“Namuslu bir idare”


“Cesur demokrasi; Türk kadınının seçme ve seçilme hakkı” (5 Aralık 2020) başlıklı yazımızda şöyle demiştik: “5 Aralık Milletvekili Seçme ve Seçilme” hakkı yani Türk kadınının siyasi hayatta seçme ve seçilme hakkını elde etmesi bir Atatürk devrimidir. Bu devrim 1934’te hayata geçti.

1935’teki ilk Genel Seçimler sonucunda 17 kadın milletvekilimiz TBMM’de göreve başladı; oran % 4,5’ti. Bir yıl sonra yapılan ara seçimler nedeniyle de kadın milletvekili sayısı 18 oldu. % 4,5’lik oran, 2007 seçimlerine kadar en yüksek temsil oranı olma özelliğini sürdürdü. 2007’de bu oran % 9,1 ile ilk sıçramayı yaptı, ardından da 2018’de yapılan son Genel Seçimlerde % 17,3 oldu.

Birleşmiş Milletlerin “Siyasette Kadın 2020” haritasına göre dünya parlamentolardaki kadın milletvekili oranı, %24,9 seviyesinde ve bu oran, tüm zamanların en yükseği. Yani parlamentoların % 75’inde hâlâ erkekler hâkim. Türkiye ise, kadın milletvekili oranıyla dünya ülkeleri arasında 122. sırada. (basın)
***
Birkaç gün önce, ülkemiz Türk tipi başkanlık sisteminin parlamentosunda, kadın temsilinin artırılması için bir kanun teklifi verildi. Kanun teklifinin amacı; kadınların seçilebilir yerden adaylaştırılmasını teminat altına alabilmekti. %50 cinsiyet kotası ve fermuar modeli öngören teklif, Saray bağlısı kadın ve erkek milletvekillerinin hayır” oylarıyla reddedildi, daha teknik ifadesiyle kanun teklifinin TBMM gündemine alınması reddedildi. Sonuç olarak “Meclis’te Eşit Kadın Temsili” onaylanmadı. Zaten onaylanması beklenmiyordu ancak muhalefet tarihe not düşmek adına üzerine düşen görevi yaptı.

Muhalefetin bir kadın milletvekili; “Kadınlar olarak eşit oy veriyoruz. Eşit temsil hakkımızı istiyoruz” diye açıklamada bulunurken, iktidarın kadın milletvekilleri; aynı fikirde olmadıklarını, önerge üzerine yapılan konuşmaya tepki göstererek ve teklife “hayır” oyu vererek bilinen zihniyetlerini bir kez daha sergilediler.

Muhalefetin böyle bir kanun teklifi sunması elbette ki önemli ve gereklidir. Ancak, yüz yıl önce, “Bu derece değişen Türkiye’de kadının kaderi nasıl olacaktır?” diye sorgulayan Fransız gazeteci Berthe G. Gaulis’ye, “Tam eşitlik! Bizdeki hakların hepsine sahip olacak!” diyen Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi, kadın erkek eşitliğini öncelikle tüm yönetimlerinde uygulamalı değil midir?

Değişim, önce “kendimiz” den başlamalıdır.

Diğer yandan, ancak dinci diyebileceğimiz zihniyet yapısıyla ülkeyi yönetmeye çalışanların çoğunluk olduğu bir Meclis’ten başka bir sonuç beklenebilir miydi? Cumhuriyet’in kuruluş değerlerini hiçe sayan yönetim kadrolarının aydınlığa doğru yürümeleri beklenebilir mi?

Türkiye, yönetenleri ve yönetilenleri ile, 1914-1938 arasında yaşananları eğer gerektiği gibi bilseydi, Kurucu Lideri’nin yolundan  ayrılmasa ve çağın gerekleriyle o yolu daha da genişletseydi, bugünün çıkmaz sokakları içinde kalınır mıydı?

Yazımızı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün iki demeciyle sonlandıralım. Biri, 3 Aralık 1921’de yani yüz yıl öncesinde, yine Fransız gazeteci Berthe G. Gaulis’ye verdiği bir demeçtir. Atatürk’ün sözleri, bugünün Türkiye’sinde yaşananlar açısından değerlendirilmelidir. Hem iç hem de dış siyasetin nasıl olması gerektiğini bu satırlarda görmekteyiz.

“… Bugün ordu bağımsızlık uğruna savaşıyor. Türk milleti aldatılmak istemiyor. Onun, olumlu gerçekleşmelere ihtiyacı var; boş hayaller bize çok pahalıya mâl olmuştur… Ben Panislamist değilim. Biz Türküz; hepsi o kadar. İyi Müslümanlar olarak kalmak bize yeter. Asya için olduğu gibi, Avrupa için de töremiz aynıdır. Dostlarımız olacaktır, tam bağımsızlığımızı koruyacağız, her şeyi Türk olma noktasından göreceğiz. Bu, gerçekçi bir düşünüştür; imparatorluğu yıkan ideolojiye karşı bir düşünüş. İttifaklar, iktidar için birer engel olmayacak, onu ufaltmayacak. Bunların birini diğerine karşı kullanmayacağız, onlara karşı da her zaman toprak ve siyaset bütünlüğümüzü saklı tutacağız. Devamlı dostluklar kurmanın tek yolu bu değil midir?”

“İmparatorluğu yıkan ideolojiye karşı bir düşünüş” ne yazık ki 1938 sonrasında örselenmeye başlandı, korunmadı, geliştirilmedi ve gelinen noktada Devlet’in kuruluş ilkeleri bir kenara atılmış oldu. “İmparatorluğu yıkan ideoloji” nin tekrar sahne alması ile de bilim, fen, laiklik, hukuk devleti gibi kavramlar artık aranır oldu. Koca koca insanlar (!) “Siz izin vermeden söyler miyim?” demeyi ya da “görevden affedilmeyi” kendilerine yakıştırır oldu. Mevcut yönetim sistemini ve zihniyeti onaylamadığını dillendiren büyük kitlelerin tenkitleri ise söz boyutunda bekler oldu.

Atatürk’ün diğer demeci ise Cumhuriyet’in ilanından kısa bir süre sonra Tercüman-ı Hakikat gazetesi başyazarına İstanbul halkı ve Cumhuriyet hakkında söyledikleridir:

“… Memleket mutlaka çağdaş, uygar ve yeni olacaktır. Bizim için bu, hayat davasıdır. Türkiye ya yeni fikirle donanmış namuslu bir idare olacaktır veyahut olamayacaktır. Halk ile çok temasım vardır. O saf kitle, bilmezsiniz, ne kadar yenilik taraftarıdır.” (4 aralık 1923)

Türk milletinin gerçek düşüncesini, o “saf kitle” nin “namuslu” kavramını ancak sandık ortaya geldiğinde öğrenebileceğiz. Şimdilik her şeyin güzel olmasını diliyor ve umuyoruz…

Canan Murtezaoğlu

 

Dinlemek için tıklayın

 

 

 

Yararlanılan Kaynak:
Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Atatürk Araştırma merkezi