Onlar, darağacında bile “Bağımsız Türkiye!” diye haykırdılar!  (4)

1971 yılına gelindiğinde öğrenciler banka soygunları ve ABD’lilere yönelik eylemlere girişirler. Ankara ve İstanbul’da bazı Amerikan şirketleri tahrip edilir. Deniz Gezmiş’in de içinde bulunduğu Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO), dört ABD’li subayı kaçırır. Güvenlik güçleri, subayları ODTÜ’de aramaya kalkışınca üniversite savaş alanına döner; Erdal Şener adlı öğrenci hayatını kaybeder, çok sayıda öğrenci de yaralanır.

İşte bu kargaşada Genel Kurmay Başkanı ve kuvvet komutanları 12 Mart 1971’de bir muhtıra yayınlayarak durumdan hükümeti ve Meclis’i sorumlu tutarlar. Türkiye’de demokrasiye yine ara verilmiştir. Orduya göre Atatürk’ün ve Anayasa’nın öngördüğü reformlar yapılmamıştır.

Bu durum karşısında Süleyman Demirel istifa eder. Yani yine şapkasını alıp gider. CHP’ den ayrılmış olan Nihat Erim, yeni hükümeti kurar.

CHP içinden 12 Mart askerî muhtırasının demokratik olmadığını savunan bir kişi çıkar; Bülent Ecevit. Onun dışında herkes neredeyse orduyu destekleyen tavır ve söylem içine girer.  Darbeye önce soğuk bakan İnönü, başbakanlık görevi Nihat Erim’e verilince, hükümeti desteklemeye karar verir. Darbe hükümetinin desteklenmesine karşı olan Ecevit, genel sekreterlik görevinden istifa eder.

12 Mart muhtırasının ardından Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu liderlerinden Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan, 16 Mart 1971 günü Sivas’a bağlı Gemerek’te jandarmayla girdikleri çatışma sonunda yakalanırlar.  23 Mart’ ta da arkadaşları Hüseyin İnan ve Mehmet Nakipoğlu yakalanır.  31 Mayıs’ta ise kuruculardan Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan ve Kadir Manga, Nurhak dağlarında öldürülürler.

12 Mart’ın arkasından da ABD çıkmıştır. Muhtıradan sonra CIA Başkanı Richard Helms yaptığı açıklamada şunları söyler; “Evet, 12 Mart’ı hazırlayan oluşumları, ajanlarımızın aracılığıyla biz düzenledik.”  

Bu cümlelerden bir kez daha anlaşılmaktadır ki; Türkiye’de demokrasinin yerleşmesi ve uyanış, kendi çıkarlarını hep korumuş ve koruyacak olan ABD’nin işine gelmemektedir.  Zira 12 Mart Muhtırası’nın hemen ardından gözaltına alınan ve tutuklanan kesim; öncelikle ve özellikle öğretim üyeleri, yazarlar, gazeteciler, sanatçılar, subaylar ve sendikacılar olmuştur. Bu kişilere örnek olarak Prof. Mümtaz Soysal, Prof. Muammer Aksoy, gazeteci ve yazar Uğur Mumcu, yazar Yaşar Kemal, İlhami Soysal ve DİSK Başkanı Kemal Türkler sayılabilir.

Nisan ayında İstanbul Üniversitesi, meydana gelen çarpışma olayları nedeniyle süresiz olarak kapatılır. Ülkü Ocakları’na bağlı “Komandolar”* adlı bir grup Ankara Tıp Fakültesi’ni basar. Bir askerî hekim öldürülür. Olayların büyümesi üzerine bazı fakülteler kapatılır. Bu arada İsrail Başkonsolosu ile bir binbaşının kızı da kaçırılır. Olaylar üzerine, sıkıyönetim ilanıyla İstanbul’da sokağa çıkma yasağı başlar. Akşam ve Cumhuriyet Gazeteleri onar gün süreyle kapatılır. Hükümet istifa eder, Nihat Erim yeni bir hükümet kurar. Erim; Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idam edilmesine kadar varacak; “Balyoz Harekâtı” olarak bilinen uygulamaları başlatması nedeniyle “Balyoz” lakabıyla anılır. “Gerekirse demokrasilerin üstüne şal örtmeli” sözü nedeniyle de Aziz Nesin tarafından kendisine “şalcı Nihat” denmiştir.

