“Karşı blokun açık hareketi”


1919’un Ekim günleri… Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının Salih Paşa ile Amasya’da buluşmak üzere Sivas’tan ayrılmaları üzerine gelişen “Şeyh Recep olayı” nı daha önce yazmıştık. Ancak iş bununla kalmayacaktır. Adapazarı yöresinde de benzer bir olay yaşanacaktır. Atatürk, Nutuk’ta bu konuya da uzunca yer ayırır. Şöyle der:

“Adapazarı ilçesinin Akyazı yönlerinde türeyen Talostan Bey ve İstanbul’dan para ve direktifle gelerek, atlı asker olacaklara 30 ve piyade yazılacaklara 15 lira aylık sözü veren Bekir Bey ve Sapanca’nın Avçar köyünden Beslân adında bir tahsildar birleşiyorlar. Bu adamlar başlarına topladıkları atlı, yaya birtakım kişilerle Adapazarı ilçesini basmaya karar veriyorlar. Tahir Bey isminde olan Adapazarı kaymakamı, bunu haber alıyor. Tahir Bey, İzmit’ten gönderilen bir binbaşı ile bulduğu yirmi beş kadar atlıyı alarak ilçeyi basmaya gelenlere karşı yola çıkar. Lûtfiye denilen bir köyde karşılaşırlar. Bu derme çatma kalabalığa davranışlarının amacı sorulmuş… verdikleri karşılık şu imiş: ‘Padişah hazretlerinin hayatta ve yüksek halifelik makamında olup olmadığını öğrenmek için Adapazarı’na telgraf başına gelmek istiyoruz. Mustafa Kemal Paşa’yı, padişah olarak kabul etmeyiz…”

Amaç elbette telgraf çekmek değildir…

Tahir Bey’in mutasarrıfa verdiği bilgilere göre bu kişiler İstanbul’da önemli kişilerle ilişki içindedirler ve Padişah da bu durumdan haberdardır. İstanbul, bu iş için bir hafta süre vermiştir; beş gün geçmiş, iki gün kalmıştır ve işin çabuklaştırılması gerekmektedir.

İzmit’te Tümen Komutanı Adapazarı üzerine bir askerî birlik, Ali Fuat Paşa da Düzce üzerine bir miktar kuvvet yollayacaktır. Bekir adlı kişinin, yabancı düşmanlar tarafından gönderildiği Tümen Komutanı’na bildirilir. Mustafa Kemal Paşa, Adapazarı Kaymakamı Tahir Bey’e: “Bekir ve arkadaşları hakkında sert ve ivedi önlemler uygulanmasında kesinlikle kararsızlık gösterilmeyerek yaptıkları zararlı işlere son verilerek sonucun bildirilmesi” emrini verir.

Subaylıktan kovulmuş olan Bekir ve yandaşlarının yaptıklarını ve kimliklerini Savaşişleri Bakanı Cemal Paşa’ya da bildiren Mustafa Kemal Paşa, kararlı tutumunu sürdürecek ve şöyle yazacaktır:  “İstanbul hükûmetince bu gibi karıştırıcı işlere ve davranışlara karşı zamanında etkin önlemler alınmazsa, işin ucu, ulusal örgütlere dokunursa, en sert önlemlere başvurmakta kendimizi haklı göreceğimizi bilginize sunarız.”

Sonuç olarak, “önemli sayıda toplanmış ve toplanmakta olan kötü kişiler” dağıtılır; tahsildar Beslân ve kardeşi yakalanır. Para ve talimatlarla İstanbul’dan gelmiş olan Bekir ise kaçmıştır. Kışkırtıcılardan bir diğer isim olan İngiliz İbrahim ve bazıları hakkında da kovuşturma başlatılır. Mustafa Kemal Paşa, “haince girişimlerde bulunması çok olası” olan Bekir’in izlenmesi gerektiğini Cemal Paşa’ya yazar. Nitekim Ekim sonlarında Bolu Mutasarrıfı’ndan gelen telgrafta; “Bekir’in emrindeki iki subay, kırk silahlı adam ile birlikte Abaza köylerinde halkı, şimdiki hükûmet adına Milli Harekât’a karşı kışkırttığı ve birçok para harcadığı ve bakanlığa yapılan bildirimlerin benimsenmediği” cümleleri yer alacaktır.

