“Türkiye’nin düşünen kafaları” 


Nutuk okuyan herkes, Mustafa Kemal Atatürk’ün sadece dış düşmanlarla mücadele etmediğini, içerideki sözlü ve fiilî mücadelenin/hıyanetin de bir o kadar çetin olduğunu mutlaka görecektir. Düşüncem odur ki bugün, “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi” adlı tek adama bağlı bir sistem ile yönetiliyorsak ve toplumda 1923 öncesi zihniyete heva ve heves artmış görünüyorsa bunun başlıca sebebi; Devlet’imizin hangi koşullarda ve hangi bedeller ödenerek kurulduğunun yeterince önemsenmemiş ve özümsenmemiş olmasıdır. Önemsenip özümsenmediği gibi tarihî gerçekler yetmiş yıldır büyük ölçüde bağlamından kopartılmış, topluma çarpıtılarak aktarılmış/aşılanmış ve son yirmi yıldır da millî olması gereken eğitim rayından çıkmıştır. Dinci hükümetler, Atatürk devrimlerine karşı olduklarını her vesile ile ortaya koymaktan çekinmemişlerdir. Diğer yandan Nutuk gibi ayrıntılı ve çok kapsamlı bir eser ortadadır. Ancak ve ne yazık ki bu dev belgeler bütünü ne yeterince okunmuş ne okutulmuş ne de genç kuşaklara aktarılmıştır. Temel meselemiz “Kurtuluş ve Kuruluş” felsefemizi bilmemektir.

Nutuk’tan aktaralım…

Meclis’te kurulan Hakları Savunma Grubu (Müdafaa-i Hukuk Grubu), Meclis’teki görüşmelerin iyi yapılmasını ve Bakanlar Kurulu çalışmalarının duraksamadan yürütülmesini sağlamıştır. Ancak karşıt grup bu çalışmaları “güçlüğe uğratmaya” başlar. Karşı çıkmalarının nedeni, Hakları Savunma Grubu tüzüğündeki temel maddenin ikinci noktasıdır: Hükümet kuruluşunun Anayasa’ya göre yapılması. Grup içindeki “görüş ayrılığı ve düzensizlik” nedeniyle ayrılanlar olur ve bunlar “İkinci Grup” adı altında toplanırlar. “İkinci Grup’un önayak olanları olarak; Salâhattin, Hüseyin Avni Beyler görünüyordu. En çok çalışan ve kışkırtanların ise Rauf ve Kara Vasıf Beyler olduğu anlaşılıyordu.” der Atatürk. O zamanki Kanun’a göre bakan seçimi için Mustafa Kemal Paşa Meclis’e aday göstermekte, mebuslar da gösterilen adaya olumlu ya da olumsuz oy vermekte ya da çekimser kalmaktadırlar. İkinci Grup ise bu adayları dikkate almamakta, kendi gruplarının adaylarına kanuna aykırı olarak oy verip hükümetin kurulmasını engellemeye başlarlar.

Diğer yandan orduya karşı da bir akım yaratılmıştır. Atatürk konuyu şöyle açıklar: “Diyorlar ki, Sakarya Savaşı’ndan sonra aylar geçtiği halde, ordu ne için saldırmıyor? Ne olursa olsun saldırmalıdır. Hiç olmazsa dar, belirli bir cephede bir saldırı yapılmalıdır ki, ordumuzun saldırma yeteneği olup olmadığı anlaşılsın. Bu akım karşısında dayandık. Amacımız, bütün hazırlığımızı iyice tamamlayarak genel ve sonuç alıcı bir saldırı yapmak olduğu için, kısıtlı saldırı yapma görüşünü kabul edemezdik, bunda bir yarar yoktu.”

Karşı grup bunun üzerine eleştiri biçimini değiştirir ve şöyle der: Asıl düşmanımız Yunan ordusu değil Yunanlılardır, Yunan ordusu yenilse bile iş bununla bitmeyecektir, İtilâf Devletlerini özellikle İngilizleri fiilen yenmek lazımdır. Asıl ordu Irak kuzeyine taşınmalı ve İngilizlere saldırılmalıdır. Yapılacak iş budur! Atatürk şöyle der: “Efendiler, böylesine anlamsız ve mantıksız görüşlere, değer vermedik. Onun üzerine, karşıtlarımızın başında bulunanlar, yeni bir propaganda çıkardılar: Nereye gidiyoruz? Bizi kim, nereye sürüklüyor? Karanlıklara..? Koskoca bir millet; belirsiz, karanlık hedeflere serserice sürüklenir mi?”

