İslam ve çağımız gerçekleri


İnsanlığın yaşam serüveninin önemli zihinsel ürünleri din, felsefe, bilim ve sanattır. İnsan olarak (homo sapiens) kabul ettiğimiz varlık kabaca 250 bin yıldır yerküremizde dolaşım durumunda ve biz ancak bunun beş bin yıllık sonuçlarına ulaşabildik.

Bu sonuçları sağlayan da “yazı” olarak tanımladığımız çalışmalar.

Yazı olayının beş bin yılda ortak ürünleri Tanrı varsayımları, felsefe oluşumları, bilimsel sonuçlar ve de sanat boyutlarıdır.

Bu muhteşem insan ufuklarının asal karakterleri ve de birbiri ile ilişkileri dünlerde Sümer, Mısır, Helen, Latin, Hint, Çin dünyasında nasılsa, yakın dünümüz ve de yaşadığımız çağda da farksızdır.

Farkı yaratan, bazı toplumların, insanlığın üretebilmeyi başardığı dört değeri, ortak bir yaşam çerçevesinde hem kendi dairesel sınırlarında yaşama ve sürdürülebilme hakkı tanıması hem de birbirlerine saygı gösterebilme hukuksal ve ahlaksal düzeyine ulaşabilmesidir.

Yaşadığımız günümüz dünyasında gerek Batı medeniyeti dediğimiz Hristiyan, Yahudi ağırlıklı toplumlar, gerekse Uzakdoğu ve Güney Asya diye tanımladığımız Çin, Japon, Hint medeniyetleri önemli ölçüde bu dört oluşumu insan hakları çerçeve ve kabulleri çerçevesinde ortak yaşanabilir bir düzeye çıkarabilmişlerdir.

Doğaldır ki, her toplumun geldiği insan ilişkilerini yaşatma düzeyinde sürekli bir iyileştirme dürtü ve istek vardır; bu bir evrim devinimidir.

Günümüz dünyasında, İslam ülkelerinin durumunu fazla ayrıntıya, bilgiye baş vurmadan, iletişim olanakları sayesinde her an kendimiz de fark edebiliyoruz. Örnek olarak, iç karışıklıkların, kadın-erkek eşitsizliğinin, otokrat yönetimlerin ve de bunun doğal sonucu yolsuzluk batağında olanların, ifade özgürlüğünün, emek sömürüsünün, çocuk tacizinin, demokratik ortam sağlayamamanın ve de çok kolaylıkla savaşa sürüklenebilmenin ve de “göç” yoluna düşen milyonların durumunu verebiliriz.

Konumuz olan İslam dünyası hem dört kavramın ahenginde hem de örnek olarak verdiğim konularda çok gerilerde kaldığı gibi gençlerini rekabet edebilmekten mahrum kılmaktadır.

1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde sevgili Atatürk’ümüz muasır/çağdaş medeniyetler düzeyini yakalayıp geçmek durumunda olduğumuzu boşuna söylememiştir.

Yakın tarihte, son iki yüzyılda yaşanan en önemli zihinsel devrim bu dört insanlık değerini birbiri ile ahenkli duruma getiren Türk devrimidir ve bunun adı “laiklik” tir.

İslam, her din gibi yüzyılların akan azgın sularında insanların durup kendini tazelediği bir korunma limanıdır. Bunu İslam’dan önce Yahudi, Hristiyan dinleri de yaşadılar ve de İslam’a temel kaynak oldular.

Felsefe ve bilim ve sanat, çok tanrılı dinlerde de vardı ve insanlığa ölçüsüz iyileştirme ve yaşam kolaylıkları sağlamıştı. Bu, sürmektedir.

Bir fark var dedim; İslam, 10-13. yüzyıl arasında, durağan seyreden Batı ve Uzakdoğu dünyasında Hristiyanlığın yerleşmesi ile duran felsefe ve bilime yeni yorumlar getirerek önemli bir sıçrama yaptı, aklı ön plana alarak İslam fikir ortamını ilerletti. Fakat gerek ulemanın menfaat çatışmaları gerekse Moğol istilası İslam kültür yaşamını söndürdü ve ateşin harareti Kilise tarafından evrilerek Batı medeniyeti yolunu buldu.

Her din “biat” üzere kurulmuştur, ikinci bir fikir veya davranış kabul görmez ve cezalandırılır. Musa kanunları, İsa meselleri, Muhammed vahiyleri gibi… Bu, yalnız yaratana iman ve ibadette değildir; yönetime geçen kişilere de biat esas olmuş, bütün tek tanrılı dinler bunu baskı ve zulüm ile yaşamış ve de mücadele biat etmeme üzerine kurulmuştur.

İnsan kolaycıdır ve düşünmek yerine pratikte karnını ne doyuruyorsa, barınmasına yakın gelecekte ne hizmet verirse ona koşar.

Dinlerin cazip başlangıcı budur ve bu nedenle önce ezilenler intisap eder. Zengin mahallesinde doğan din yoktur. Ama ezilenler oluşturdukları din ile yeni zenginler yaratarak kendileri aynı durumda kalırlar. Bunu sağlayan biat kültürüdür, tanrıya biat hemen görüntü değiştirir, yöneticiye kayıtsız itaate dönüşür. Buna “kulluk” diyoruz.

Batı medeniyeti yüzyıllarca aydınlarının çabaları ile bu “kul olma” düzenini yıkıp laikliğe uzanarak eşit vatandaşlığı oluşturmuştur.

Biz Türkiye Cumhuriyeti olarak bunu başardık ve İslam’ı ibadet ve iman serbestisi olarak kabul edip Şer’i düzeni laik düzene döndürdük. Bu olağanüstü bir kamusal başarıdır ve İslam dünyasının önündeki setleri yıkmıştır.

İslam’ın en önemli ve birincil vurgusu biat olduğundan, bütün kamu ve özel yaşam bundan menfaat, iktidar, refah uman hırslı insanlarca değerlendirilip kurumsallaştırılmıştır. Sinagog, kilise ve cami bu konuda farksızdır.

Aziz okuyucum, bütün İslam ülkelerinde temel kavga budur. İran’da, Arabistan’da, Mısır’da olan da biat ettirmek isteyen din uleması ve iktidarı ile laiklik çerçevesinde özgür yaşamanın kavgasıdır.

Şöyle bir irdeleme yapalım: İslam hukukunda kadının toplumsal yeri, mirasta eşitsizlik, kıyafet serbestisi, aile içi ilişkiler, özgür ifade ve tenkit hürriyeti, ibadete saygı ve ibadete katılmama serbestisi, eğitim ve öğrenim özgürlüğü, ceza yöntemleri yüzyıldır uygulamaya çalıştığımız laik ortamdan tamamen farklıdır ve bu konular koyu mütedeyyin kişilerce sürekli kâfirlikle, günahkârlıkla suçlanma nedenidir.

İslam şer’i değerleri esas alınsaydı, günümüz dünyasında Türk insanının yeri Ortadoğu ülkelerinden farksız olacaktı.

Bizim kazancımız olan laiklik son yirmi yılın takiye politikaları ile sıkıntıya girmiştir, süratle bunun çözümünü bulmak durumundayız

Laik ve demokratik yaşam biçimimiz bizlere rekabet edebilir insan yetiştirme şansını vermiştir ve bu durum dünya ölçeğinde büyük bir başarıdır

Sevgi ile kalın.

Cenap Murtezaoğlu – İşletmeci

 


One thought on “İslam ve çağımız gerçekleri

  • 28 Eylül 2022 tarihinde, saat 20:01
    Permalink

    Yazının özü son iki cümledir.
    “Bizim kazancımız olan laiklik son yirmi yılın takiye politikaları ile sıkıntıya girmiştir, süratle bunun çözümünü bulmak durumundayız.”

    “Laik ve demokratik yaşam biçimimiz bizlere rekabet edebilir insan yetiştirme şansını vermiştir ve bu durum dünya ölçeğinde büyük bir başarıdır.”
    Çözüm elbette vardır. Çözümün örneği de vardır ve yazının içinde kilisenin batı medeniyetini nasıl bulduğu şeklinde konu edilmektedir.
    Çözüm kendi görenek, örf, adet ve geleneklerimiz dikkate alınarak laiklik ilkesi çerçevesinde çözüme kavuşturulabilir… Son yirmi yıllık uygulamalardan sonra bunu yapabilmek belki zor gibi gelebilir ama zoru başarmak ta bu toprakların insanlarının kanında vardır.

    Yazı için tebrik ederim. Çünkü meselenin aslına, bel kemiğine dokunmuşsunuz ve bunun mutlaka çözüme kavuşturulması gerekir. Bahtiyar Çetinbaş

Yorumlar kapatıldı.