Kadersizliğin çözümü


Türk milletinin “kadersizliği” şu ki, kendisine bir Devlet armağan eden, her ayrıntıyı onunla paylaşan Gazi Mustafa Kemal Atatürk gibi bir lidere bir daha sahip olamayacak. Ancak çağlar üstü lider bu konuda da Türk milletini “İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik geçici Mustafa Kemal… İkinci Mustafa Kemal, onu ‘ben’ kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni yaşam ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim girişimlerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!” sözleriyle diri tutmaya çalışmıştır. Türk milletinin yapması gereken O’nun aklını, yol ve yöntemini, ilke ve devrimlerini hayata geçirerek dünya coğrafyasında hak ettiği konuma yükselmektir.

Peki, gidiş ne yönedir?

Günümüz Türkiye’sinde millet olarak, iktidarın içeride ve dışarıda attığı adımlardan, yaptığı görüşmelerden, verdiği sözlerden haberdar değiliz. Öyle görünüyor ki olan biten her şeyi ileriki yıllarda yabancıların arşivlerinden öğreneceğiz!

Muhalefet ve muhalif basın âdeta el yordamıyla, iz sürerek gerçeklere ulaşmak için çabalıyor. Görünen o ki iktidarın milletvekilleri, yöneticileri, basını da kendilerine verileni aktarma dışında bir bilgiye sahip değiller, tepedeki tekel sistemini onlar da aşamıyorlar. Millet olarak en temel hakkımız aydınlanmak ve gerçek bilgiye ulaşmak ancak önümüzü görmekte zorlandığımız gibi, genç kuşakların geleceğinden de endişe içindeyiz. Mevcut iktidarın, kan kaybettiği söylense de, herhangi bir konuda geri adım attığı görülmüyor. Bu tarz ve tavır, ne ilginç ve yazıktır ki, yüz yıl öncenin İstanbul hükümeti ve bağlı olduğu padişahın tutumunu çağrıştırıyor. Yüz yıl öncenin ayrıntılarına bir göz atarak, fotoğrafı biraz daha netleştirelim.

Sivas Kongresi’nin ardından 12 Eylül 1919’da, İstanbul hükûmetiyle haberleşmeler kesilir.* Ardından da 20 Eylül’de hem Sadrazam Damat Ferit imzalı hem de Padişah tarafından bildiriler yayınlanır. Padişah bildirisine göre; İzmir faciaları, “Avrupa’nın çağdaş devlet ve uluslarının dikkatini çekmiş” ve özel bir kurul yerinde incelemelere başlamıştır! “Halk ile hükümet arasında sözde anlaşmazlık” ilan edenler ise seçimleri geciktirmektedir. “Ulusun bütün bireylerinden beklenilen hükümetin emirlerine uymaları” dır. Bildiriye göre Padişah, kavuşmayı düşündüğü barışı, “büyük devletlerin hak veren duygularına ve Avrupa ve Amerika’daki kamuoyunun ılımlı tutumu” na bağlamıştır.

Atatürk, “…bu bildirinin hiçbir yerden alınmaması ve ulusa okutturulmaması gerekliydi” der Nutuk’ta. Ancak kararlara aykırı olarak  “bildirinin bazı yerlerden alındığı” anlaşılır. Örneğin; 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, Trabzon Mevki Komutanı’na, hemen ertesi gün bir telgraf çeker ve “Yüce Padişah Hazretlerinin ulusuna karşı yayımlamak lütfunda bulundukları bildirinin derhal memurlara ve belde halkına verilmesi gereklidir.” der. Karabekir, bir not da Mustafa Kemal’e gönderir ve bu “kutsal bildiri” hakkında “kıymetli görüşlerini” ister.

Mustafa Kemal Paşa makine başındadır ve notu şöyle cevaplar: “… Biz esasta böyle aldatıcı bir bildirinin Babıâli’de hazırlanmakta olduğunu daha önce haber almış ve bunun, ulusun kafasını karıştırmasını engellemek için İstanbul’dan alınmamasını uygun bulmuştuk… Bu bildiriyi almak için, daha önce ulusun Padişah’a durumu ve gerçeği sunmasına izin verilmesi gerekirdi. Dolayısıyla bu bildirinin yayımlanmasına ve duyurulmasına aracı olmayı faydalı bulmuyoruz.”

Mustafa Kemal ve arkadaşları, bildirinin, halkın üzerinde yaratacağı olumsuz etkiyi önleyebilmek için hareket geçerler. Şöyle der Atatürk Nutuk’ta: “… bildirinin içeriğini yalanlayıp iptal etmek üzere Padişah’a bir yanıt yazmayı ve bunu ülkede yayımlayıp duyurarak okutturmayı tek çare olarak düşündük ve öyle yaptık.”

Anadolu içinde, iç mücadele sürmektedir…

Mustafa Kemal Paşa -yöre halkının hiçbir bilgisi olmadığı halde- Trabzon valisi Galip Bey’in onlar adına “ulusal varlığı kendisinin temsil etmeye kalkıştığını” ancak ulusal girişimlerin gerektiği gibi uygulanmadığını öğrenir. Bunun üzerine Trabzon yakınındaki Torul’da bulunan ve henüz tümenine komuta etmemiş olan Halit Bey’i, Trabzon çevresinde ulusal örgüt kurmakla görevlendirir. İlk karşı çıkan yine Kâzım Karabekir Paşa’dır. Karabekir ayrıca, Halit Bey’in, Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle Trabzon valisini tutuklayıp Erzurum’a göndermesini de -ki emri verenin Mustafa Kemal Paşa olduğunu bilmektedir- doğru bulmaz ve bunu “tuhaflık” olarak ifade eder. Bu konuda telgraf hatları sürekli meşgul edilecektir.

Atatürk Nutuk’ta, “Efendiler, Ferit Paşa hükümetinin düşmesine kadar geçen günler boyunca karşılaştığımız sorunlar çeşitlidir. Engeller ve güçlükler az değildi.” diyecektir. Ulusal akım karşıtı olanlar genellikle koruma altında Sivas’a getirtilmiş, biri de yaşına saygı duyularak İstanbul’a gönderilmiştir. Bunlar; Tunceli mutasarrıfı Osman Nuri Bey, Ankara Valisi Muhittin Paşa, Niğde mutasarrıfı, muhasebecisi ve komiseridir.

Bir diğer yandan, Mustafa Kemal Paşa’nın, Albay Kâzım Bey’in şahsen tanıdığı bir kişi olması nedeniyle güvendiği Kastamonu Valisi İbrahim Bey, hükümet tarafından İstanbul’a davet edilir. Vali, bu davete uymaması gerekirken, Kastamonu’yu terk eder. Nutuk’ta ayrıntılarıyla anlatılan olay şöyle gelişir: Hükümetin yeni atadığı Vali İnebolu’ya ulaşmıştır. Bu kişi için tutuklama emri verilir. “Kastamonu il merkezinde zayıflık ve kararsızlık belirtileri görülmeye başlanınca” Mustafa Kemal Paşa, Ankara’da bulunan Ali Fuat Paşa’dan buraya “güvenilir ve yetki sahibi bir subayın gönderilmesini ister.” Albay Osman Bey, 16 Eylül’de Kastamonu’dadır ve kendisinden de yeni gelen Vali hakkında verilen emrin uygulanması beklenmektedir. Mustafa Kemal Paşa da telgraf başında bilgi beklemektedir. Gece olmuştur. Sonunda gece yarısı, beklenen telgraf gelir. Albay Osman, “İstanbul hükümetinin adamları ve vali vekili ve jandarma komutanının bir oyunuyla” evinde tutuklanmıştır. Ancak gece yarısına doğru bazı yurtsever subayların çabasıyla kurtulmuş, kendisini tutuklayanları tutuklatmış ve telgrafhaneyi işgal etmiştir. Karşılıklı ve ayrıntılı bilgi akışından sonra, Defterdar Ferit Bey vali vekili olarak, Albay Osman Bey de Kastamonu ve çevresi komutanı sıfatıyla çalışmaya başlarlar.

Her yerde ve her zaman olduğu gibi halk, aydınlanmak istemektedir. Mustafa Kemal Paşa, “yanıt vermek yorulmaya değerdi” der ve “saatlerce Sivas-Kastamonu telini işgal eden” uzun bilgileri aktarır, açıklamalar yapar. Açıklamaların ilk cümlesi de “Ulusal kaynaşma, vatanın her köşesinde kuvvetli ve ateşli bir şekilde vardır.” şeklindedir.

Konya’da da durum karışıktır. Vali Cemal Bey, Ferit Paşa hükümetinin dayanak noktası haline gelmiştir. Ordu müfettişi ve Kolordu Komutanı da İstanbul’a gitmiştir. Atatürk, “Oraya, amacı yakından kavramış olan bir kişinin gönderilmesine ihtiyaç vardı. Sivas’ta yanımızda bulunan Refet Bey’in gönderilmesi uygun görüldü.” der Nutuk’ta. Refet Bey’in yola çıktığı haber alınınca yurtseverler harekete geçer. Vali Cemal Bey de boş durmaz, hapishanedeki kanlı katil ve tutukluları çıkarır ve silahlandırır. Ancak Konya’nın “saygın halkı” bu “alçakça harekete karşı” ayaklanır ve gereğini yapar. Vali Cemal ise İstanbul’a kaçmıştır.

İçerideki çok yönlü mücadelenin biri bitmekte diğeri başlamaktadır. “İstanbul hükümetinin isteklerine hizmet eden üst düzeydeki bazı sivil memurlardan, sözde manevi gözdağı biçiminde telgraflar da alıyorduk.” der Mustafa Kemal. Bu üst düzey (!)  şahıslara göre, ulusal hareket “İtilaf devletlerine saldırı” dır ve bu yüzden Osmanlı toprakları işgal edilecektir!!! Atatürk, Nutuk’ta; “Bu telgrafın mutasarrıfa yabancılar tarafından yazdırıldığına şüphe yoktu. Buna elbette gerektiği gibi yanıt verildi.” diyecektir.

Mustafa Kemal Paşa, gerektiği gibi bir yanıtı, o günlerde ülkemizde ve Kafkasya’da incelemelerde bulunmak üzere gönderilen Amerikan heyetinin başı General Harbord’ın sorusu üzerine de verecektir. 22 Eylül’de Mustafa Kemal Paşa ile Sivas’ta uzun uzun konuşan General bir “garip” soru sorar:

“Millet, düşünülmesi mümkün her türlü girişim ve fedakârlıkta bulunduktan sonra dahi muvaffak olunamazsa ne yapacaksınız?”

Mustafa Kemal Paşa yanıtlar:

“Bir millet varlığını ve bağımsızlığını temin için düşünülen girişim ve fedakârlığı yaptıktan sonra muvaffak olur. Ya muvaffak olamazsa demek, o milletin ölmüş olduğuna hükmetmek demektir. Bu sebeple millet yaşadıkça, fedakârane girişimlerine devam ettikçe başarısızlık söz konusu olamaz.”

Bu bağlamda ve özellikle günümüzde Türk milleti için en “fedakârane girişim”, her türlü bağdan sıyrılarak, devletinin, ülkesinin ve kendisinin onur ve saygınlığını, içte ve dışta koruyacak yöneticileri işbaşına getirmesi olacaktır.

Canan Murtezaoğlu

 

 

Dinlemek için tıklayın

 

Yararlanılan Kaynaklar:
* Ayrıntılar için, “Mustafa Kemal’in ‘19 Eylül’ leri” başlıklı yazımıza bakılabilir.
Nutuk; İş Bankası Kültür Yayınları, s. 106-116
Prof. Dr. Utkan Kocatürk; Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Atatürk Araştırma Merkezi