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının niyeti, hükümetin işine karışmak değildir ancak iç ve dış düşmanların, Padişah’ın bilgisi dahilindeki girişimlerini hükümet engeller diye beklemek de “bönce boyun eğmek” olacaktır.

Dış düşmanlar-iç düşmanlar-para üçlüsü belli ki her şeye kâdirdir. Bugün de bu çark aynen dönmektedir. Olaylara ve gelişmelere Atatürk’ün gözünden bakanlar bunu elbette görmektedirler. Atatürk, yine yüz yıl öncesinden yürünecek yolu işaret etmiştir: O yol; iktidarın işine karışmamakla -ki rejim değiştiğinden beri zaten karışılamıyor-  “bönce boyun eğmek” arasındaki uzun ince ve her daim uyanık olarak yürünmesi gereken yoldur! Yürüyen bunu başarmak için yürümelidir.

Ekim 1919’a dönelim… Amasya görüşmeleri sırasında gelen bilgilere göre; Hürriyet ve İtilâf Partisi, Askerî Nigehban Derneği ve Muhipler Derneği bir blok oluştururlar. Atatürk şöyle ifade eder: “Bu blok ve Ali Kemal ve Sait Molla gibi kişiler, durmadan Müslüman olmayan unsurları, Ulusal Güçlere karşı kışkırtmaya başladılar.”

Bu kışkırtmaları; Ermeni Patriği Zaven Efendi’nin “Milli Harekât yüzünden Ermenilerin göç etmekte oldukları” konulu mektubu, Hikmet adlı bir kişinin Adapazarı dolaylarında silahlı adamlar toplamaya başlaması, Değirmendere’de para ile adam toplanması, çete olarak toplananların Geyve hükûmet konağını basmaya karar vermeleri, Karacabey’de benzer davranışlar ve Bursa’da, Gümülcüneli İsmail’in düzenlediği çeteler, tutuklu Nigehbancıların bir günde hapisten çıkarılmaları olarak özetleyebiliriz. “Karşı blokun açık hareketi”,  özellikle Ulusal Güçlerin İstanbul merkezini ümitsizliğe sürüklemeye başlar.

Hükûmet ise, “amaç ve karar sahibi olduğunu” gösterecek hiçbir davranışta bulunamamaktadır. Bu duruma ilk tepki Ankara Vali Vekili Yahya Galip Bey’den gelir. Sivas’a çektiği telgrafta Mustafa Kemal Paşa’ya hitap eder ve: “Biz kaderimizi, ne böyle, milletin kaderini bilmeyen hükûmete ve ne de gelişigüzel gönderilecek valilere bırakamayız… Nasıl ki siz askerlikten ayrılarak ulusun herhangi bir bireyi gibi çalışmaya karar verdiniz, ben de buradan çekilerek aynı yoldan milletimin görevini üstlenmeye karar verdim.” der.

Tepkinin nedeni şudur: Ankara Belediye Başkanı ve Müftü Rifat Efendi dışardan gelecek valiyi kabul etmeyeceklerini, Ankara’ya Ankara’dan vali atanması gerektiğini İstanbul’a bildirirler. Cemal Paşa bu protestoyu Mustafa Kemal Paşa’ya iletir ve Padişahça onaylanan valinin yola çıkması gerektiğini bildirir. Ankara haklıdır ancak Mustafa Kemal Paşa “hükûmet erkini kırmamak için” telgraf başında öğütler verir. Cemal Paşa’ya da durumun idare edilmesini söyler.

Burada Atatürk özetle şu bilgiyi paylaşır: Temsilci Kurul, hükûmetin durum ve niteliğini pek güzel anlamıştır, ancak “amacı güvenle elde edinceye kadar, gerekli görülürse, biraz da ödün vermek zorunluluğu” vardır.

