Karmaca 2016


Floransalı İtalyan düşünür Niccolò Machiavelli demiş ki:

“Eğer bir millet iktidarda bulunan kişilerin şerefsizliğini, alçaklığını, hırsızlığını, yalnızca kendi siyasi görüşünden olduğu için görmezden geliyorsa, o millet erdemini yitirmiştir. Erdemini yitiren millet bir gün vatanını yitirir.”

2016’da sosyal medyada yazdıklarım arasında yeniden bir dolaştım. Genelde FETÖ hain darbesi, dincilik, giyim-kuşam-iman vb. konular öne çıkmış. 15 Temmuz hain darbesi üzerine düştüğümüz bazı notları paylaşalım:

“Köylü, milletin efendisidir.” sözünü küçümseyip kendi efendilerine hizmet ettiler!

Ekranlara kurulan dinci birtakım yorumcular, akademisyenler, Rahip Frew’dan emir alan padişah gibiler…

Hangi haberi, hangi kanalı dinlesek, her şeyi yapıp eden FETÖ! Demek ülkeyi 14 senedir Adalet ve Kalkınma Partisi yönetmiyormuş! Ak koyun kara koyun da geçit başında belli olmuş. Şimdi nasıl ayıklanacak bu pirincin taşı!

Kışla yapacağız diye inatlaşanlar, kışlaları FETÖ’ye teslim ettiler! Burnunun ucunu göremeyenler tarafından mı yönetiliyoruz?

“Türkiye’nin 90 yıllık enkazını kaldırdık” diyene kadar, içinizde barındırdığınız, kollayıp koruduğunuz enkazı temizleseydiniz ya!

Karadeniz bölgemizde himmet adı altında toplanan para 4 trilyon, dedi bir konuşmacı bir haber kanalında. (CNNTÜRK, 9.8.2016) Ula uşaklar, siz ne ettiniz? Fındığı, çayı toplayıp da sümüklüye mi teslim ettiniz?

“Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” sözü sanki bugünler için söylenmiş… “CHP camileri ahır yaptı!  Çapulcular camilerde içki içtiler! Çapulcular camilere ayakkabılarla girdiler! Üstleri çıplak adamlar bacımıza saldırdılar!” derken; FETÖ’cüler camiyi kurşunladılar, postallarıyla halıları ezdiler, kadınlara ateş açtılar, kadınları tartakladılar!

Kur’an diyor ki; “Başınıza gelen herhangi bir yıkım ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür.” (Şûra / Danışma, 30) Hepsini ellerinizle işlemediniz mi; din, iman, hurafe, keramet, salya, sümük, ter, tırnak, deccal, himmet, cemaat, para, seks, odalara giren kadın cinler, mehdiler, mesihler, ablalar, abiler, bademlemeler, tacizler, tecavüzler; daha neler neler … ortalık hallaç pamuğu gibi… Kur’an şunu da diyor tabi: “… O, akıllarını kullanmayanlar üzerine kötülükçülük var eder.” (Yunus, 100)

Batılı her durumda “sori” (sorry-affedersiniz) der geçer. Yolda yürürken çarpsa da Irak’ta binlerce ton bomba atsa da fark etmez! Bir “sori” çeker, bitirir işi. Bizler muasır medeniyet seviyesini yakalamış, geçmişiz de haberimiz olmamış. Baksanıza her yer FETÖ her yer “sori”!
***
Dinciliğin kurbanı nasıl olunur sorusunun cevabı için de bir vatandaşın satırları yeterli gibi görünüyor.

Kendini “sol” olarak tanımlayan bir siyasi partinin il başkanına mektup yazan bir vatandaşımız, “kitabı soldan verilenler” tuzağına düşürülmüş belli ki! Şöyle yazmış:

“Ben hayatımda hiç sol partiye oy vermedim. Sol partiye oy vermenin günah olduğunu anlattılar. Demek ki Allah bizi sınadı. En son …’nin kapısına getirdi. 6 çocuğum var. Öğretmen maaşımı kestiler. Bankada 30 bin liram vardı ona el koydular. Çocuklarımı kaydettirecek param yok.” (Cumhuriyet; 15.10.2016)

O günden beri siyasiler, bu vatandaşa ve milyonlarcasına sabah-akşam ve de özellikle din adı altında işlenen “sol” kavramı üzerinde acaba düşündüler mi? Biz yine de hatırlatalım: Bu Devlet’in kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ne “sağ” dedi ne de “sol”! Hepsini kapsayan tek bir kavram kullandı: Halkçılık yani “halkı gözeten, halktan yana siyaset gütmek” ilkesi. (Prof. Dr. Sina Akşin; Kısa Türkiye Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür yayınları, s.226)
***
Giyim-kuşam-iman üçlüsü de oldukça yer tutmuş notlarımın arasında… Bu, irdelenmesi, açık ve net bir şekilde seslendirilmesi gereken bir konudur ancak “hassasiyetler” nedeniyle üstü örtülü kalmaya devam ediyor. Biz yine de görüşümüzü paylaşalım…

Bir insanın kıyafet seçimi onun insan hakkıdır ancak kıyafet üstünlüğünün başladığı yerde insan hakkı örselenmeye başlar. İmanın ölçüsü “içtenlikle” Yaratıcı’ya teslim olmakken, İslam ülkelerinde kıyafet, imanın ölçüsü olmuştur. Yeri gelmişken şu ayeti de verelim: “… Ben âlemlerin eğitenine içtenlikle boyun eğmekle emrolundum.” (Mümin / İnanan, 66)

Kişi hür iradesiyle kıyafetini seçmelidir. Burada elbette toplumların gelenek ve görenekleri, çağa ayak uydurma ya da kurum ve kuruluşların yönetmelikleri vb. başlıklar devreye girebilir, ancak giyim-kuşam hiçbir hal ve şartta imanın ölçüsü değildir. Örneğin; bir din adamının giydiği kıyafet onun sadece hangi dine mensup olduğunu gösterir; imanının ölçüsünü göstermez. Aynı durum kişiler için de geçerlidir. Giyim-kuşam, iman konusunda üstünlük aracı yapılamaz çünkü kalplerdekini ancak ve ancak Yaratıcı bilir.

“Hassasiyetleri korumak” adına yalnız siyasetçilerin değil laik düşünceyi savunan yazarların da bu konuda ağız alışkanlıkları sürmektedir. Şöyle yazmış bir gazeteci: “Boğaz köprüsü üzerinde askerlere kafa tutan yiğit kadını gördünüz mü? Mütedeyyin kişiydi…” (Milliyet, 25.07.2016) Ben de kendisine cevap yazmışım: “Evet, bu kahraman kadın vatandaşımız korkusuzca darbecilerin üzerine gitti ancak başındaki örtü ille de onun mütedeyyin olduğunu göstermez. Öncelikle sadece baş örtüsü kullanan bir vatandaşımızdır çünkü başörtüsü imanın göstergesi değildir. Aynı şekilde; ‘açık kadın / kapalı kadın’ ifadelerini kullanmak da doğru değildir. Özetle; baş örtüsü takmak, çarşaf giymek, mini etek giymek, uzun etek giymek, pantolon-ceket giymek, elbise giymek vb., kişilerin öncelikle giyim tarzını gösterir. Göğüslerdekini ise yalnız Allah bilir. Bakın gelinen noktada; eşi başörtülü bir adam bir başka başörtülü kadını ‘ganimet’ ilan edebildi.”

Kıyafet imanın ölçüsü yapılırsa ne olur?  En azından şu olur: erkek, üstünlüğünü açıkça ilan eder, kadına şiddet bitmez, kadını dövmeyi kendinde hak görenler çoğalır, kadının hakları ihlal edilir ve toplum da sıklıkla, “Şort giyen genç kadına otobüste tekme atan ruh hastası (!) serbest bırakıldı!” gibi haberleri okumaya devam eder. Olayı seyreden otobüs yolcularını ve sürücüyü sorgulamak da hiç aklına gelmez! Burada asıl sorun, ruh hastası adam değildir. Asıl sorun, Cumhuriyet’in, Medeni Kanun’un maddi-manevi her türlü imkânından yararlanıp ekranlara kurulan -örtülü/örtüsüz- nalıncı keseri gibi hep aynı tarafa yontan konuşmalar yapan gazeteci-hukukçu-tarihçi-siyasetçi kadınlar ve sırtlarını dayadıkları erkeklerdir.

Peki, kendilerini aydın olarak tanımlayanlar; din konusunda herhangi bir bilgi sahibi olmadan, irdelemeden, bilindik kabullerle konuşmaya, yazıp çizmeye devam ederlerse ne olur?

Büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede dinin kitabı ile toplumun bağı git gide kesilir olur, dolayısıyla da toplum aydınlatılmamış, din de oyun-eğlence haline gelmiş olur ve
“… De ki: ‘İnanmadınız, ancak ‘Müslüman olduk’ deyin; iman henüz gönüllerinize yerleşmedi…” (Hucurat / Odalar, 14) sözünün üstü hep örtülü olur.
***
2016’da:

Birileri Anıtkabir’i oyun alanına çevirme girişiminde bulundu, Anıtkabir sıradanlaştırılmak istendi. Ancak Mimarlar Odası’nın suç duyurusunda bulunması, ziyarete gelen vatandaşların oyun parkını sökmeye başlamaları ve artan protestolar sonucunda Genelkurmay Başkanlığı, Anıtkabir’e yapılan oyun parkının kaldırılmasının kararlaştırıldığını açıklamak zorunda kaldı…

Birileri yine doğayı talan ettiler…

Birileri yine şehit oldular.  723 canımız toprağa verildi, ebedi yolculuklarına uğurlandı. Yine anaların-babaların-çocukların yürekleri dağlandı, evlere ateş düştü.
***
Mustafa Kemal Atatürk’ün inandığı ve savunduğu siyasi ilkelere uyulsaydı, bugün bambaşka bir Türkiye’de yaşar olacaktık. Olamadı; çünkü 1938’den sonra iktidar olanların büyük çoğunluğu kendi “ben” leri ile yol almayı tercih ettiler.

21. yüz yılın başlamasıyla, Cumhuriyet ve demokrasi adına, ülkemiz ve ülke insanımız adına yararlı ve çağa ayak uyduran adımların atılmasını umuyorduk. Ancak tam aksine, zihniyet olarak 1923’ün gerisinde oyalanmaya başladık. Rejimin değişmesiyle de her şey daha da kapalı kapılar ardına çekilmeye başladı. Yöneticiler, ilim-akıl-mantık üçlüsünü bir kenara ittiler. Milli bir siyaset takip etmek ve ona dayanmak gibi düşünceler yüzeysel kaldı. Milletin ve memleketinin gerçek saadet ve kalkınmasına çalışmak cümlesindeki “gerçek” ten uzaklaşıldı. Uzun emeller peşinde millet meşgul edildi ve zarara uğratıldı. Sözde paslı çiviler hırsla söküp atıldı, oluşan çatlaklar göstermelik sıvalarla kapatılmaya çalışıldı. Her kavrama çivi sokmak âdet oldu, sonuç olarak da iş ve oluşun çivisi çıktı…

Cumhuriyet’imizin 100. yılına girerken “çivi gibi” yani çok sağlam bir iradeyle yönetilmeyi istemek hakkımızdır.

Canan Murtezaoğlu

 

 

Dinlemek için tıklayın