“Kralın dokunuşu”


17 Ekim, “Dünya Yoksullukla Mücadele Günü” idi.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres yaptığı açıklamada; “Zamanımız yoksulluğun ahlaki sorumluluğunu taşıyor. Son yirmi yıl içinde ilk defa aşırı yoksullukta artış yaşanıyor.” dedi. Ve açıklamalardan şunu da öğrendik ki; aşırı yoksul kadın sayısı erkeklerden çok fazla.

Sebep, kör talih midir yoksa adalet ve ahlak eksikliği midir? Ve bu aşırı yoksul kadın ya da aşırı yoksul kişi; hangi hakkı için mücadele edebilir?

“Ekonomik yatırımlar kadın girişimcileri hedeflemeli, kayıt dışı sektörün daha fazla kayıt altına alınması sağlanmalı, eğitim, sosyal koruma, evrensel çocuk bakımı, sağlık hizmetleri ve insana yakışır işlere odaklanılmalı.” diyerek önerilerini sıralayan Guterres, sözlerini şöyle noktalamış: “Bugün ve her gün, yoksulluğu sona erdirmek ve herkes için adalet, onur ve fırsatlar dünyası yaratmak için el ele verelim.”

Adalet, onur ve fırsatlar dünyası yaratmak gibi gösterişli dilekler, ne yazık ki insanların evine “nur topu” olup yağmıyor. Yağmadığı gibi, bu kavramların teğet geçtiği insan sayısı günden güne artıyor.

Ülkemizdeki duruma gelince; başka ülkelerde cennet yaratma peşinde olan iktidar, rakamlara bakılırsa kendi ülke insanına bu cenneti pek de reva görmüyor. İktidar, “Eve lazım olan camiye haramdır.” atasözünü unutmuş görünüyor.

TÜRK-İŞ araştırmasının Eylül 2021sonuçları şöyle:

Dört kişilik bir aile, “sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmek” için aylık 3.049 TL gıda harcaması yapmak zorunda. Bunun adı açlık sınırı. Gıda harcaması ile diğer tüm ihtiyaçlar (giyim, konut, kira, elektrik, su, yakıt, ulaşım, eğitim, sağlık, vb.) için zorunlu olan aylık harcama tutarına sahipseniz, yani kazancınız 9.931,59 TL. ise bunun da adı yoksulluk sınırı. Listede bekârın yaşama maliyeti de aylık 3.709,23 TL olarak verilmiş.**

Tüketici Hakları Derneği’nin Temmuz 2021 verilerine göre de ülkemizde 16 milyon kişi açlıkla, 50 milyon kişi de yoksullukla mücadele ediyor; yani toplumumuzun %75’nin hayatı, “mucize hayat!”

Tuzu kuru olan %25’in büyük çoğunluğu bugünkü iktidarla çıkar sarmalı içinde olanlardan oluşuyor. Bu çıkar sarmalını, gelişmiş iletişim teknolojileri sayesinde her an her yerde ortaya dökülmüş olarak izleyebiliyorsunuz. Bu çıkar sarmalının kadın/erkek kişileri her alanda porsiyonlarına porsiyon kattıkça, yoksulluk ve açlıkla boğuşan insanlara, geleceğini kurtarma peşine düşmüş öğrencilere, gençlere de “porsiyon küçültme” öğütleri veriyorlar; kimi saraydan çağrı yapıyor, kimi de ekranlardan hem de yüzleri hiç kızarmadan! Bu “porsiyon küçültme” lere de İslam Peygamberi’nin “mideyi boş bırakın” anlamındaki sözleri dayanak yapılıyor. 1400 yıl önce Hz. Muhammed, midenizi boş bırakın dedi mi demedi mi bilemiyoruz ancak sarayda oturmadığını kesinlikle biliyoruz. Ayrıca israf etmediğini, mal ve parayı üst üste yığmadığını, kamu malını kullanmadığını ve kamu malından çalanın cenazesine gitmediğini de kesinlikle biliyoruz.

Gazeteci-yazar İsmail Saymaz’ın dinci iktidarlar için kullandığı, “fakirden oy alıp zengine yatırırlar” ifadesindeki sistemin ülkemizde işlediğini biliyoruz. Fakir insanların da bile isteye bu sistemi yürütecek siyasi partilere oy vermeye devam ettiklerini biliyoruz. Neden?

Ortaçağlardan on sekizinci yüz yıla kadar İngiltere ve Fransa’da görülen bir inanç var: Kralın dokunuşu! Peter Burke, Annales Okulu adlı kitabında, Annales hareketinin kurucularından Marc Bloch’un düşünceleri üzerine incelemelerini sürdürürken, “Kralın dokunuşu” konusunu da değinmiş. Şöyle yazıyor: “Bu inanca göre, ‘kralın şerri’ olarak bilinen bir hastalık olan sıraca illetinden (bir tür deri veremi), kralın dokunuşuyla ve bu amaçla düzenlenen, hastaya dokunma merasimiyle kurtulmak mümkündür; kral böyle bir iyileştirme gücüne sahiptir.”

Okudukça öğreniyorsunuz ki, işe yaramadığını bile bile hastalar ikinci kez gelip dokunulma talebinde bulunabiliyorlar ya da şifa bulduklarına inanıyorlar ve bu insanlar, “kralın dokunuşunun onları iyileştireceğine inanmasından çıkar sağlayan grupları” da tartışmıyorlar.

İlginç bir benzerlik, değil mi?

Biri çağlar önce, hastalığına faydası olmadığını bile bile, kralın üstün siyasi iktidarının seline kapılarak her hal ve şartta orada olmaya devam ediyor.  Yüz yıllar sonra diğeri de her gün daha da yoksullaşmasına rağmen, güçlü bellediğinin yanında durmaya devam ediyor.

Mucize hayatların sahipleri, şifacı gücün (!) peşinde olduğu sürece pek bir şey değişmeyecek gibi görünüyor. Bilim, hak, hukuk, adalet, demokrasi, onur, eşitlik, insanlık gibi kavramların hayata geçmesi için uğraşanlar da ne yazık ki halk arasında “sıracalı” yani hastalıklı sıfatına maruz kalabiliyor.

Tercih, her zaman olduğu gibi insanın; ya “Kralın dokunuşu” için sıraya girmeye devam edecek ve hayatının çıkmaz sokaklarında dolanıp duracak ya da “önce insan onuru” diyenlerin yolunda ilerleyecek. Bu vesile ile Mustafa Kemal Atatürk’ün on iki yıl hizmetinde bulunan Cemal Granda’nın hatıralarından şu cümleleri verelim:

 “… Ankara’ya döndüğümde Atatürk’ün yanına çıkıp geldiğimi bildirmek istedim. Köşk’ün kütüphanesinde çalışıyordu. İçeriye girip elini öpmek için eğildiğim zaman, ayağa kalkarak elini öptürmüştü. Karşısındaki uşak bile olsa, insanları eşit görür, saygı gösterirdi.” ****

Canan Murtezaoğlu

 

Dinlemek için tıklayın 

 

Yararlanılan Kaynaklar:
*https://turkey.un.org/tr/151941-guterres-yoksullugu-sona-erdirmek-ve-herkes-icin-adalet-onur-ve-firsatlar-dunyasi-yaratmak
**http://www.turkis.org.tr/EYLUL-2021-ACLIK-VE-YOKSULLUK-SINIRI-d563758
***http://www.tuketicihaklari.org.tr/haberler/basinaciklamalari.2021.07.01.html
**** Cemal Granda; Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, Yade Yayınları, s.47