Bu karıştırıcı propaganda, Meclis’te, Ankara çevrelerinde ve ordu içinde aşılanmaya çalışılırken Rauf Bey de Mustafa Kemal Paşa’dan ordunun saldırıp saldırmayacağını öğrenmeye çalışmaktadır.

Cepheyi denetlemek için Ankara’dan ayrılacak olan (4 Mart 1922) Mustafa Kemal Paşa, önce Meclis’te gizli oturuma katılır, açıklamalar yapar ve ricalarda bulunur. Sakarya Meydan Savaşı’ndan sonra, düşman ordusu Eskişehir-Seyitgazi-Afyon çizgisine kadar kovalanmıştır. Ordu saldırıya geçecektir ancak hazırlıkların tamamlanması için biraz daha zamana ihtiyaç vardır. Şöyle der Başkomutan: “Yarım hazırlıkla, yarım önlemle yapılacak saldırı, hiç saldırıya geçmemekten çok daha fenadır. Durmamızı, saldırıya geçmek kararından vazgeçtiğimiz ya da saldırı gücünü kazanmaktan umut kesmiş olduğumuz yolunda anlamak ve yorumlamak yersizdir.”

Burada, Osmanlı’nın yaptığı tarihî yanlışlara değinir Atatürk: “Osmanlılar, göze aldıkları savaşın genişliğiyle orantılı olarak hazırlıklı ve tedbirli davranmadıkları için, daha çok duygu ve hırslarının etkisi altında davrandıklarından, Viyana’ya kadar gittikleri halde, çekilmek zorunda kalmışlardır. Ondan sonra, Budapaşte’de de durmadılar, çekildiler, Belgrat’ta da yenildiler ve çekilmeye zorlandılar. Balkanları elden çıkardılar. Rumeli’den çıkartıldılar. Bize, içinde hâlâ düşman bulunan bu vatanı, miras bıraktılar. Bu son vatan parçasını kurtarırken olsun hırslarımızdan, duygularımızdan vaz geçerek akıllıca davranalım. Kurtuluş için.. Bağımsızlık için önünde sonunda düşmanla bütün varlığımızla vuruşarak onu yenmekten başka karar ve çare yoktur ve olamaz. Sinir gevşetici sözlere, öğütlere, önem verilmemeli ve bel bağlanmamalıdır. Osmanlı yönetim ve siyasetinin yarattığı bu tür anlayış kötü görülmelidir. Orduyla, savaşla, direnmekle bu işin içinden çıkılmaz yolundaki, kaynağı dışarıda bulunan öğütlere uymakla; bir vatan, bir milletin bağımsızlığı kurtulamaz. Tarih, böyle bir olay yazmamıştır. Bunun tersini düşünerek davranacakların, acılı sonuçlarla karşılaşacaklarına, kuşku yoktur. Türkiye, işte, böyle yanlış görüşlere, yanlış anlayışlara, sahip olanlar yüzünden, her yüzyıl, her gün, her saat biraz daha gerilemiş, biraz daha çökmüştür. Bu çöküş, yalnız nesnel olsaydı; hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki, çöküş, ahlâkî ve tinsel değerleri de sarmış görünüyor. Hiç kuşku yok ki, bu büyük memleketi, bu koca milleti dağılıp yok olma uçurumuna sürükleyen, başlıca etmen, bu olmuştur.”

Yönetim ve siyasetteki yanlışların, bir devletin yıkılışını da getireceğini açıkça belirten Atatürk bunları özetle; duygu ve hırsların etkisinde kalmak, akıllıca davranmamak, sinir gevşetici sözlere, öğütlere, önem verip bel bağlamak, kaynağı dışarıda bulunan öğütlere uymak olarak vermektedir. Atatürk; Osmanlı yönetim ve siyasetinin yarattığı kötü anlayışın toplumda ahlaken ve manen de çöküşe neden olduğunu vurgular. Bu satırları hem 1923 öncesi yönetim ve siyaset anlayışına tapanlar hem de Atatürk Cumhuriyeti değerlerine inananlar dikkatlice okumalıdır.

