Mücadelenin boyutları ve işaret ettikleri


Atatürk’ün Nutuk’ta, “Ekim 1919’da önemli iç olaylar” başlığı altında verdiği bilgiler, bağımsızlık için verilen mücadelenin sadece çok yönlü olduğunu anlatmaz; o günlerde yaşananların sonraki zamanlarda da yaşanabileceğini genç kuşaklara hatırlatır ve izlemeleri gereken yol konusunda uyarır.

Olayları özetle verelim.

İşgal altındaki İzmir’in Müslüman halkı zulüm görmekte, öldürülmektedir. Temsil Heyeti, hükümeti bu konuda uyarır ve İtilâf Devletlerinin temsilcileri ile “etkili görüşmelerde” bulunulmasını ister,  “Yunanlıların zulüm ve yolsuzlukları sürerse aynı yoldan karşılık vermek zorunda kalınacağı” da bildirilir. İzmir’deki “acıklı olaylar” nedeniyle İstanbul’da bir miting yapılmak istenir ancak hükümet engel olur.

Zulme, adaletsizliğe karşı çıkanlara engel olmak, bugünün hükümet sisteminde de belirgin bir şekilde işlemektedir. Anayasa’nın 34. Maddesi kapsamında olan “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.” cümlesinin hayat bulması neredeyse olanaksız hale gelmiştir. Yüz yıldır bir şeylerin değişmemiş olduğunu görmek ya da filmi yüz yıl önceye sarmak üzücü olduğu kadar da ürkütücüdür.

“Anzavur, Bandırma dolaylarında, haince ve canavarca işlere” başlamıştır. Balıkesir’de bulunan Kâzım Paşa’ya ve başka ilgililere yazı yazılır. Nigehbancı birçok subayın “bir yabancı işgaline yol açmak için, Hıristiyanlara saldırmak üzere, Trabzon ve Samsun’a çıkacakları” bilgisi üzerine 15. Kolordu ve Samsun mutasarrıfı uyarılır. Ne yazık ki bu “kışkırtma” stratejisi hep sürdürülecek ve Türk milleti çok ağır bedeller ödemek zorunda bırakılacaktır. 6-7 Eylül olayları, Kanlı 1 Mayıs, Maraş katliamı, Çorum olayları, Madımak olayı, Reyhanlı bombalı saldırıları ve Ankara Gar katliamı asla unutulmamalıdır.

Maraş, Urfa ve Gaziantep’teki İngiliz kıtaların yerini Fransız askerleri almıştır. İkinci işgal önlemeye çalışılır. Kılıç Ali Bey, Maraş ve Gaziantep’e, Topçu Binbaşısı Kemal ve Yüzbaşı Osman Tufan Beyler de Kilikya bölgesine sağlam örgütler kurmak üzere gönderilir. Cumhuriyet’in 100. yıl seçiminde “Kurucu” değerlere dönülmek isteniyorsa, bir asır öncenin örgütlenme modeli bugün de hayata geçirilmeli, örgütlenilmedik mahalle bırakılmamalıdır.

Atatürk bu bağlamda bir noktaya daha değinir Nutuk’ta. Sivas Kongresi’nden sonra, “Hakları Savunma Derneği Örgütler Tüzüğüne Ektir (1)” başlıklı “yalnız ilgililere özel ve gizli” bir direktif daha düzenlenir ve buna göre, düşmanla çatışılan yerlerde silahlı birlikler, kıt’alar kurulur.

İşin özü, sonuç almak isteniyorsa tüm alanlarda örgütlenilmelidir.

Diğer yandan dedikodular sürmektedir. Temsil Heyeti’nin, Ziya Paşa’nın vali olarak Ankara’ya gönderilmemesi hakkındaki ricasına “hükûmet yüz vermemiş”, Ziya Paşa görevlendirmiş ve gönderilmiştir. Ancak Ziya Paşa, Eskişehir’e kadar gelmiş ve oradan izin alarak geri dönmüştür. Hükümet ise görüşünde direnmektedir. Telgrafta ayrıca Cemal Paşa’nın şu cümlesi yer alır: “Bozkır olayından dolayı basına iletilen bildirinin biçimini hükûmet, aramızdaki uzlaşmaya aykırı görmektedir.” Atatürk de şöyle der: “Oysa böyle bir bildirimiz yoktu.”

Hükümet adına yalan söylemek, çarpıtmak nasıl bir damardır ki bugün bile sürmektedir.

3 Kasım’da Cemal Paşa’nın telgrafına verilen karşılıkta şu başlıklar yer alır; “Amacı meşru olan ulusal örgütleri dağılmaktan korumak için bütün üst düzey görevlilerin bu görüşe göre seçilmesi, karşı olanların değiştirilmesi” konusundaki ricalar karşılık bulmamıştır. Ankara Valisi Ziya Paşa, kendi isteği ile izin almıştır. Polis Müdürlüğünün Nurettin Bey gibi bir kişinin elinde bulunmasına hükümet hâlâ kayıtsız kalmaktadır. Ulusal Örgütlerle ulusal birliği bozacak en ufak bir davranışa karşı hoşgörülü davranılmayacaktır. Bozkır olayı üzerine, Temsilci Kurul basına bir bildiri vermemiştir. İradei Millîye gazetesinde yayınlanan bir habere de Temsilci Kurul’un sansür koyma yetkisi yoktur.

“Temsilci Kurulun delegesi ve ulusal ayaklanmanın savunucusu olduğunu ileri süren” Cemal Paşa’nın cevabı ise düşündürücüdür. Telgraf metnine göre; meb’us seçimine katılmaktan çekinen Müslüman olmayan unsurlar ve çeşitli partilerin öne sürdüğü sebep, memlekette iki hükümetin olmasıdır. Meb’uslar Meclisi, milletin değişik bölümlerini temsil etmez ve özellikle Ulusal Güçlerin etkisiyle kurulursa, dünya bunu nasıl yorumlayacaktır? Meclis’in İstanbul’da toplanması, memleketin hayatî çıkarları gereğidir. Taşradaki Ulusal Örgütler hükûmet işlerine karışmamalıdır.

Temsil Heyeti’nin maddeler halindeki cevabı gecikmez: “Hıristiyan unsurların, daha Ulusal Örgütlerin ismi bile yokken, seçimlere katılmayacaklarını ilân ettikleri bilinmiyor mu?.. Yaygara koparan siyasî partilere gelince, bunlar yalan söylüyorlar. Çünkü, her tarafta seçimlere katılmışlardır… Toplantı yeri üzerindeki görüşte hükûmetin direnmesinin yerinde olup olmadığını zaman ve olaylar kanıtlayacaktır… Ulusal Örgütler adına hükûmetin işlerine, nerede ve kimin tarafından karışılmışsa hemen bildirilmelidir ki, gereken işlemi yapmak mümkün olsun. Ancak İçişleri Bakanı Paşa Hazretlerinin kuşku uyandırabilecek biçimde davranışlarına dikkatinizi çekmeyi gerekli görürüz Efendim.”

İçişleri Bakanı Damat Mehmet Şerif Paşa, memlekete birtakım heyetler yollamaya kalkışır. İçlerinde Fetva Emini ve polis müdürü olan kişiler de vardır. Ancak Temsilci Kurul’un delegesi olan Cemal Paşa bu durumu haber vermemiştir. Bunun amacı sorulur. Amaç ise belli olmuştur: Halkı zehirlemeye başlamak. Şöyle der Atatürk:  “İç ve dış düşmanların birlikte çalışmaları, Ali Rıza Paşa hükûmeti zamanında, Ferit Paşa zamanındakinden çok daha fazla başarılı olmaya başlamıştı.”

Cemal Paşa, Temsil Heyeti’nin telgrafındaki “İçişleri Bakanı’nın kuşku uyandırabilecek davranışlarına dikkatinizi çekmeyi gerekli görürüz.” cümlesinin açıklanmasını ister.

12 Kasım tarihli cevap telgrafında Atatürk bunları uzunca sıralar. “İçişleri Bakanı Paşa Hazretlerinin, kuşku uyandıran işlerinden ve davranışlarından akla gelenler” özetle şöyledir:

Milli Harekât sırasında iş yapmaya girişenlerin durumlarını gözdağı verici bir biçimde soruşturmak, tifodan ölen Tokat mutasarrıfının ölüm nedenlerini Sivas valisinden şifre ile sormak, ulusal heyet ile gizli görüşmeleri sırasında Adalet Bakanı’nın Milli Mücadele’nin başlarına karşı bir şeyler yapmak olanağı bulunup bulunmadığını onların yanında söz konusu etmek, vatan haini olduğu kanıtlanmış eski İçişleri Bakanı Adil Bey’in, düşünce ve yaptıkları açısından çok yakını olan İçişleri Müsteşarı Keşfi Bey’in hâlâ yerinde tutulması ve onun aracılığı ile sivil görevli değiştirilmelerinin gerçekleştirilmesi, halk tarafından işten el çektirilmiş ve hasta olması nedeniyle o zaman tutuklanması yoluna gidilmemiş olan eski Kayseri mutasarrıfı Ali Ulvi Bey’in Burdur’a atanması, Samsun sancağı uygun görülmediğinden İstanbul’a gönderilen Ethem Bey’in Denizli’ye atanması, Aydın mutasarrıflığına, Sivas’a getirilen Cavit Bey’in atanması, eski Konya valisi vatan haini Cemal Bey’in adamı olan Antalya mutasarrıfının hâlâ yerinde oturuyor olması, personel müdürlüğü gibi en önemli görevin bir Ermeni’nin elinde bulundurulması, Basın müdürlüğünde bir değişiklik görülmemesi, ulus düşmanı olanlara bir sığınak ve barınak olan ve düşürülmüş bulunan hükûmetin tek koruyucusu Polis Genel Müdürü’nün hâlâ görevde olması ve bu durumun Sait Molla’nın Mister Frew’a yazmış olduğu mektuplarda da açıkça görülmesi, İçişleri Bakanı’nın, memleket ve milletin kaderini böyle bir kişinin elinde bırakmakta bir sakınca düşünemiyor, belki de yarar görüyor olması, Jandarma Komutanı Kemal Paşa’nın gerek ulusal emeller gerek hükümet açısından zararlı kişi olduğu kesin iken, hâlâ işinin başında durması…

Bütün bunlar, “İçişleri Bakanı’nın iyi niyetine mi yorumlanmalıdır?” diyen Mustafa Kemal Paşa vardığı kanıyı şöyle ifade eder: “Hükûmet, Ulusal Örgütlere karşı görüşte bulunanların, memleket ve millet düşmanı olduğunu kabul etmiyordu. Ulusal Örgütler ile düşmanın hainlik örgütlerini, Ali Kemal ile, Sait Molla ile bizi eşit tutuyordu. Adapazarı, Karacabey, Bozkır, Anzavur olaylarını suç saymıyordu.”

Metnin tamamını günümüz iktidarının yönetme tarzı ile karşılaştırırsanız, işleyiş olarak birçok konuda benzerlik bulmanız mümkün olacaktır. Yüz yıl öncenin Saray ve Ulusal Güçler kavramları ne yazık ki, kaybedilen parlamenter sistem nedeniyle yeniden gündem olmak zorunda kalmıştır. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girerken verilecek olan mücadelenin ana hatları bellidir ve bu mücadele, Devlet’imizin kurucu değerleri tekrar vücut bulana kadar sürmelidir.

Canan Murtezaoğlu

Dinlemek için tıklayın

 

Yararlanılan Kaynak:
SİTE; NUTUK, 6.Dosya, s. 250-299