İstanbul’da hile, doğuda yalancı peygamber


Emperyalizm ya da yayılmacılık “bir devletin veya ulusun başka devlet veya uluslar üzerinde kendi çıkarları doğrultusunda etkide bulunmaya çalışması” olarak tanımlanıyor. Ülkemizdeki yayılmacı ellerin, kendi çıkarlarına hizmet edecek ekipleri sık sık iktidara taşıdıklarını ve bunun için de dini kullandıklarını biliyoruz. Bu konuda sıcak bir örnek de var. İktidarın üst seviye mensuplarından Ethem Sancak’a ait olduğu söylenen sözler: “AKP’yi iktidara ABD getirdi! … Biz Amerika’nın desteğiyle iktidara geldik.”  Bu ifadeler ne kadar doğrudur, bilmiyoruz ancak Sancak’ın basına kapalı bir söyleşide bu sözleri sarf ettiği düşünülmüş olacak ki, AKP İstanbul İl Yönetimi’nin, kesin ihraç talebiyle disiplin sürecini başlattığı iddiası basında yer almış.

1919’un son günlerine gidelim… Milletvekillerinin buluşma yeri olarak Ankara’yı gösteren Temsilci Kurul, bu durumu bir genelgeyle de bildirir ve olabildiğince çok kişiden görüşmelere katılmaları istenir. Fakat “bu iyilik-ister ve yurtsever girişim” İstanbul ileri gelenleri tarafından engellenmeye çalışılır. “Bunu bazı mebusların çektikleri telgraflardan anladık” der Atatürk Nutuk’ta.

Aydın Mebusu Hüseyin Kâzım’ın telgrafına göre milletvekilleri “en hızlı araçla” İstanbul’a gelmelidir. Akdağ Madeni Mebusu Bahri Bey ise bu durumu açıkça anlamadığını belirtir ve sorar: İstanbul’a çağrılanlar Temsilci Kurul’a üye seçilen mebuslar mıdır yoksa bütün mebuslar mıdır? Ne yolda davranması gerekmektedir?

Benzer telgraflar birbirini izler. Yapılmak istenen; Temsilci Kurul’la İstanbul’daki kişiler arasında, yeni kararlaştırılmış bir durum varmış havası yaratmaktır.

Mustafa Kemal Paşa, Temsilci Kurul adına önce baş vuran mebuslara şu karşılığı verir: “Hüseyin Kâzım Bey’in bildirdikleri ile bizim hiçbir yönden ilgimiz yoktur. Onun, durumu iyice bilmediği anlaşılıyor. 17 ve 29.12.1919 tarihli telgraflarımız gereğince davranılması ulus ve ülke yararlarıına daha uygun olduğundan telgraflarımızın gereğinin tezelden yapılmasını ve Kâzım Bey’in kimseye danışmadan kendi başına yapmış olduğu bildiriye uygun karşılık verilmesini ve bize de bildirilmesini rica eder saygılar sunarım Efendim.”

Bütün milletvekillerine de şu genelge yazılır: “Aydın Mebusu Hüseyin Kâzım Beyefendi’nin sayın mebuslardan bazılarına, çabuk İstanbul’a doğru yola çıkmalarını isteyen telgraflar çektiği anlaşıldı. Bu girişim, durumu iyice bilmediğini gösterdiğinden kendisine durum anlatıldı.” 

Durum, İstanbul örgütlerine de bildirilir. Ancak onlardan haber beklenirken Temsilci Kurul’un İstanbul delegesi ve de bakan olan Savaşişleri Bakanı Cemal Paşa’dan 5 maddelik bir telgraf gelir. Özetle; Cemal Paşa, mebusların Ankara’da toplanmasını, İstanbul’da meclisin açılmasına engel görmektedir. Ankara’ya çağrılan mebuslar bunu ertelemeli ve orada toplananlar da İstanbul’a dönmelidirler.

Atatürk bunun üzerine sorar: “Efendiler, böyle davranmakta ve bildirim yapmakta, bir içtenlik ve soyluluk görüyor musunuz?”

Milletvekilleriyle toplantı yapma kararı bir buçuk ay önce alınmış bir karardır. Atatürk; “Eğer bu karar ülke yararına aykırı ve sakıncalı görülmüş idiyse” neden görüş ve girişimlerden haberdar edilmediklerini sorar ve ekler: “Şeyh Muhsinî Fanî’nin (Aydın Mebusu Hüseyin Kâzım Bey’in takma adıdır) ve İçişleri Bakanı’nın imzalarıyla, taşradaki mebusları sıkıştırıp şaşırtmak ve olup bitti yaparak bizim girişimimizi boşa çıkarmaya kalkışmak doğru muydu?”

Atatürk, devamla, “İstanbul’da toplanmak aymazlığını gösterenlerin” kendi güvenliklerinin söz konusu olduğunu belirtir. Erzurum ve Sivas’tan beri “sonsuz girişim ve etkinliklerin başarısıyla” seçimlerin yenilenmesi ve her birine mebusluk da sağlandığı halde, “hiçbir önlem ve karar almadan, küçüksenme ve rezillikle karşılaşmak için” midir bu acele? Seçimler zaten aylardır yapılmamış ve yasal süre de çoktan bitmiştir.

Atatürk; “Temiz ve lekesiz arkadaşlarını aldatarak İstanbul’da, kendilerinin içinde bulundukları tehlike ve aşağılanma çemberine tezelden sokmak isteyen bu efendiler, Anadolu ve Rumeli Hakları Savunma Derneği’nden değiller miydi? … Bir derneğin bireyleri ve üyeleri, mebus olsalar bile, derneğin önderleri ile görüşerek sonunda saptanacak programa göre davranmak zorunda değil midirler?” diye sorar ve güçlü bir millî örgüte bağlı olmanın, saptanılan belirli amaçlardan ayrılmamanın yurt içinde ve dışında “en büyük güven ve saygıyı sağlayabileceği” ni de vurgular.

Devamında gelen soru cümlesi, “Yüzüncü Yıl” seçimi için de acı bir reçete niteliğindedir. Günümüz iktidarının diline doladığı “2023 hedefi” ne yani “orbuculum” (kristal küre) gerektirmeyen hedefine, panzehir bir reçetedir. Şöyle der Atatürk:

“Ve asıl, bu vicdan ve inanç sağlamlığına sahip olup belirli ulusal amacı elde etmek yolunda, her tehlikeyi göze almaya hazır bir durum ve tutum alınmadıkça, Meclis’in, kendisinden beklenilen hizmetleri yapmasına olanak bulunamayacağını anlamak, kâhin olmaya mı, yoksa, yapıldığı gibi, saldırı ve aşağılanmaya miskince boyun eğmeye mi bağlı idi?”

Sonradan öğrenilen bilgilere göre, Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çeken kişiler bu işi Başbakan’ın talimatıyla yapmışlardır. Başbakan, Siverek mebusu Hakkı Bey ve Hüseyin Kâzım Bey’e telgrafı yazdırmış ve onlar da şifre olarak çekilmek üzere Cemal Paşa’ya götürmüşlerdir. Atatürk şöyle der: “Demek ki, beş maddelik olan ve önerge adı verilen telgraf, sonradan uydurulmuştur. Aslına bakılırsa, önergeden söz edildiği halde, bunun kime sunulduğunun bugüne kadar belli olmaması da, işte hile ve özel amaç olduğunu göstermeye yeterliydi.”

İstanbul’da çeşitli dolaplar dönüp dururken doğuda da bir yalancı peygamber ortaya çıkmıştır.

Atatürk’ün sözlerini özetleyelim: On Beşinci Kolordu Komutanlığı’ndan birçok rapor gelmiştir. Bayburt’tan dört saat uzaklıktaki Hart köyünde oturan Eşref adında bir şeyh “Şiîlik aşılamaya” çalışmaktadır. Bayburt müftüsü ve din bilginleri köye bir heyet yollarlar, üzüntü içindedirler. Heyet şeyhi çağırır ancak şeyh çağrıya karşılık vermez! Yerel idare 50 kişilik bir askerî birlik gönderir. Şeyh bu duruma çok kızar, kendi adamlarıyla askerî birliğin silah ve gereçlerini alır, er ve subayları tutsak, bazılarını da şehit eder. Bazı birlikler Bayburt’a gönderilir ancak kan dökülmemesi yeğlenmiştir. 16 gün boyunca şeyh hazretleri (!) din bilginleri ve üst subaylardan oluşan bir heyet tarafından hükümetin emrini dinlemesi yolunda ikna edilmeye çalışılır. Erzurum kadısının gönderdiği heyet de etkili olamayacaktır.

Şeyh ise şöyle demektedir: “Hepiniz kâfirsiniz, kimseyi tanımam, hükûmetin emirlerini dinlemem, savaşacağım. Allah, bana şeriat ilanıyla görevlisin dedi.” Şeyh, köylere de “şeriat sahibi” ve “mehdii muntazar” (Beklenilen Mehdi. Şiî mezhebinin on iki imamından sonuncusu. Dünyanın sonu yaklaşınca ortaya çıkacağına inanılır.) imzalarıyla bildirgeler göndermekte ve halkı aldatmaktadır.

Bunun üzerine Dokuzuncu Tümen’in kumandasını ele alan Yarbay Halit Hart’a doğru yola çıkar. Şeyh’in adamları da köylerde toplanmaktadırlar.

Sonuç olarak şu telgraf gelir: “Hart sorunu, yalancı peygamberin ve oğullarının ve adamlarından bazılarının öldürülmesi ve Hart’ın ele geçirilmesiyle sonuçlanmıştır.” (l Ocak 1920) Mustafa Kemal Paşa da, Hart olayında elde ettiği başarı ve mebusların Ankara’ya gelmesi için yaptığı çalışmalardan dolayı Yarbay Halit’i kutlar, teşekkürlerini iletir.

Bir konuşmasında şehit gazeteci Uğur Mumcu; Atatürk’ün, İstiklal Harbi sırasında dinin, özellikle işgalci İngilizler tarafından nasıl kullanıldığını gördüğünü ve laikliği getirmesinin (10 Nisan 1928) temel nedeninin de din üzerindeki siyasal ve ticarî amaçların ortadan kaldırılması olduğunu ifade etmiştir.

Anayasamızın; “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” maddesine sahip çıkılmalıdır.

Canan Murtezaoğlu

 

Dinlemek için tıklayın

 

Yararlanılan Kaynaklar:
SİTE; NUTUK 7. Dosya, s.300-349