“Genel şerefi kurtarabilmek”


İnsan, her yeni yıla umutla girer; iyi ve güzeli dilemekten hiç usanmaz; bir önceki yıl için de dilemiştir, bir sonraki yıl için de dileyecektir. Dileklerinin birçoğu gerçekleşmez, hatta hiç ummadığı olumsuzluklarla da karşılaşır insan ancak yine de “yeni” için heyecan duymaya devam eder ve ne zaman ki kendisi o heyecanın bir parçası olur, işte o zaman umutlar yeşerir, dilekler gerçekleşir.

2022’ye “hoş gelişler ola” diyelim ve yüz yıl önce; çürümüşlüğü değiştirmek için heyecan duyan, tüm ruhu ve bedeniyle umudu gerçek kılmak için yola çıkan, asla aldatmayan dahi liderimiz, Devlet’imizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal’in sözleriyle yılın ilk yazısını yazmaya başlayalım.

Şöyle demiş 24 Ekim 1919’da Ruşen Eşref’e: “Eğer bu millet, bu memleket parçalanacak olursa genel şerefsizliğin enkazı altında şunun bunun şahsi şerefi de parça parça olur. Biz o genel şerefi kurtarabilmek için harekete geçen millete ruhumuzla katıldık. Katılmamıza mani olabilecek şahsi rütbeleri, mevkileri de genel şerefi kurtarmaya yönelik bir gaye uğrunda feda ettik… Bunu anlamayıp da, milleti halâ kendi kafalarının keyfine göre idare etmeye kalkışan kuvvetler artık birer beladır. Bela çekmeye de bu milletin artık tahammülü kalmamıştır.”

Bu büyük insanı bir kez daha saygı ve minnetle anıyoruz ve Cumhuriyet’imizin 100. yılına yaklaşırken bizler de, “Bela çekmeye bu milletin artık tahammülü kalmamıştır.” diyoruz.

Yüzyıl öncesine gidelim ve 1914-1915 devir tesliminde yaşananları kısa notlarla hatırlayalım.

Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal, ordu ve siyaset ilişkisine karşıdır. Bu nedenle İttihat ve Terakki Cemiyeti’yle ters düşer. Aynı şekilde Almanların Osmanlı ordusundaki nüfuzuna da karşıdır. Bu iki nedenin etkisiyle olsa gerek Mustafa Kemal, 1913’ün Ekim sonunda Sofya Ataşemiliterliğine atanır ve 20 Kasım’da da fiilen göreve başlar. Bu atamaya etki eden nedenlerden biri de Enver Paşa’nın, çıkması muhtemel bir savaşta Bulgaristan’ın Osmanlı Devleti’yle aynı cephede yer almasını istemesi ve bunu da ancak Mustafa Kemal’in sağlayabileceği yönündeki inancıdır. Enver Paşa 1914’ün hemen başında Savaşişleri Bakanı (Harbiye Nazırı) olmuş ve Genelkurmay Başkanlığı görevini de kendi üstüne almıştır.

Askerî ataşe Mustafa Kemal, ayrıntılı ve zamanında raporlarla İstanbul’daki Genelkurmay Karargâhı’nı sürekli uyarır. Bir raporda Balkan Harbi’nin arka planında olanları anlatır. Bulgar Generali Fiçef, Osmanlı Genelkurmayı’nın uyguladığı bütün harp planlarını ve taktiklerini Alman subaylar ve Goltz Paşa’dan öğrenmiştir. Bu, “bir yıl sonra ittifak imzalanacak olan Almanya’nın gerçek yüzünü göstermesi bakımından önemlidir.”* (6 Aralık 1913) Bir diğer uyarı da, muhtemel bir savaşta Avusturya-Bulgaristan iş birliğinin, Osmanlı Devleti aleyhinde gelişeceği yönündedir.

Bükreş, Belgrad, Çetine (Karadağ) Ataşemiliterlikleri yürütme görevi de verilen Mustafa Kemal, 1 Mart 1914’te yarbaylığa yükselir. Ödeneklerindeki düzensizlik nedeniyle büyük güçlük içindedir ancak görevini başarıyla yürütür.

Osmanlı’nın Almanya’nın yanında fiilen savaşa katılması üzerine, öngörüsündeki dehayı bir kez daha satırlara dökecek ve Sofya’dan Salih Bozok’a şöyle yazacaktır; “Dünyada olup bitenler konusundaki düşüncelerimi soruyorsun. Bu konudaki görüşlerimi yalnız sende kalmak koşulu ile aşağıda olduğu gibi sana yazıyorum. Biz amacımızı saptamadan seferberlik ilan ettik. Bu çok tehlikelidir. Çünkü başımızı bir yana mı yoksa birçok yana mı vuracağız, bilinmiyor… Almanların durumu konusundaki askerî görüşe gelince; ben, Almanların bu savaşı kazanacaklarına kesinlikle inanmıyorum.”*

Sonunda 1 Ağustos 1914’te Almanya Rusya’ya harp ilan eder ve I. Dünya Savaşı başlar. 29 Ekim 1914’te de Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’na girer. 9 yıl boyunca Osmanlı toprakları kan gölüne dönecek, binlerce şehit toprağa düşecektir ta ki başka bir 29 Ekim’de, 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluncaya kadar.

I. Dünya Harbi başladığında Mustafa Kemal Başkomutanlık Vekâleti’ne başvurur ve görev ister. 1914 Aralık sonunda Kafkas Cephesi’nde, Sarıkamış Harekâtı’na katılan askerlerimiz felaket üstüne felaket yaşayıp kitleler halinde şehit düşerken, Mustafa Kemal de Sofya’dan Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya şu satırları yazar: “Vatanın müdafaasına ait faal vazifelerden daha mühim ve yüce bir vazife olamaz. Arkadaşlarım muharebe cephelerinde, ateş hatlarında bulunurken ben, Sofya’da ataşemiliterlik yapamam! Eğer birinci sınıf olmak liyakatinden mahrumsam, kanaatiniz bu ise, lütfen açık söyleyiniz!”

Sonunda mektubu cevaplanır.  Kurmay Yarbay Mustafa Kemal, Savaşişleri Bakanlığı’nın 18 Ocak 1915 tarihli teklifi ve 20 Ocak 1915 tarihli onayıyla Sofya Askerî Ataşeliğinden, 3. Kolordu’da oluşturulması düşünülen 19. Tümen Komutanlığı’na atanır. Mustafa Kemal, görev yerini öğrenene kadar çeşitli zorluklarla karşılaşacaktır ama başına geçtiği 19. Tümen Çanakkale’de tarih yazacaktır.*

***
Mustafa Kemal, tüm zamanların ender bir ruhu, bir kavramlar bütünüdür. Kendi ifadesiyle “İki Mustafa Kemal” vardır. Birincisini “fanî” yani ölümlü olarak, ikincisini de “Biz” diye tanımlar ve o biz “ölümsüz” dür. Onlar; “çalışan köylü, uyanık, münevver, milliyetperver vatandaşlar” dır. Onlar Mustafa Kemal’in bıraktığı “akıl mirası” nı anlayabilenlerdir ve Cumhuriyet’imizin 100. kuruluş yıldönümü için elbette “azim ve kararlılık” la hareket edeceklerdir.

Özellikle 21. yüzyıl başladığından beri her gün yeni bir bilinmezliğin, hoyratlığın, ayarsızlık ve aymazlığın içine savruluyoruz. Saray hayatı yaşayan bir avuç insan neredeyse ilahlıklarını ilan edecekler; etrafları mide sevicilerle örülmüş, gözler görmüyor, kulaklar duymuyor!

Hakkımız olan bu mudur yoksa hakkımız olan; insanın insana saygı gösterdiği, bilim ve hukukla yönetilen, dinin oyun ve eğlence haline gelmediği, bolluk ve bereket içinde bir ülkede yaşamak mıdır?

Büyük Harp’te ve İstiklal Harbi’nde genç nesillerimiz cephelerde hem ateş altında hem de hastalıklarla mücadele ederek şehit düştüler. Ne yazık ki yüz yıl sonra o şehitlerimizin hakkını ödemekten uzağız, bizi affetsinler. Bugün savaş yok ancak ülkedeki yönetimin yarattığı girdap genç kuşaklarımızı gözümüzün önünde içine çekip yok etmeye çalışıyor. Bir kısmı çareyi yurt dışına kaçmakta bulsa da, kalanların yer-yurt, iş-aş sorunları her geçen gün artıyor. Yetmiyor; okulunda kendi değerlerini savunduğu için terörist muamelesi görüyor, yetmiyor, su içip açlığını bastırarak yaşamaya çalışıyor.

Önümüzde bir seçim var ve millet olarak bu seçimden ve ülkenin geleceğinden, genç kuşaklarından sorumluyuz. Ya Atatürk gibi; “… Ben bu ihtirasların gerçekleşmesini vatanıma büyük faydaları dokunacak, bana da liyakatle yapılmış bir vazifenin canlı iç rahatlığını verecek büyük bir fikrin başarısında arıyorum. Bütün hayatımın ilkesi bu olmuştur…”  (25 Ocak 1914) diyebilen  yöneticileri seçeceğiz ya da aydınlık için ağır mücadele vermek zorunda kalacak olan yeni kuşakların sırtına taşınmaz bir yük daha vurmuş olacağız.

“Genel şerefi kurtarabilmek” ümit ve dileğiyle yöneten ve yönetilenin dengelendiği bir Türkiye’de yaşamak istiyoruz.

Canan Murtezaoğlu

Dinlemek için tıklayın

Yararlanılan Kaynaklar:
Prof. Dr. Utkan Kocatürk; Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Atatürk Araştırma Merkezi
*https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/mustafa-kemalin-sofya-atasemiliterligi/
** 19. Tümen’le ilgili yazılarımızı sitemizde okuyabilirsiniz.