Nutuk sayfalarına dönelim… Meclis’te olumsuzluk ve karamsarlığın başını çekenler, bir zamanlar, “Türk milletinin kendi kendine bağımsızlık sağlayamayacağı kanısını ortaya atmış, şunun-bunun, mandasını istemekte direnen kimseler idi.” der Atatürk ve şöyle devam eder: “Efendiler; nesnel ve özellikle tinsel çöküntü, korku ile güçsüzlükle başlar. Güçsüz ve korkak insanlar, herhangi bir yıkım karşısında milletin de bir şey yapamaz ve çekingen bir duruma gelmesine yol açarlar. Güçsüzlük ve duraksamada, o kadar ileri giderler ki, sanki kendi kendilerini alçaltırlar. Derler ki, biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olamayız. Biz kayıtsız şartsız, varlığımızı bir yabancının eline bırakalım… Türkiye’yi, böyle yanlış yollarda dağılma ve yok olma uçurumuna sürükleyenlerin elinden kurtarmak gerekir.”

Çare ise şu gerçekte yatmaktadır ve Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 2023 hedefini de âdeta yüz yıl önceden göstermiştir: “Türkiye’nin düşünen kafalarını, büsbütün yeni bir inançla donatmak.. Bütün millete sağlam bir moral vermek..”

Mustafa Kemal Paşa, düşmana kesin olarak saldırma kararı verildiğini ancak tamamlanması gereken “üç savaş aracı” nın yeterince hazır olduğunu görmek ister.

Birincisi, en önemli ve temel nitelikte olan “doğrudan doğruya milletin kendisidir ve milletin, varlığı ve bağımsızlığı için yüreğinde, vicdanında belirmiş, ortaya çıkmış istek ve emellerin sağlamlığıdır.”

İkincisi; “milleti temsil eden Meclis’in ulusal isteği belirtmekte ve bunun gereklerini inanarak uygulamakta göstereceği kararlılık ve yiğitliktir.”

Üçüncüsü; “milletin silahlı çocuklarından oluşan ve düşman karşısına çıkarılmış bulunan ordu” dur.

Bu üç aracı sayan Mustafa Kemal Paşa şöyle devam eder: “Bu üç tür araç veya gücün düşmana karşı kurduğu cepheler, iki nitelikte düşünülebilir. Kolay anlaşılmak için şöyle diyeyim; iç cephe, dış cephe… Temel olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin oluşturduğu cephedir. Dış cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe; sarsılabilir, değişebilir; yenilebilir. Ama, bu durum, hiçbir zaman bir memleketi, bir milleti yok edemez. Önemli olan, memleketi temelinden yıkan, milleti tutsak ettiren iç cephenin çökmesidir. Bu gerçeği bizden iyi bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar başarılı da olmuşlardır. Gerçekte ‘kaleyi içinden almak’ dışından zorlamaktan çok kolaydır. Bu amaçla içimize girebilen arabozucu mikropların, araçların bulunduğu söylenebilir. Meclis’in düşünüşü, yaptıkları, tutumu, düşmana umut verici olmadıkça iç ve dış cephelerimiz yerinden oynatılamaz. Meclis’te, bir veya birkaç üyenin karamsarlık aşılamak isteyen sözlerinden bile bize karşı yararlanma yolları aranılmakta olduğuna kuşku edilmemelidir. Dışişleri Bakanlığı’nın dosyaları bununla ilgili belgelerle doludur. Kesinlikle bildiririm ki, istemeyerek olsa bile düşmanları umutlandıracak en küçük bir belirti gösterildiği sürece ulusal amaca ulaşmamız gecikir.”

Yukarıdaki satırlarda yer alan her söz ibret ve ders niteliğindedir. Teşbihte hata yoktur ifadesine dayanarak diyebiliriz ki; iktidar, “yüzüncü yıl” seçimleri için “düşmanları umutlandıracak” girişimler için çalışmaktadır. Son örneği, 55 milyar dolarla seçimi alma arayışıdır. (basın) Karşılığında ne verilecektir sorusu ise henüz yanıt bulmamıştır.

Mustafa Kemal Paşa’nın Meclis’teki açıklamalarını Genel Kurul iyi karşılamış ancak karşı çıkanlar olmuştur. Ricaları emir gibi görülmüş, orduyu bozguna sürükleyeceği söylenmiştir. Atatürk konuyu şu cümlelerle sonlandırır: “… Bu sözler birkaç kişinin şaşkın ve cahil beyinlerinin yansımalarından başka bir şey değildi.”

Nutuk’ta sadece üç-dört sayfa yer tutan ve özetle vermeye çalıştığımız bu bilgilerin, Atatürk Cumhuriyeti’ni geri kazanmak için çalışanlara, dayanışma ve birlik içinde olanlara yol göstermesi dileğiyle 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın 100. yılını kutluyoruz.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını, gazilerimiz ve şehitlerimizi rahmet, saygı ve şükranla anıyoruz.

Canan Murtezaoğlu