Mustafa Kemal Paşa, Cemal Paşa’ya verdiği karşılığı tüm ayrıntılarıyla aktaracaktır Nutuk’ta. Başlıklar olarak vermeye çalışırsak: İngilizlerin yönettiği, yukarıda adı geçen kuruluşlardan oluşan “blok, Müslüman olmayan unsurları” sürekli kışkırtmaktadır. Konya’ya gönderilen Vali Suphi Bey, İngiliz Muhipler Derneği İstanbul yönetim kurulu üyesidir. “Tam dinginlik ve güven oluşmadan önemli işlerin başına, hiç denenmemiş güçsüz bir valinin atanması” kuşkuyla karşılanacaktır. Halk “tehlikelerden ve karıştırıcı olaylardan” çok ürkmüştür. Düşmanlar “iblisçe ve sıkı” çalışmaktadır. Bu nedenlerle yeni vali şimdilik gönderilmemelidir.

Bu arada Ulusal Güçlerin İstanbul örgütü, Ali Fuat Paşa aracılığı ile Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf iletir. Telgraftaki bilgilere göre; Çerkez Bekir’in olayı Ulusal Güçlere karşı ayaklanmanın başlangıcıdır ve “Padişah, Ferit Paşa, Adil Bey, Sait Molla ile Ali Kemal Bey” den oluşan bir grup da bundan nasıl yararlanacaklarını tasarlarlar. Yukarıda adı geçen Hikmet adlı kişi için de şöyle der Atatürk; “Önce Amasya’dan geldiğini, beni tanıdığını, Ulusal Örgüt kurma yetkisinin ancak kendisinde olduğunu ileri sürerek Sivas’la haberleşmeye kalkışmak ister. Karşı taraf önler. Hikmet, karşı örgüt kurar. Bunu sezinleyen Sait Molla, Hikmet’i elde edecek çareyi bulur. Kendisini Hıristiyanlara karşı ayaklanmaya kışkırtır.”

Yukarıdan aşağıya her kademede hile-hurda (aslı hile hud’adır yani aldatma, oyun kurma) ve yalan-dolan hız kesmeden devam etmektedir. Ne ilginçtir ki bugün “ecdadımız Osmanlı” diyenler de aynı yöntemlerle iktidarda kalmaya çalışmaktadır.

Bu bilgiler üzerine Mustafa Kemal Paşa, Cemal Paşa’ya telgraf çekecek;  “oralarda hâlâ fesat tohumu” olduğunu ancak “Ulusun birliği karşısında, tümüyle yok olup gideceği” nde kuşku olmadığını yazacaktır. Her şeyin Padişah’ın bilgisi dahilinde yapıldığını yayanların “Allahça lânetlenmişlere yaraşırcasına” hareket ettiklerini ve bu vatan hainlerinin “hakkında gerekli incelemeler yapılıp yasal kovuşturmaya geçilmesi” gerektiğini de belirtecektir.

Mustafa Kemal Paşa’nın bu sözlerinde de, “Cumhuriyet’in 100. yıl seçimi” için anahtar ifadeler vardır; sürmekte olan fesat tohumunun yok edilmesi ulusun birliği ile mümkündür.

Dikkat edilmesi gereken konuyu daha iyi ifade edebilmek için yazımızı, İngiliz Yüksek Komiseri Rumbold’un İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a Ankara ile ilgili elde ettiği bilgileri sunan raporundan bir alıntıyla bitirelim. Tarih 7 Ocak 1922 yani yüz yıl önce bugün…

“… Mustafa Kemal her zamankinden daha güçlü durumda. Ankara hükümeti, Türkiye’nin başkentini Anadolu’ya kaydırmak niyetinde. Türkler ‘Anadolu Türklerindir’ düşüncesinde. Kemalistlerle anlaşmaya varılamaz; çünkü Anadolu’nun tam bağımsızlığını istiyorlar.”

Ulusal birliği sağlamak için “aldatan ve aldatılanların” değil aklın, bilimin ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yolunda olmalıyız. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin her yurttaşı Türkiye’nin geleceğinden sorumludur.

Canan Murtezaoğlu

 

     Dinlemek için tıklayın               

                                             

Yararlanılan Kaynak
SİTE; NUTUK, 6.Dosya, s. 250-299