17 Mayıs 1971’de “Başbakanlık Bildirisi” adı altında bir bildiri yayınlanır. Bu bildiri; “Yeni yasalar hazırlıyoruz. Bu yasalara göre biz, saklanan insanları haber vermeyenleri idam cezasıyla yargılayacağız. Bunun için çıkaracağımız yasalar geriye yürüyecek.” şeklindedir. Bu bildiriye göre artık hukuk ve düzen tanınmayacaktır. İşte bu düzen içerisinde Denizlerin davası başlar. İddianamede “Anayasal düzeni ortadan kaldırmak ve yeni bir düzen getirmek” suçlaması vardı. Esasında bu gençlerin Anayasa’yı ortadan kaldırmak gibi bir talepleri yoktu. Tam tersi, onlar bütün toplantılarında, konuşmalarında, yürüyüşlerinde, 1961 Anayasası’nın tamamının uygulanmasını savunuyorlardı. O dönemde Anayasa’nın bazı maddelerinde geriye doğru birtakım değişiklikler yapılacağı söyleniyordu. Onlar buna karşıydılar.

Denizleri yargılayan mahkemeler, 1961 Anayasası’na aykırı olarak kurulan Sıkıyönetim Mahkemeleriydi ve hâkimleri, yürütme organı görevlendiriyordu. Bağımsızlıkları yoktu. Denizlerin avukatlarının, mahkemelerin Anayasa’ya aykırı olarak kurulduğu ve yasal olmadıkları yönündeki tüm itirazları reddedildi.

Mahkeme başladığında duruşma yargıcı Deniz Gezmiş’e sorar: “Mahkemeye bir itirazınız var mı?” Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi olan Deniz Gezmiş: “Mahkemeye asla güvenim yoktur. Mahkeme diye böyle bir yerde bulunmaktan utanç duyuyorum” der! Aynı soru Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’a da sorulur. Yusuf Aslan; “Mahkemeye güvenim yoktur!” ifadesiyle, Hüseyin İnan da; “Mahkemeye güvenim yoktur. Sıkıyönetim Mahkemelerini yargı organı olarak kabul etmiyorum!” sözleriyle, bu yasadışı mahkemeleri tanımadıklarını belirtirler.

Deniz Gezmiş, savunmasında şunları da söyler: “Türkiye, Kurtuluş Savaşı’ndan 50 yıl sonra bugün yeniden yarı sömürge durumundadır ve Kemalist Cumhuriyet’in başına anti-Kemalist politikacılar geçmiştir. Bu koşullarda gençlik, emperyalizme ve anti-Kemalist gidişe karşı verilen savaşta, somut olarak ön saflarda bulunmak zorundadır… Amerikan emperyalizmi bugün, saldırganlık yolunu seçmiştir. Buna karşı biz de, tıpkı Mustafa Kemal gibi emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı mücadele yolu seçtik… Türkiye’nin bağımsızlığından başka bir şey istemedik.”

Hüseyin İnan ise şu çarpıcı cümlelerle savunmasını sürdürür: “…Elli yılın bütün hesabını yirmi gençten soruyorlar. Bununla da kalmayarak, daha ileriye gidiyorlar; üç ayda eşi görülmemiş zamların, vergilerin, hayat pahalılığının ve reformları engelleyen parti ve bakanların üstüne örtü çekilerek, dikkatler bizim üzerimize toplanıp, biz, bu yirmi genç, topun ağzına sürülüyoruz. İddianameyi okuduğum zaman, cezanın suça değil, suçun cezaya uydurulmaya çalışıldığını gördüm… Karanlık günler yaşadığımız Erim iktidarı döneminde, sözlerimizin halktan gizleneceğini biliyorum… Erim iktidarı üç aylık politikasıyla, sanayiciler ve büyük tüccarlar hariç, Türkiye halkını açlığın ve sefaletin eşiğine getirmiştir. Tarih, asıl suçluları asla affetmeyecektir! Bu mahkemenin sonucu ne olursa olsun dediklerimiz gerçekleşecektir! … Ta ki vatanı Amerika’ya satanların ve gericilerin sonu gelene kadar, bu kavga biz olmasak da devam edecektir. Yurtsever analar var oldukça devam edecektir! …”
***
Deniz Gezmiş, çocukluğunda da son derece merhametli ve yoksul komşularına karşı duyarlıdır.  Kendisine çok benzeyen ağabeyinin yerine geçip bakkaldan veresiye aldığı ekmekleri yoksullarla paylaşır; anneannesinin üç aylığını alıp yoksul komşulara dağıtırdı. Devrimciliğe soyundukları günlerde masum insanlara zarar vermeyecekleri konusunda kendi kendilerine söz vermişlerdir.

Deniz Gezmiş yakalandığı zaman elinde bulunan otomatik silahını asla ateşlememiştir. Silahını ateşleyerek pek çok insanı öldürüp kaçabilecekken bunu yapmamıştır. Kısaca Denizler hiç kimseyi öldürmemiştir. Denizlerin tek amacı emperyalist Amerika ile mücadele etmek, Mustafa Kemal Atatürk’ün açtığı tam bağımsızlık yolunda yürümektir. Deniz Gezmiş’in babasına yazdığı mektupta söylediği gibi; “…Baba, biz Türkiye’nin ikinci kurtuluş savaşçılarıyız. Elbette ki hapislere atılacağız, kurşunlanacağız da. Tıpkı birinci Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi… Ama bu toprakları yabancılara bırakmayacağız.”

2 ay 23 gün gibi çok kısa bir yargılama sürecinin sonunda, aralarında Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın da bulunduğu 19 gence ölüm cezası verilir. İdam cezaları senato tarafından onaylanmak zorundadır. İsmet İnönü “siyasi suçlar idamla cezalandırılmamalıdır” diyerek Bülent Ecevit ile birlikte ret oyu kullanır.  Süleyman Demirel ise infazdan yana oy kullanır. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay da idamları onaylar.  Olaydan 15 yıl sonra, Süleyman Demirel bir gazeteciye verdiği demeçte idamlar için: “soğuk savaşın talihsiz olaylarından biri” yorumunu yapacaktır. 

Demirel’in “talihsiz” olarak nitelendirdiği olay ya da ABD’nin “komünizmle mücadele” adı altında ortaya sürdüğü büyük oyun, Türkiye’nin gencecik fidanlarının ya birbirlerini kurşunlayarak ya da yargılamalar sonucunda idam edilerek öldürülmelerine neden olmuştur.

Mandacı siyaset, Denizlerin tam bağımsızlık yürüyüşlerinin önüne idam sehpasını çıkararak engel olmuştur.
*
Tarih 6 Mayıs 1972
Darağacının üç fidanı:
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan…
Darağacında asılarak can verdiler…
Tek amaçları “Tam bağımsız bir Türkiye” inşa etmekti.

İşte bunun için mücadele ettiler, darağacında bile “Bağımsız Türkiye!” diye haykırdılar… Amerikan emperyalizmine kafa tuttular, “Mustafa Kemal” dediler! Çünkü onlar, o büyük Başkomutan’ın, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” inanışını esas almışlardı.

Cellatları unutuldu ama onlar unutulmadı…
Mekânınız cennet olsun… Kalplerimizdesiniz…

O gün “adalet” üç fidanla birlikte sehpaya çıktı. Fidanlar indi ancak “adalet” aynı sehpada sallanmaya devam ediyor…

Tülay Hergünlü – SMMM

Dinlemek için tıklayın

 

Yararlanılan Kaynaklar:
Tülay Hergünlü, İngiliz Sicimi’nden Amerikan Bezi’ne.
*Sancak Tül Fabrikasının sahibi Murat Bayrak’ın, Ayvalık Sancak Tatil Köyünde kurduğu “ülkücü komando” kampında yetiştirdiği iddia edilen gençler.

 

PAYLAŞIM: