Vatandaş Okuması

Bilgi ile büyüyelim, akıl ile yükselelim, beynimizi özgür kılalım!

Kalem Kardeşliği

 “Seçtiğimiz kimselerdir” (2)


Mekkî surelerle ilgili yaptığımız vatandaş okumamızın yirmi altıncısı, İbn Abbas-Kurayb rivayet zincirine göre kırk ikinci sırada olan “Meryem” suresinin anlatımı ile sürüyor.

Muhammed peygamberden İdris’i de anması istenir. O da “dosdoğru bir peygamberdir” ve “yüce bir yere” yükseltilmiştir. Yapılan çalışmalara göre hangi dilden geldiği konusunda fikir birliği olmayan İdris kelimesi, Arapça da değildir. Kur’an’da Biz tarafından “yüce bir yere” yükseltilen İdris’in, Tevart’ta, semaya kaldırılmış olduğu ifade edilen Hanok’la (Enoch, Uhnûh, İlyâ/İlyâs veya Hızır) aynı kişi olduğu düşünülmektedir. Şöyle denir: “Hanok toplam 365 yıl yaşadı. Tanrı yolunda yürüdü, sonra ortadan kayboldu; çünkü Tanrı onu yanına almıştı.” (Yaratılış, 5: 23-24)  

Zekeriya, Yahya, İsa’nın doğumu bağlamında Meryem, İbrahim, Musa, İsmail ve İdris anlatımı Kuranda şöyle sonlanır: “İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Âdem’in soyundan ve gemide Nuh ile beraber taşıdıklarımızın neslinden, İbrahim ve İsrail’in (Yakup) soyundan, hidayete erdirdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerdir. Kendilerine Rahmanın ayetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.”

Müslüman’ın kitabı Yahudi peygamberlerin üstünlüğünü sıklıkla vurguluyorsa Müslüman-Yahudi çatışması neden sürmektedir? Diğer yandan, üç dinin de işleyişi belli ve hiçbiri diğerini kabul etmez iken yani hayatın akışına aykırı olarak, bütün peygamberleri “İslam” adı altında göstermek, tebliğ ettikleri din aynıdır demek gerçeklerin üstünü örtmek değil midir?

Burada çok değerli bir eğitimcinin, bir emekli Milli Eğitim Müfettişi’nin şu yorumunu paylaşmak isterim: “Bütün dinler Tanrı buyruğu olarak kabul edilir. Buna göre her yeni buyruk da en iyimser değerlendirmeyle öncekilerin daha gelişmiş biçimi gibi algılanır. Hepsi Tanrı buyruğu ise, Tanrı da sürekli kendini yenileyen, geliştiren bir varlık mıdır? Benim inandığım Tanrı’nın buyruğu ahlak temelli güzelliklerden oluşur ve kitapları da her defasında geliştirilmiş yeni baskı değildir.”

Arap kavmine gelen vahyin, aynı bölgenin diğer iki dininin temel kişilerini neden sürekli yücelttiğini anlamak için Mekke’nin İslam öncesine de bakılmalıdır. Arş. Gör. Hakan Şahin’in, “Kureyş halkının tamamının soyu İsmail peygamber vasıtasıyla İbrahim peygambere dayanmaktadır,” ifadesinin yer aldığı, “İslam Öncesi Mekke’de Sivil Toplum” başlıklı çalışmasında, Kur’an’daki anlatımın İslam öncesi Mekke toplumunun yaşantısı ile bağ kurduğunu görmekteyiz. (örnek, Kureyş suresi) Makaleden şu satırları aktaralım:

“Her inançtan insanı Allah’ın evine çekmek için onların yüce saydığı kişi ve figürlerin birer temsilini Kâbe çevresine yerleştirerek Mekke’yi bir azizler şehrine çevirmek suretiyle kazanç elde etmekteydiler. Bu sayede dini inancı ne olursa olsun herkes Mekke’yi ziyaret etmekteydi. Kâbe’nin çevresinde, hac rotalarının üzerinde melekleri ve Arapların veli addettiği bazı atalarını sembolize eden heykeller bulunmaktaydı. Kâbe’nin içinde ise heykel yoktu. Sadece İbrahim, İsmail ve İsa peygamberler ile Meryem ananın resimleri vardı. Tüm bunlar Kâbe’nin bakımını, çevre düzenlemesini pek mühim ve prestijli bir iş haline getirmekteydi.” (Hakan Şahin, 2015, Liberal Düşünce Dergisi, Sayı 78, 2015, 45-60)  

Casim Avcı’nın “İslam-Bizans İlişkileri” adlı değerli çalışmasında da konuyla ilgili şu bilgileri okuyoruz: “İslam dönemine çok yakın bir sırada gerçekleşmiş ve Arapların Bizanslıların mimarî becerilerine itibar ettiklerini gösteren bir rivayetle konuya başlamak mümkündür. Bu rivayet, otuz beş yaşlarında olduğu sırada Hz. Peygamber’in de katıldığı, Kâbe’nin tamiri konusuyla ilgilidir. … Hz. Peygamber’in Mekke fethi günü Kâbe’ye girip üzerine elini koyduğu Hz. Meryem ve İsa resimlerinden başka, bütün resimlerin imha edilmesini istediğine dair Ezrakî’nin kaydettiği rivayet (Ezrakî, Aḫbâru Mekke adlı eser) burada tekrar hatırlanabilir ve bu resimlerin belki de bu tamir sırasında yapıldığı düşünülebilir.” (Casim Avcı; TTK, Ankara 2020, B.Sanat / 1.Mimari, s.200-201)

Sureden devam edelim. Şöyle denir: “Onların ardından, yakarışı (salât) bırakan ve heveslerine (şehvetlerine) uyan bir nesil geldi” ve onlar, “azgınlığa uğrayacaklardır” ya da “Gayya vadisini boylayacaklardır.” (Celaleyn tefsiri)

İnanan, tövbe eden ve yararlı iş işleyenler ise “hiçbir haksızlığa uğratılmadan Adn cennetlerine gireceklerdir.” Orada; sadece “esenlik veren sözler” işitecekler, rızıklarını “sabah akşam” hazır bulacaklardır. Biz şöyle der: “Kullarımızdan, saygılı olanları mirasçı kılacağımız cennet, işte budur. Ve biz, ancak Rabbinin buyruğuyla ineriz; geçmişimizi, geleceğimizi ve ikisinin arasındakini bilmek O’na mahsustur. Rabbin asla unutkan değildir.” Muhammed peygamberden O’na ibadet etmekte sabırlı/dirençli olması istenir.

Ve insan sorar: “Ben öldüğüm zaman diriltilecek miyim/diri olarak (mezardan) çıkarılacak mıyım?” Biz yanıtlar: “Kendisi önceden hiçbir şey değilken onu yaratmış olduğumuzu hatırlamaz mı?” Biz onları “şeytanlarla beraber” kesinkes toplayacak, “sonra, cehennemin çevresinde onları çömelmiş olarak” hazır bulunduracak, “her toplumdan Rahmana en çok kimin başkaldırdığını ayırıp” ortaya koyacaktır. Biz, “orada yanmaya en layık olanları,” en iyi bilendir. Şöyle denir: “Sizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin yapmayı üzerine aldığı kesinleşmiş bir hükümdür.” Sonrasında Biz, “sakınanları kurtarır, zalimleri de orada çömelmiş olarak bırakır” ve şöyle der: “Onlardan önce nice nesilleri yok ettik ki, onlar donanımca ve gösterişçe bunlardan daha güzeldiler.”

Devamında Muhammed peygamberden şunu söylemesi istenir: “Kim sapıklık/şaşkınlık içinde ise, Rahman ona mal ve evlatça ziyadelik ve azgınlığında mühlet verir. /  Kim sapıklık içinde ise çok esirgeyici onu (n dünyalığını ve ipini) uzattıkça uzatır. Nihayet kendilerine vaat edilen azabı yahut kıyamet günü cehennemi gördükleri vakit, artık bilecekler kimin mevkii daha fena ve yardımcıları daha zayıfmış.”

Bu ayet; her türlü kötülüğü yaptıkları halde, zenginlik ve refah içinde ve hiçbir hesap vermeden bu dünyadan ayrılanlar için midir? Kötünün, zenginin zalimin, ezenin hesabının görülmesi ahirete havale edilmişse, ezilen, zulüm gören nasıl adalet bulacaktır bu dünyada?  

Devam edelim…“Allah, doğru yolda olanların doğruluğunu artırır” ve kalıcı olan, yararlı işlerdir, “Rabbin katında ödül olarak daha iyidir.” Ayetleri tanımayanlar, “elbette bana mal ve evlat verilecektir,” derler ve “kendilerine saygınlık kazandırsın diye, Allah’ı bırakarak tanrılar edinirler.” Biz, “kâfirler üzerine kışkırttıkça kışkırtan şeytanlar” göndermektedir ve saygılı olanları heyet halinde topladıkları gün, “suçluları susuz olarak” cehenneme sürecektir. “Rahmanın katında bir ant almamış olandan başkası asla şefaatte bulunamayacaktır.” Ardından Yahudiler ve Hristiyanlar kastedilerek şöyle denir: “Ve onlar ‘Rahman çocuk edindi’ dediler. Andolsun ki, ortaya pek kötü bir şey attınız. Rahmana oğul isnat etmelerinden ötürü, neredeyse gökler paralanacak, yer yarılacak, dağlar düşüp, çökecek. Oysa Rahman’a çocuk edinmek yaraşmaz, çünkü göklerde ve yerde olan herkes, Rahman’a ancak kul olarak gelecektir.”

Diğer yandan Hristiyan dünyanın yüzyıllar öncesinden başlayan kabulü farklıdır. Şöyle ki M.S. 325’te toplanan Birinci İznik Konsili’nde, İsa’nın Tanrı’yla aynı öze sahip olduğu görüşü benimsenmiş ve bir inanç bildirgesi yayınlanmıştır. Hristiyan mezheplerin hemen hepsince kabul edilen bildirgedeki ilk ifadeler açıktır: “Her şeye gücü yeten, görülen ve görülmeyen, bütün şeylerin Yaradanı olan bir tek Baba Tanrı’ya inanıyoruz; bir tek Rab İsa Mesih’e inanıyoruz: Tanrı’nın Oğlu, Baba’dan doğan biricik Oğul, yani Baba’nın özvarlığından oluşan Tanrı’dan Tanrı…” Bu bağlamda, “Neden Dört İncil Var?” başlığı altında şu bilgileri de okumak mümkün: “… İlk üç İncil (Matta, Markos, Luka) İsa’nın yaşamını genellikle aynı yönden alır, onların birçok ortak yanı vardır. Ama Yuhanna’nın tanıklığı bize Mesih’i, diğerlerinden çok farklı bir biçimde gösterir. Burada Mesih öncelikle yukarıdan gelen Kişi, Tanrı’nın Oğlu ve Sözü olarak görünür. İsa Kendisinin Baba’yla bir, dünyanın Işığı, Yol, Gerçek, Diriliş ve Yaşam olduğunu bildirir.” (kutsalkitap.org)

Sure: “Bunlardan önce nice nesilleri yok ettik. Şimdi onlardan hiçbirini duyuyor veya hiçbir tıkırtı işitiyor musun?” sorusuyla sonlanır. Bir önceki ayet ise üzerinde hâlâ tartışılmakta olan bir konuya şöyle dikkat çeker: “Böylece Biz onu saygılı olanları müjdelemen ve onunla inatçı ulusu uyarman/korkutman için senin dilinle kolaylaştırdık.”

Bu ayet, Arapça bilmiyorsanız Kur’an’ı anlayıp anlatamazsınız diyen zihniyete kesin bir cevaptır.

Her insanın Arap dilini bilmesi mümkün olmayacağına göre, Kur’an okumak isteyen kişi, kendi dilindeki çevirisini okuyabilir ve anladığını anlatabilir. Kur’an çevirilerinde hataların, noksanların, tefsir ve tevilin olmasından sade vatandaş sorumlu tutulamaz. Konu hassas olduğu için denetim gereklidir diyebilirsiniz; ancak bir çeviri, bir resmi kurumun onayından da geçse -ki o kurum genelde hükûmetin güdümündedir- bu onay da güven ve doğruluk sorununu tam olarak ortadan kaldırmaz.

Günümüz için en emin yol kanımca, kişisel çeviri devrinin kapanması ve çeviri çalışmasını, gerçek anlamda tarafsız ve her daldan bilim insanının oluşturacağı heyetlerin yapmasıdır. Yapay zekânın da devreye sokulması olasıdır.

Devam edecek…

Canan Murtezaoğlu


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir