Kutuplaşmak/ kutuplaştırılmak


Türk halkı olarak geçmişte “sağcı-solcu, komünist- antikomünist, Alevi-Sünnî, Türk-Kürt, laik-anti laik” ve benzeri şekillerde kutuplaştırılmıştık. Günümüzde de “Osmanlıcı-Atatürkçü” olarak kutuplaştırıldık. Ancak asıl ilginç olanı toplum olarak konuşmalarımızda karşı tarafı “onlar” olarak nitelendiriyoruz. Hal böyle olunca da “onlar” ın karşısına “bizler” olarak çıkıyoruz. Yani “onlar, bizler”

Türk Dil Kurumu’nda kutuplaştırmanın anlamı şöyle verilmiş: Düşünce, görüş, sosyal ve siyasal konum ve tavır olarak iki karşıt grupta yoğunlaşmak.

Evet, bizler geçmişten bugüne bitmek bilmeyen bilinçli politikalar sonucunda iki karşıt grupta yoğunlaştırılıyoruz. Çünkü bu milletin birlik olunca neler yapabildiğini Türk İstiklâl Savaşı’nda bütün dünya gördü.

Geçmişte, İngiliz-Amerikan oyunlarıyla kutuplaştırılmıştık, bu kez kendi içimizden siyasilerin bilinçli politikaları sonucunda kutuplaştırıldık. Esasında bu durum, İngiliz-Amerikan politikalarının yarattığı ve beslediği bir durum olma özelliğini devam ettiriyor.

Karşıt gruplaşmayı daha da derinleştirmek için sosyal medya üzerinde “aktroller” ordusu kurdular. Sokaklar için hazırladıkları iddia edilen eli silahlı militanlar ordusu başka bir yazı konusu…

Düşünün, aynı ülkenin insanları… Aynı havayı soluyor, aynı suyu içiyor, aynı toprakları paylaşıyor ve de %99 oranında aynı dine mensuplar. Yani kardeşler. Bunu biz söylemiyoruz, Kur’an söylüyor.  “Kuşkusuz inananlar kardeştirler, öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin; Allah’ı sayın ki, size acınsın. (Hucurat/Odalar,10)

Ancak konu siyasî tercihler olunca düşmanlık, şiddet ve hakaret en yüksek boyutlara kadar ulaşabiliyor.

Herkes aynı partiyi tutacak ya da herkes birilerine gönül verecek diye bir kural mı var? Kimse kimseyi eleştiremeyecek mi? İktidarın ya da iktidarın başının her yaptığı/söylediği yüzde yüz doğru mu? Bu ülke sadece iktidara oy veren vatandaşlardan mı oluşuyor? Ülkenin büyük çoğunluğu, milyonlarca Türk vatandaşı bu iktidarın yaptıklarını tasvip etmiyor ve istemiyor. Bu da çok normal… Bir iktidar varsa ona karşı muhaliflerin olması çok doğal. Bir ülkenin tamamının iktidardan memnun olması eşyanın tabiatına aykırı… Ancak bu iktidar iş başına geldiğinden beri en tepeden en tabana, sokaktaki mensubuna kadar hiçbiri eleştiriye tahammül edemiyor. Ağzını açanı, kafasını kaldıranı susturuyorlar. İnsanlar, anayasal haklarını kullanamaz hale geldi. Her yönden korkunç baskı var. Hakkını arayan işçiye, memura, öğretmene, öğrenciye, emekliye, sağlıkçıya hâsılı “açız” diye feryat eden herkese sopa gösteriliyor.

İşçi grev yapamıyor, anında karşısında polis gücünü buluyor. Ancak, yasak olmasına rağmen işveren istediği gibi toplu işçi çıkarabiliyor. Bunun için işverene yasal bir ceza uygulanmıyor. İnsanlar tazminatsız kapının önüne konuluyor. Hakkını aramaya kalkınca da karşısında kolluk kuvvetlerini buluyor. İktidarın polis gücüyle susturuluyor. Bir nevi, sermayeye destek, emekçiye cop, biber gazı, tekme-tokat olayı yani…

Doğu’da ve Güneydoğu’da insanlar fahiş elektrik faturalarına itiraz etmek için sokağa çıkmak istiyor ama valilik kararıyla gösteri ve toplantı yasağı konuluyor. Oysaki Anayasa, önceden izin alınmaksızın gösteri ve toplantı yürüyüşlerine izin veriyor. Bu demokratik bir hak ancak gelin görün ki gücü elinde tutanlar Anayasa’yı da tanımıyor. Ellerinden gelse Anayasa’yı tamamen yürürlükten kaldıracaklar. Nitekim iktidarın mini mini ortağı, “Anayasa Mahkemesi kaldırılmalı” dedi.  Mahkemesi kaldırılınca Anayasa’sına da gerek kalmayacak elbette… Bir taşla iki kuş…

İnsanlar fahiş elektrik ve doğalgaz faturalarına itiraz ediyor, sesini duyurmak için sokağa çıkıyor, karşısında polis gücünü buluyor. Sosyal medyada derdini anlatmak istiyor, parayla tutulmuş trol ordusu saldırıyor. Hem de ne saldırmak. Hakaret, küfür gırla gidiyor. “Siz, biz” kavgaları… Tehditler, tehditler… Binlerce maaşlı trol bunun için oluşturulmuş. Abdülhamit’in jurnal ordusunun 21. yüzyıl sürümü gibi, sosyal medya trolleri.

Zengin korunuyor, iktidar ve ne kadar taraftarı varsa korunuyor; kıllarına halel gelmiyor ama muhalefet partilerinin liderlerine yumruk atılıyor, “yakın onları” diye canice bağırılıyor, hakaret ediliyor; yumruk atan “kahraman” ilan ediliyor, hiç kimse ceza almıyor. Bir de üstüne “bunlar daha iyi günleriniz” diyerek gözdağı veriliyor. İktidarın gazetecileri hakaret edince görmezden geliniyor, muhalif gazeteciler biraz eleştirel yazı yazsa hemen karakola çekilip, gözaltına alınıyor.

Oysaki Kur’an adalet konusunda bakın ne diyor; “Ey inananlar! Allah için adaleti yerine getirmede örnek olun. Bir ulusa olan düşmanlık adaletli olmanızı engellemesin. Adaletli olun, bu saygın olmaya daha çok yaraşır. Allah’a saygılı olun. Doğrusu, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Maide/Sofra,8)

Günde 24 saat ekranlardan Allah, Kur’an, peygamber diyenler, konu kendileri olunca Allah’ın “âdil olun, adaletle yönetin!” emrini görmezden geliyorlar. Hak, hukuk, adalet sadece iktidara ve yandaşlarına işletiliyor. Tek taraflı adalet, Allah’ın adaleti olmuyor; iktidarın adaleti (!) oluyor. Bir ülkede adalet kurumu Allah’ın emrettiği şekilde âdil olarak işletilmediği için, o toplum da iyi bir duruma gelemiyor, kurtuluşa, selamete, feraha ulaşamıyor.

Adaleti uygulamak için de ahlaklı olmak gerekiyor. Ahlâk, bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kurallardır. Ahlak, adaleti de beraberinde getiriyor. Çünkü ahlaklı toplumlar, adaleti gözeten toplumlardır. Adalet, tek taraflı işletilince ahlak o toplumu/ülkeyi terk ediyor. Ahlak düzelmeden, toplumlar da düzelmiyor. Eğer bir ülkede adalet bir kesim için uygulanıyorsa orada hiç adalet yok demektir ve adalet bir gün herkese gerektiğinde onu bulamayabiliriz. Bir ülkede ahlak yoksa orada haktan, hukuktan, adaletten, vicdandan, insanlıktan, onurdan, sevgiden; insanı insan yapan hiçbir değerden söz edilemez; çünkü yoktur…

Hanımlar, beyler; bu ülke hepimizin ve biz birlikte yaşıyoruz. Neyi paylaşamıyoruz? Birileri iktidarını sürdürsün diye mi bu kavga? Bırakalım kim iktidar olursa olsun. Biz ülke olarak sadece; bizi yönetenler dürüst mü, ülke kaynaklarını âdil bir şekilde paylaştırıyor mu, çalmadan, çırpmadan millî varlıklarımıza sahip çıkıyor mu, doğayı koruyor mu, insanı koruyor mu, içeride adaletli dışarıda onurlu bir siyaset izleyebiliyor mu, Türkiye’yi dünyada sayılı ekonomilerin arasına sokabiliyor mu, uluslararası arenada güvenilir ve saygı duyulan, sözünün ağırlığı olan barışçı ancak ülkesinin çıkarları konusunda kararlı bir politika izliyor mu, halkının refahı için projeler üretiyor mu, ülkeyi muasır medeniyetler seviyesine çıkarmak için uğraşıyor mu, üniversitelerimizde bilime öncelik veriyor mu, gençleri geleceğe hazırlayabiliyor mu, diye sormalı ve bu ülkenin asıl sahipleri olarak bunlara bakmalıyız.

İktidarlar gider, halklar kalır ve bizler birlikte yaşamak zorundayız. Herkes aklını başına alsın ve şöyle bir durup düşünsün ve kendisine sorsun; biz ne yapıyoruz?

Nedir bu kin, öfke ve düşmanlık? Ne için ve kim için?

Bizi kutuplaştıranlar, iktidarlarının ve ideolojilerinin sonsuza kadar sürmesini isterler. Bunu da bizi, bize kırdırarak sağlarlar. Silahı kendi elimize verirler ve tetiği kendi parmağımıza çektirirler. Kaostan, kavgadan ve nefretten beslenirler. Onların iktidarlarının gıdası insanların birbirine düşman olmasıdır. Birbirine sarılan insanlar saltanatların korkulu rüyasıdır. Bunu hiç istemezler. Bu nedenle de insanları bölerler ve birbirine düşman ederler. Ancak, kimse endişelenmesin; geçmişte bunu başaramadılar, yine başaramazlar. Biz buna izin vermedik, vermeyiz. Tetiği bize çektirmelerine izin vermeyelim.

Tülay Hergünlü – SMMM

 

Dinlemek için tıklayın