İç isyanlar; kin ve bağnazlık dumanları (1)


Üstlendiği her görevi, her sorumluluğu “sanat” kabul etmek ve gerçek bir sanatçı titizliği ile liyakat içinde olmak Atatürk’ün karakter özelliklerindendir. Bu ifademi; Mustafa Kemal’in, Halifelik Ordusu’nun belli başlı komutanlarından olan Tuğgeneral Suphi Paşa ile ilgili bir anısına bağlamadan önce Nisan 1920’nin Ankara’sındaki genel durumu özetle aktaralım.

Meclis açılalı henüz altı gün olmuştur. Atatürk şöyle der: “Efendiler, Meclis, 29 Nisan 1920 tarihinde Hıyaneti Vataniye (vatan hainliği) Kanunu ve sonraki aylarda İstiklâl Mahkemeleri Kanunlarını da çıkarmakla devrimin doğal gereklerini yerine getirmiş oldu.”

Meclis’in çıkardığı bu kanunların elbette bir amacı vardı. İstanbul’un işgal altında olması yetmezmiş gibi ülkenin dört bir yanında “yıkıcı akımlar, olaylar, ayaklanmalar” yani iç isyanlar hızla yayılmaktadır. Damat Ferit Paşa, İstanbul’da, yeniden işbaşına getirilir. Hükümet ve İstanbul’daki “yıkıcı ve hain” örgütlerin oluşturduğu blok, bu bloğa bağlı Anadolu içindeki örgütler ve Yunan ordusu iş birliği içindedirler. Mustafa Kemal Paşa, “hepsi bize karşı çalışmaya başladılar” diyecektir.

Şehit kanıyla kurulan Atatürk Cumhuriyeti’ne “karşı olmak”, zehirli bir damar gibidir. Son yirmi yıldır, üstü açık ya da kapalı karşı devrim siyaseti güden iktidara sırtına yaslayarak “keşke Yunan galip gelseydi” diyen püsküllü fesliler tayfası da bu damarın uzantılarıdır. Bu tayfanın Kur’an dışı din anlayışına göre Atatürk Cumhuriyeti’nin İslam’la ilgisi yoktur; Devlet’i, “kâfir” kelimesi ile tanımlarlar. Bu zihniyet için “milletin bağımsızlığı” da söz konusu değildir. Yönetenler için hilafet ve saray, yönetilenler için de biat kavramı esastır. Bu nedenle dikkat edilmelidir günün “millî ve yerli” tekerlemesine…

1920’ye dönelim… Halife Padişah, düşman uçakları dahil, her türlü araçla memleketin üstüne “padişaha karşı ayaklanma” fetvası yağdırmaktadır. Atatürk şöyle der: “Bu genel, çeşitli ve haince saldırılara karşı, biz de daha Meclis açılmadan evvel, Afyon Karahisar’ında, Eskişehir’de ve demiryolu boyunda bulunan bütün yabancı asker birliklerini Anadolu’dan çıkarmakla Geyve, Lefke, Cerablus köprülerini yıkarak ve Meclis toplanır toplanmaz Anadolu’nun yüksek din bilginlerinden fetvalar alarak karşı önlemlere başvurduk.”

Bu satırlar, 2023 Genel Seçimlerine hazırlanan tüm muhalefet için çok önemli bir mesaj içermektedir: Olayların gidişatını tahmin ederek karşı önlem almak ve bunları hayata geçirmek! Bu bağlamda CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun; kendilerini “askerî danışmanlık” şirketi olarak tanımlayan SADAT’ın kapısına gitmesi ve bazı açıklamalarda bulunması bir karşı önlemdir ve neticede “şirket” mercek altı olmuştur. Nutuk’tan devam edelim…

“Ayaklanma dalgaları, Ankara’da karargâhımızın duvarlarına kadar çarptı. Karargâhımızla şehir arasındaki telefon ve telgraf hatlarını kesmeye kadar varan kudurmuşçasına saldırılar karşısında kaldık.” diyen Atatürk, iç ayaklanmaları tek tek sayar. Genç kuşaklara bir hatırlatma olarak biz de bu ayaklanmaları özgün şekliyle sıralayalım: Bandırma, Gönen, Susurluk, Mustafa Kemal Paşa, Karacabey, Biga ve dolayları… İzmit, Adapazarı, Düzce, Hendek, Bolu, Gerede, Nallıhan, Beypazarı dolayları… Bozkırda; Konya, Ilgın, Kadınhan, Karaman, Çivril, Seydişehir, Beyşehir, Koçhisar dolayları.. Yozgat, Yenihan, Boğazlıyan, Zile, Erbaa, Çorum dolayları… Ümraniye, Refahiye, Zara, Hafik dolayları… Viranşehir dolayları…

Atatürk şöyle bitirir sözlerini: “Hainlik, cahillik, kin ve bağnazlık dumanları, bütün yurt göklerini yoğun karanlıklar içinde bırakıyordu.”

Daha yüz yıl dolmadan siyasî kin ve bağnazlık dumanları bu kez Çorum’u, Maraş’ı ve Sivas’ı saracaktır. Katliamlarda ölen yurttaşlarımızı saygı ve rahmetle anıyoruz.

Yunan ordusunun saldırılarının İzmir’le kalmayıp Batı Anadolu’nun önemli bölgelerine de yayıldığını belirten Atatürk burada bir noktaya dikkat çeker: Sekiz ay önce Damat Ferit hükümeti ile ilişki ve haberleşme kesildiğinde, Ali Galip girişimi dışında, tek tük olaylardan başka bir ayaklanma olmamıştır. Ancak şimdi yurt genelinde ayaklanmalar hızla yayılmaktadır. Demek ki sekiz ay içinde çok hazırlık yapılmıştır. Atatürk şöyle der: “Damat Ferit’ten sonra iş başına gelen hükûmetlerle millî şuurun korunup güçlendirilmesine yönelik savaşımlarımızın ne kadar haklı nedenlere dayandığı acı olarak bir daha anlaşılmış oluyordu.”

Atatürk iç ayaklanmaların evreleri hakkında bilgi vermeye devam eder. Balıkesir’in kuzey bölgesinde başlayan (Eylül 1919) birinci Anzavur ayaklanması, ikinci kez yinelenir. (Şubat 1920) Bu ayaklanmalar ordu birlikleri ve ulusal birlikler tarafından bastırılır. Bolu ve Düzce’de başlayan isyanlar Beypazarı’na kadar yayılır. (Nisan 1920) Mayıs ayında Anzavur yine sahnededir; “top ve ağır makinalı tüfeklerle donatılmış beş yüz kişilik bir kuvvetle” üçüncü defa olarak Adapazarı ve Geyve dolaylarında saldırıya geçer. Ancak Geyve Boğazı yakınlarında yenilir, kaçmak zorunda kalır.

Diğer yandan, “Abaza ve Çerkezlerden oluşan dört bin kişilik bir insan kalabalığı” Düzce’yi basar, hapishaneleri boşaltırlar; hükümet memurları ve subaylar tutuklanır. Yarbay Mahmut Bey komutasındaki Yirmi Dördüncü Tümen Düzce’ye doğru yola çıkar. Mahmut Bey, Meclis’in açıldığı gün Hendek’ten Düzce’ye geçerken, Hendek de ayaklanır. Adapazarı, ayaklananlar tarafından ele geçirilir. Mahmut Bey aldatılarak pusuya düşürülür ve şehit edilir. Tutsak düşen Yirmi Dördüncü Tümen’in silahları alınır, ağırlıkları yağma edilir.

Bu sırada, İzmit Mutasarrıfı Çerkez İbrahim Adapazarı’na gelmiş, halka Padişah’ın selamını getirmiş ve yüz elli lira aylıkla gönüllü yazmaya başlamıştır. Paraların kaynağını öğrenmek için okuyucularımıza -Nutuk’ta da yer alan- Sait Molla’nın İngiliz rahip Frew’a yazdığı buram buram ihanet ve maddiyat kokan mektuplarını okumalarını öneririz. “Toplanan asi kuvvetler, bütün o dolaylara egemen olduktan sonra Geyve Boğazı’ndaki kuvvetlerimize saldırmaya başladılar.” diyen Atatürk, bu ayaklanmalar üzerine gönderilen kuvvetleri de tek tek sayar. Yıkıcı hainlikler sürmektedir.

“İzmit’te de Süleyman Şefik Paşa komutasında, Halifelik Ordusu adını taşıyan bir hain kuvvet” yığınak yapmaktadır. İstanbul’dan gönderilmiş birçok subayın da içinde bulunduğu bu ordunun belli başlı komutanları ise; Tuğgeneral Suphi Paşa ve Topçu Yarbaylarından Senai Bey’dir.

Atatürk bu noktada, yazımızın giriş bölümünde işaret ettiğimiz anısına değinir. Atatürk, Suphi Paşa’yı Selanik’ten beri tanımaktadır. Kendisi önyüzbaşı iken Suphi Paşa tuğgeneral ve atlı tümeni komutanıdır. Arada rütbe farkı olmasına rağmen yakın arkadaştırlar. Suphi Paşa, Meşrutiyet’in ilanında ilk defa İştip dolaylarında Cumalı denen bir yerde atlı manevraları yaptırır ve “uygulamalara ve manevraya” katılması için birtakım kurmaylar arasında Mustafa Kemal’i de çağırır. Paşa, Almanya’da okumuş “çok becerikli biri binici” dir ancak “askerlik sanatını anlamış bir komutan” değildir. Manevranın sonunda Mustafa Kemal -yetkisi ve rütbesi uygun olmamasına karşın- Paşa’yı bütün subayların önünde acı bir şekilde eleştirir. (Mustafa Kemal, daha sonra Cumalı Ordugâhı adlı küçük bir eser de yazacaktır.) Suphi Paşa’nın, yöneltilen eleştiriler ve yazılan kitap nedeniyle “morali bozulmuş” tur. Bu, kendi ifadesidir. Ancak Mustafa Kemal ve Paşa’nın arkadaşlıkları sürecektir.

“İşte!” der Atatürk, “Halifelik Ordusu’na buldukları komutan bu Suphi Paşa’dır.” Paşa daha sonra Ankara’ya gelir, istasyonda karşılaşırlar. Mustafa Kemal sorar: “Paşam, niçin Halifelik Ordusu komutanlığını kabul ettin?” Suphi Paşa hiç duraksamadan şu cevabı verir: “Size yenilmek için.”  Atatürk şöyle diyecektir: “Bu yanıtıyla, görevi bilerek isteyerek üstlendiğini anlatmak istiyordu. Suphi Paşa’nın böyle bir duygusu olabilir. Ama gerçekte, komutayı üstlendiği zaman kuvvetleri zaten yenilmiş bulunuyordu.”

Devam edecek…

Canan Murtezaoğlu

 

Dinlemek için tıklayın

Yararlanılan Kaynak:
SİTE; NUTUK, 9. Dosya