünürleri tarafından tartışılmıştır. Burada, İslam âleminde ve Avrupa’da Orta Çağ biliminin kurucusu ve tabiplerin önderi olarak kabul gören Buharalı İbni Sina’nın, “çok az sayıda insanın peygamber olabileceğini, zira bu insanların olağanüstü bir ilham kabiliyetine sahip olduklarını” belirttiğini ifade edelim. Hezarfen (polimat) İbni Sina, vahyi ilham kabiliyetine bağlamıştır ve bu cesur düşüncesi nedeniyle sonraki yüzyılda, katı Sünni inancın, buyurgan şeriatın temsilcisi Gazalî gibi karşıtlarının hedefinde olacaktır. Sureden devam edelim…

Özne değişir ve Ben şöyle der: “Su onu kıyıya atar, Bana da ona da düşman olan biri onu alır; Gözümün önünde yetişesin diye kendimden sana bir sevgi verdim.” Ardından Musa’nın kız kardeşi gider ve “ona bakacak birini size göstereyim mi,” der. Devamla Biz, durumu anlatır: “Böylece, annen üzülmesin, sevinsin diye seni annene geri verdik. Sen bir cana kıymıştın, ama seni üzüntüden kurtarmış ve seni denedikçe denemiştik. Bunun için, Medyen halkı arasında yıllarca kalmıştın.”

Anlatım; “Ey Musa! Tam zamanına eriştin. Ve seni kendim için yetiştirdim.” ifadesiyle sürer. Ben, Musa ve kardeşinden, azmış olan Firavun’a gitmelerini, “belki düşünür de saygı duyar” diyerek ona yumuşak söz söylemelerini ister. Musa ve Harun, Rablerine seslenirler; Firavun’un kendilerine kötülük etmesinden korkmaktadırlar. Ben’in yanıtı şöyledir: “Korkmayın! Ben ikinizle beraberim. Görür ve işitirim. Ona gidin şöyle söyleyin: ‘Doğrusu, biz senin Rabbinin iki elçisiyiz. İsrailoğullarını bizimle beraber gönder, onlara azap etme; andolsun Rabbinden sana bir işaret getirdik; esenlik doğru yolda gidene olsun! Doğrusu bize, yalanlayıp sırt çevirene azap edileceği vahyolundu.”

Firavun sorar: “Ey Musa! İkinizin Rabbi kimdir?” Musa yanıtlar: “Rabbimiz her şeye varlık veren, sonra doğru yol gösterendir.” Firavun tekrar sorar: “Öyleyse, önceki kuşakların durumu nedir?” Musa, onların bilgisinin Rabbin katında bir kitapta olduğunu, Rabbin şaşırmadığını ve unutmadığını söyler. Aynı ayetin devamında, yine tekil-çoğul işleyişini görürüz: “Sizin için yeryüzünü döşeyen, onda yollar açan, gökten su indiren O’dur. Biz o su ile türlü türlü bitkilerden, çift çift yetiştiririz.” Biz şunu da tekrarlar: “Sizi topraktan yarattık, oraya döndüreceğiz ve sizi bir kez daha oradan çıkaracağız.”

Ardından konu yine Musa-Firavun hikâyesine döner. Biz, mucizelerinin hepsini Firavun’a göstermiş ancak o onları yalan saymış, kabul etmemiştir. Firavun, Musa’yı sorgular: “Büyücülüğünle bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin?” Bu sorunun nedeni Tevrat’ta verilmiştir. Kamer suresinin anlatıldığı “Benim azabım ve uyarılarım nasılmış!” (www.vatandaşokuması.com) başlıklı yazımızdan bazı hatırlatmalar yapalım.

Firavun’un İsrailoğullarıyla ilişkisi, Tevrat ayetlerine göre Musa’ya kadar sorunsuzdur. Örneğin; Firavun, “Mısır’ın en iyi topraklarını” Yusuf’un ailesine vermiştir. “Yusuf, kardeşleri ve o kuşağın hepsi” ölünce sorun başlar çünkü İsrailoğullarının soyları artmış, ülke onlarla dolup taşmıştır. Yusuf’u bilmeyen yeni bir kral tahta çıkar ve İsraillilerin sayıca onlardan üstün olduğunu vurgulayarak, bir savaş çıktığında düşmanlarına katılmalarından endişe eder. Ağır işlerde çalıştırılan İsrailoğulları ise daha da çoğalacak ve bölgeye yayılacaktır. Ülkesinin aleyhine değişen bu nüfus yapısı ve ülkesinde azınlık durumuna düşme tehlikesi nedeniyle de Kral/Firavun, yeni doğan her İbrani erkek çocuğun öldürülmesini emredecektir.

Sureye dönelim… Firavun, “senin sihrin gibi bir sihirle” senin karşına çıkacağız diyerek Musa’dan bir vakit belirlemesini ister. Musa da bu, “sizin bayram gününüzde insanların toplanacağı kuşluk vaktidir,” der. Firavun “tuzaklarını/hile vasıtalarını toplayıp” gelir,  Musa da onları “Allaha karşı yalan uydurmayın, yoksa sizi azapla yok eder.” sözleriyle tehdit eder. Durumu aralarında tartışan ve konuşmalarını gizli tutan büyücülere göre Musa ve Harun yani “iki büyücü,” büyüleriyle onları yurtlarından çıkarmak, örnek geleneklerini/ örnek dinlerini ortadan kaldırmak istemektedir. Musa’ya, “ya sen at yahut ilk atan biz olalım,” diyen Firavun’un sihirbazları, Musa’nın, “siz atın” demesi üzerine “büyülenmiş değnekleri ve ipleri” atarlar. Sihirden ötürü onları yürüyormuş gibi gören Musa’nın içine bir korku düşer. Biz ise elçisini rahatlatır: “Korkma, sen elbette daha üstünsün. Sağ elindekini at da, onların yaptıklarını yutsun, yaptıkları sadece büyücü düzenidir. Büyücü nereden gelirse gelsin başarı kazanamaz.”

Devam edecek       

                                                                                                         

Canan Murtezaoğlu


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir